"O gözler ki vahşidir
Yangın kızıllıklarıyla korkunç
Kanlı bir sevdayı çoğullaştırır
Karanlık kirpikleri
Göz değildirler
Bir namludan fırlamış
Mermi çekirdekleri o gözler ki
Çakmaktaki alev
Zehirli hançerlerdeki uç
Yakut bir avize gibi yalnızlığımızda dururlar
Nereye gitsek gelir bizi bulurlar
Gelir bizi bulurlar
Bulurlar."
Atilla İlhan
Bade Demir;
Şiyar'ı yakalama operasyonunun üzerinden 3 gün geçmişti. Bu sürede karargahta kalmış, lojmandaki boş daireye geçmek için hazırlık yapmıştım. Eve ufak bir temizlik yaptırıp birkaç eşya almış ve yaşanılabilir bir hale getirmiştim. Zaten çok büyük bir ev değildi. İki küçük oda ve büyük sayılabilecek bir salon vardı. Salon ve mutfağın ortak oluşu o alanı daha ferah gösterirken küçük de bir balkon vardı. Bana yetecek büyüklükte, kutu gibi diyerek nitelendirilebilecek bir evdi.
Albayla yaptığımız konuşmanın üzerine Sibel görev raporunu getirip bana imzalatmış ve Şiyar ile birlikte Ankara'ya dönmüştü. Şiyar'ın sorgusuna katılmak konusunda ısrarcı olup Ankara'ya gitmek istesem de istihbarat tarafından kesin bir dille uyarılmış ve Mardin'de kalmıştım.
Bugün timle izin günümüz olduğu için sabah erken saatte eve gelip eşyalarımı yerleştirmiştim. Zaten pek eşyam olmadığı için, öğlen saatlerinde işim tamamen bitmişti ve gün bana kalmıştı. Biraz dinlenmeye zaman ayırmak istediğim için bugün başka bir şey yapmamaya karar verip duşa girmiştim. Soğuk su bedenimi ve zihnimi aynı oranda temizlenmiş hissettirirken üzerimde hoş bir rahatlama vardı.
Duştan çıkıp üzerimi giyindikten sonra saçlarımdaki havluyu çıkarmış, saçlarımı tarama zahmetine girmeden yatağın üzerine oturmuştum. Saç tutamlarından üzerime ve parke zemine damlayan sulara bakarken yorgun ruhumun hiçbir zaman dinlenmeyeceğinin farkındalığı bir kez daha uğramıştı zihnime.
Bu ev, bu oda, bu şehir, üzerimdeki giysiler, ıslak saçlarım ve nemli vücudum bile beni ait olduğum yerde hissettirmezken hayatım boyunca hiç tam olarak tadamadığım 'aitlik' duygusu benden daha da uzaklaşmış, artık erişilmez bir konuma ulaşmıştı gözümde.
Bu duyguların temeli kimdi? Sorumlu tutacağım kişi duyguların kaynağı mıydı yoksa katili mi? Bir kişi miydi bunları yapan? Boran Akın'ı her şeyden sorumlu tutmak beynimin kaçış yolu arayışından mıydı? Bana çıkarsız bir şekilde destek olan insanların yanında kendimi neden suçlu hissediyordum?
Sorular zihnimin içinde bir arı misali hızla dolaşırken cevap bulmak bir yana dursun gittikçe çoğalıyor, çoğaldıkça yoruyordu. Bu yorgunluk ağrı veriyor, canımı yakıyordu. Cevabı bulunamayan sorular mıydı suçlu olan yoksa bir cevap bulamayan, bulmak için çabalamayan ben miydim?
Boran Akın bu hayatta karşıma çıkan ilk aile üyesiydi. Kan bağı denen terime inancımla ve heyecanımla bağlanmamı sağlayan adamdı. Gözlerimin içine bakıp bir anı dinlemek istemişti. Çocukluğumu duymak, onun hakkında bilgi almak istemiş, bu isteğini heyecan, korku ve merakla dile getirmişti. Beynim o bakışların yalan olamayacak kadar kırgın olduğunu savunsa da gelinen noktada yapılan, söylenen ve hissedilen her şeyin yalan olduğu gerçeği suratıma bir tokat gibi çarpıyor, yangından arta kalan kuru bir ağaç gibi cansız ve güçsüz bir şekilde ayakta durmaya çalışıyormuşum gibi hissettiriyordu.
Fakındaydım. Ben yanmış bir ağaçsam eğer ilk rüzgarda devrilmeye pek açıktım ki bu yüzden de her an saldırıdaydım. Eskiden savunmada kalır bana bir hamle yapana tepki gösterirdim fakat şimdi bana bir adım gelecek kişinin yarattığı esinti bile beni devirebilir diye korkup herkese karşı duruyordum.
Haklı mıydım?
Bu kavgada haklı ya da haksız yoktu. Maktül ve sanıklar vardı. Bir yaralı vardı fakat yaralayan kişi sayısı birden oldukça fazlaydı. Bu davanın hem maktülü hem hakimi hem de savcısı olmaya çalışan Bade işin içinden çıkamıyor, duygularını bırakıp kaçamıyor ve bunlar sonucunda da kaçınılmaz olarak yorgun düşüyordu. Fark etmesi gereken; bir karara değil doktora ihtiyacı olduğuydu. O davada her şey tamdı. Sanık, maktül, hakim, savcı, savunma ve karar zaten varken tek ihtiyaç o mahkeme salonundan çıkıp doktora kavuşmaktı. Kavuşmaktı doğru kelime zira ruhunu iyileştirecek doktoru vardı ve geriye bir tek o doktoru görüp yardım istemek, belki de yardım etmesine izin vermesi kalıyordu.
Peki yaşanılan her şeye rağmen Boran Akın'ın benim hayatımdaki yeri neydi?
Bir yeri yok diyemezdim. Dilim dese kalbim inanmazdı zira Boran Akın benim için bir hiç olsa her boş anımda onu düşünüp anlamaya, affetmek için bir çıkış yolu aramaya çalışmazdım. Acar kimliğim saklandığı yerde huzursuzca kıpırdanırken bu huzursuzluğu Boran'a gerekli sınırı çizemememdi. Evet belki ona dava açmış bununla kalmayıp dahasını da yapmıştım ve yapacaktım lakin bunlar içimdeki yangını soğutmak bir yana dursun daha da harlıyordu.
14 ay boyunca ona her gün kızsam da gördüğüm bir kabus bütün düşüncelerimi yıkmış, zihnime yeni tohumlar ekmişti. Boran'ın öldüğünü gördüğüm ve beni gerçekten yaralayan o kabusun bünyemde bu denli etkili olması bir noktada zoruma giderken içimdeki hisse anlam veremiyordum. Sadece ölmesi düşüncesiyle saatlerce boş duvarları bana izleten adam nasıl olurdu da hayatımda böylesine düşük bir konumda olurdu?
Boran, Bade'nin gözünde düşük bir konumda değildi, aksine Bade'nin bile inanamayacağı kadar yüceydi yeri. Fakat Bade'nin kalbindeki kırıklar, ruhundaki hasarlar o konumu kabullenmesini engelliyordu.
Kan bağı denen şey gerçekti. Kimisi için acı bir tecrübe, ret edilen bir gerçekti belki ama ne olursa olsun kendi kanından, canından olan birini öyle keskin bir şekilde silmek oldukça zordu. Acar'ın zorlandığı nokta da tam olarak buydu.
Yaklaşık yarım saat boş bakışlar eşliğinde parke zemini izleminin yeterli olduğuna karar verip yerimden kalktım ve saçlarımı tarayıp uçlarındaki suları havluya kuruladım. Havluyu kuruması için kapının arkasına asarken zilin çalmasıyla düşüncelerimden tamamen sıyrılıp adımlarımı kapıya yönelttim.
Kapıya yaklaşıp delikten baktığımda gördüğüm yüz kesinlikle burada olmasını beklediğim son kişi bile değildi. Derin bir nefes alıp birkaç saniye kapıyı açıp açmamak konusunda kararsız kalsam da, bu anı bekliyormuşçasına ruhumun her noktasına konan öfke kelebekleriyle kapıyı açtım.
Bir süre kapıyı açmamın şaşkınlığından olacak ki garip bir ifadeyle suratıma bakan Boran'ın çok geçmeden kaşları çatılmış, dudakları aralanmıştı.
"Bade?"
"Ne var?" dedim tahammülüm olmadığını belli eden bir tonlamayla.
"İyi misin?" dedi bu kez.
"Ne var Boran?" diye yineledim ifadesiz bakışlarımla. Kaşları düzelirken sıkıntıyla yerinde kıpırdandı.
"Ben biraz konuşmak istemiştim sadece. Bana ayırabilecek biraz zamanın var mı?" dedi yalvarır gibi, utana sıkıla. Alaylı bir gülümseme yüzümde yer edinirken baştan aşağı, acelesiz bir şekilde onu inceledim ve kapıyı açık bırakıp salona adımladım. Birkaç saniye ses gelmese de ardımdan duyulan adım sesleri ve kapının kapandığını belli eden ufak gürültüyle içeriye girdiğini anlamıştım.
Bedenimi koltuğun üzerine bırakırken yavaş adımlarla salona gelip etrafı incelemesini izledim. Salonun her köşesinde gezen bakışları en son beni bulunca gözlerimi gözlerine sabitledim.
"Şu haline bak, utanmasan ağlayacaksın." dedim keyifle. İfadem keyifliydi, tavrım rahattı fakat içimdeki ateş öylesine büyüktü ki her sözüm bir yangın niteliğinde çıkıyordu dudaklarımdan. Boran sıkıntılı bir nefes verip sağımda kalan koltuğa oturunca bacaklarımı sehpaya uzattım ve kafamı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım.
"Bakmayacak mısın bana?" dedi sesindeki kırgınlığı kamufle etmeye çalışarak.
"Dinlediğim için şükretmek varken daha fazlasını beklemen küstahlık." dedim ve ellerimi de karnımın üzerinde birleştirdim.
"Bu şehirden gitmemi istiyorsun biliyorum ama sen istediğin için gitmeyeceğim Bade." dedi sert bir tonlamayla. Gözlerim hala kapalıyken güldüm ve kafamı salladım.
"Kendi isteğinle gideceksin zaten."
"Tamam her şeyde haklısın. Gerçekten haklısın ama benim yapmadığım büyüklüğü yapıp beni dinler misin?"
"Dinliyorum ya Boran." dedim gözlerimi açıp bıkkın bir nefes vererek. Koltuğun ucuna oturmuş, dirseklerini dizine yaslamış ve parmaklarını birbirine geçirip ellerini önde birleştirmişti. Sıkıntılı ifadesi yüzündeki yerini korurken alt dudağını ısırdı ve bakışlarını yere indirdi.
"Özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim. Her şey için, yaptıklarım, söylediklerim ve inandıklarım için çok özür dilerim ama ellerimde kanıtlar vardı. Sen olsan ne yapardın Bade, bir kez kendini benim yerimi koy!" dedi isyanla ve utançla.
"Ben olsam seni açığından vurmaz, sana yanaşmazdım. Seni uzaktan izleyip analiz ederdim Boran. Ve en önemlisi başımı öne eğecek, günün birinde senin yüzüne bakamayacak hale gelecek şeyler yapmazdım. Seni insanların içinde değil baş başayken suçlar, sorularımın cevaplarını alırdım. Astlarının önünde bileklerine kelepçe taktırıp seni ölüme terk etmezdim." dedim sakin ve anlaşılır bir şekilde. Söylediklerimde samimiydim. Bu olay benim başıma gelse ben gerçekten bunları yapardım.
"Allah belamı versin, düşünemedim." dedi titrek bir sesle.
"Düşünecektin. Düşünmeliydin. Bu saatten sonra geri dönüşü yok. Sen yaptıklarının pişmanlığıyla yanmayı bırak da benim ateşimden kork. Kendi yaşayacaklarını düşünüp üzül Boran. Ben sana merhamet etmeyeceğim çünkü."
"Ne istersen yap, yemin ederim sesim çıkmayacak. Ama bana bir şans daha-" diye başladığı cümleyi sinirle kestim.
"Git Boran." dedim dişlerimi sıkarak. Karşıma geçmiş bir şans daha isteyen arsız tavrı hiç hoşuma gitmemiş, beni oldukça sinirlendirmişti ve birazdan kırıcı olacaktım. Fakat ben kırmakla kalmayıp parçalar, o parçaları da dağıtırdım, bunu bildiğim için gitmesi en mantıklı olandı.
"Bade-"
"Boran, git." dedim bir kez daha sakinlikle, bastıra bastıra. Boran sıkıntılı bir nefes verip oturduğu yerden kalktıktan sonra bir adım attı ve durdu.
"Bana abi demeni beklemiyorum, affetme de tamam ama ne olursun yabancı gibi davranma. Ne olur beni anlamayı dene Bade." diyerek bir cevap beklemeden hızlı adımlarla salondan çıkan Boran'ın ardından gözlerimi devirip arkama yaslandım. Evden çıktığını belli eden kapı sesiyle birlikte derin bir nefes alırken yüzümü sıvazlayıp şakaklarımı ovuşturdum.
Gelsin, bana kendisini hatırlatsın istemiyordum fakat bu isteksizliğimi de cesaretle dile getiremiyordum. Geldiği zaman 'git' demeye dilim varmayınca bakışlarımla kendimi açıklamaya çalışıyordum ama ruhumun aynası olan gözlerim sanırım, beynimin aksine oldukça kabul edici cevaplar veriyordu ki Boran her bakışımdan ümit bulup yanıma geliyordu.
İçimde bir nokta onun açıklamasını dinlemek isterken, o noktadan geriye kalan kör karanlık; son gücüyle buna engel oluyordu.
Yüreğimdeki kırgın kız kardeş, abisinin mantıklı bir açıklama yapması hayaliyle yanıp tutuşurken, Acar söz içinde geçen 'ikinci şans' isteğini duyunca saklandığı yerden çıkıyor ve attığım her adımı fazlasıyla geriye çekiyordu. Bu hayatta kimseye müsamaha göstermeyen Acar bu isyanında pek tabii haklıydı fakat Acar'ı bile şaşkına çeviren, yeni yetme bir fidan misali rüzgarda salınan yeşil gözler kalbimi titretiyordu.
Zaten meşgul olan zihnim bir de bu belirsizlik düğümünü çözmeye çalışınca gereğinden fazla yoruluyor, yoruldukça da hataya sebebiyet veriyordu ve bu durum artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Düşünmek istemedikçe önüme sunulan, kaçmaya çalıştıkça yüzleşmek zorunda bırakıldığım olaylar omuzlarıma bir yük misali yüklenirken bu yük hiç şüphesiz sırtımda bir kambur yapmıştı. Tek korkum pişman olmaktı. Şu an sonuna kadar haklıyım ama hayat öyle bir müesseseydi ki; yine gizliden gizliye bir oyun oynayıp, benim doğrularımı yalanlar ve beni pişmanlığa çıkarırsa bu durumda ne yapardım bilemiyorum.
Boran'ın gidişinin ardından rahatladığımı düşündüğüm ve zihnimdeki sorularla meşgul olduğum anlarda yine kapı çalınca ufak bir küfür mırıldanıp yavaşça yerimden kalktım. Biraz düşünmeye zaman ayırmak istemiştim ama belli ki bugün bunun için doğru zaman değildi.
Bıkkınlıkla kapıyı açıp karşımdaki Savaş'a baktım.
"Yanlış zamanda mı geldim?" dedi hep çatık olan kaşlarını daha da çatıp gözlerini kısarak.
"Yok, çok doğru zamanda geldin aslında." dedim alayla.
"Gideyim mi?" dedi alaylı ifademden yola çıkarak. Gülüp kafamı sağa sola salladım ve elimle içeriyi işaret ettim.
"Gel, hoş geldin." dedim samimiyetle. Savaş birkaç saniye kararsız kalsa da şansını zorlamamak için olsa gerek ufak bir baş selamı verip içeriye girdi.
"Nasılsın?" dedi koltuğa oturduktan sonra.
"İyiyim, sen nasılsın?" dedim ben de karşısında oturarak.
"İyiyim, komutanım." dedi gözlerini kısıp tepkimi ölçmeye çalışarak. Gülerek arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde bağladım.
"Efendim Çakır?" dedim keyifle. Benden 'sivildeyiz' gibi konuşma beklediği açıktı, biraz uğraşmaktan zarar gelmezdi. Savaş sıkıntılı bir nefes verirken birkaç saniye gözlerini kapattı ve ağzının içinde bir şeyler geveledi.
"Akşam için yemeğe Kemal abinin eşi davet etti, siz de gelmek ister misiniz?" dedi sıkıntıyla.
"Beni çağırmadılar ki." dedim kaşlarımı kaldırarak.
"Aslında onlar çağırdı ama sormaya çekinmişler. Ben gelip söyleyeyim dedim."
"Bir gün izin gününüz var zaten gidin dinlenin. Bundan sonra hep beni göreceksiniz, izin gününüzü iyi değerlendirin."
"Kemal abinin eşi çok ısrar etti." dedi Savaş dudaklarını birbirine bastırıp kaşlarını kaldırarak.
"Ayıp mı olacak gelmezsem?"
"Yani öyle olacak." diyince bıkkınlıkla bir nefes verdim.
"Tamam ne yapalım o zaman, gelirim." dedim düşünceli bir şekilde.
"Yani istemiyorsanız-" diye söze başlayan Savaş'ın lafını bir anlık düşünce boşluğumda kestim.
"Komutanım demene gerek yok." dedim kendime hakim olamayarak. Söylediğimin farkındalığı birkaç saniye sonra zihnime düşerken yavaşça Savaş'a döndüm. Ağzı açık kalmış, bariz bir şaşkınlıkla bana bakıyordu.
"Emin misiniz?" dedi Savaş şaşkınlıkla. Gülüp kafamı salladım. Söz ağzımdan bir kez çıkmıştı ki bu ortamda komutanı olduğumu belirtmesine gerek yoktu o yüzden bir şey dememiştim.
"Kahve içer misin?" dedim konuyu kapatmak için.
"Yok, ben bir tek bunu haber vermek için gelmiştim. Seni tutmayayım daha fazla. Akşam görüşürüz zaten." diyerek yerinden kalkan Savaş'ın suratında saklamaya çalıştığı bir gülümseme vardı.
"Tamam o zaman. Görüşürüz." dedim ben de kalkıp kapıya kadar giderek. Savaş baş selamı verdikten sonra karşıdaki dairesinin kapısını açarken bir yandan gülüyor bir yandan da bir şeyler mırıldanıyordu.
"Sanırım yanlış anahtar." dedim gülerek. Uzun uğraşlar verip elindeki anahtarı kapıya sokmaya çalışırken elindekinin araba anahtarı olduğunun farkında değildi anlaşılan. Savaş bir an duraksayıp anahtara baktıktan sonra bana döndü.
"Sanırım öyle oldu." diyip cebinden evin anahtarını çıkarırken bu kadar keyifli olmasının sebebini sorguluyordum.
Savaş, Bade'nin rütbeyi kaldırması üzerine aralarındaki bir sınırı aştığını düşünürken keyfi yerine gelmiş, sırıttığından bir haberdi.
Savaş en sonunda kapıyı açıp evine girmeyi başarınca kapıyı kapatmış ve kimsenin gelmemesini dileyerek kendimi koltuğa atmıştım. Zihnimde birbirini kovalayan düşünceler eşliğinde olduğum yerde uyuyakaldığımı çalan telefonun yüksek sesiyle kendime gelince fark etmiştim. Savaş hazır olup olmadığı sormuş, yeni uyandığımı anlayınca 10 dakikaya çıkmayı teklif etmişti. 10 dakika gayet yeterli bir süreyken elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirmiş, biraz kendime gelmiştim.
Açlığım kendini belli ederken kapının çalmasıyla gidip kapıyı açtım.
"Hazır mısın?" dedi Savaş kapıyı açınca.
"Hazırım, gidelim hadi." diyerek ayakkabılarımı giydim ve evden çıkıp kapıyı kilitledim.
"İyi bir insandır eşi. Eymen de çok tatlıdır." dedi Savaş içimdeki gerginliği hissetmiş gibi. Yeni insanlarla tanışacak olmak ve onların evinde yemeğe gitmek beni biraz germişti.
"Şüphesiz." demekle yetinirken üst kata çıkmış, merdivenin başında, sağdaki ilk kapıyı çalmıştık.
Kapı açıldığında Kemal ve eşi görüş açıma girerken yüzümde sıcak bir tebessüm yer edindi. Koyu kahve saçları, saçlarıyla aynı tondaki gözleri, gür kirpikleri ve yumuşak yüz hatlarıyla oldukça sevecen duran kadın önce Savaş'a sonra bana baktıktan sonra kocaman gülümsemişti.
"Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk." dedi Savaş. Ben baş selamı vermekle yetinmiş, Savaş'ın söylemine katıldığımı belli etmiştim.
"Ben Zeynep." dedi kadın içeriye geçmemiz için eliyle bizi buyur ederken.
"Memnun oldun. Bade ben de." dedim ve içeriye geçip kadının uzattığı elini sıktım.
"Hoş geldiniz komutanım." dedi Kemal.
"Hoş bulduk." dedim tebessümle.
"Hoş geldin yüzbaşı!" duyduğum sesle bakışlarım aşağı inerken şaşkınlıkla duraksasam da bozuntuya vermeden elimi uzattım.
"Hoş buldum yakışıklı." dedim göz kırparak. Kemal'in oğlu Eymen, kara gözlerini utançla kaçırırken gülümsemem büyüdü. Şaşkınlığım Eymen'in sağ bacağının, dizden aşağısının olmamasınaydı ve benim bunu bilmememeydi. Kemal'i time alırken eşini ve kendisini çok araştırmıştım ama oğlu hakkında tek bilgim 7 yaşında olduğuydu. Bu denli bir datayı kaçırmış olamam da biraz garip olmuştu.
"Buyrun içeriye geçelim." diyen Zeynep ile kafamı sallayıp önden geçmelerini bekledim. Onlar birkaç adım önümüzdeyken Savaş yanıma geldi.
"Bilmiyor muydun?" dedi fısıltıyla. Şaşkınlığımı fark etmiş olmalıydı.
"Bilmiyordum." dedim hayretle. Savaş sıkıntılı bir nefes verip kafasını sallarken salona gelmiş olduğumuz için bu konuyu kapatmak zorunda kalmıştık.
Açıkçası bilsem bir şey değişir miydi, Kemal'i time almaktan vazgeçer miydim bilemiyorum. Bunları düşünmek için geç kalmıştım ki ben Kemal'i time alırken her şeyi göze almıştım. Şu an ani bir yüzleşme yaşadığım içindi şaşkınlığım.
Salona geldikten sonra klasik nasılsınız faslı yaşanmış kısa bakışmalar ve analizler eşliğinde ufak bir sohbet etmiştik. Ben arada Eymen'e kaçamak bakışlar atıyordum fakat her seferinde göz göze geldiğimiz için bu bakışmayı çok uzatamıyor, tebessüm edip önüme dönüyordum.
"Sizinle tanışmak da nasip oldu. Kemal çok bahsetti sizden." dedi Zeynep dikkatle beni incelerken. Samimi bir şekilde gülümsedikten sonra hafifçe başımı eğdim.
"Siz demeyin lütfen, rahat olun." dedim sakince. Kemal şaşkınlığını gizlemeye çalışırken Zeynep ile göz göze geldiler. Sanırım ben gelmeden önce keskin sınırlı kişiliğim hakkında eşini uyarmıştı.
"Yüzbaşı, sen korkar mısın?" diyerek araya girdi Eymen çekingen bir ifadeyle. Bana 'yüzbaşı' demesi oldukça komiğime giderken dudaklarımı birbirine bastırıp ona döndüm.
"Neyden korkar mıyım?"
"Silahtan, diğer insanlardan." dedi Eymen kendini açıklayarak.
"Sana bir sır vereyim." diyerek kulağına doğru yaklaştım.
"Korkuyorum." dedim fısıltıyla. Eymen şaşkınlıkla bana dönerken gözleri kocaman açılmıştı.
"Nasıl yani!" dedi şaşkınlıkla. Sesini ayarlayamamış oldukça yüksek çıkmıştı ve bunun farkına vararak küçük parmaklarını dudaklarına kapattı.
"Herkes korkar, korkmayan insan yoktur." dedim sıcak bir tebessümle. Yalan değildi. Silah benim elimde değilse korkardım fakat korkum kendime değil yanımdaki adam için olurdu. Onun ailesine götüreceğim bir şehit haberi, evinin kapısını çalarken toparlamaya çalışacağım telaffuzu zor, kabullenmesi imkansız, hüzünlü cümleler beni her zaman korkuturdu. Her operasyonda korkuyla birlikte çırpınan yüreğim orada olduğunu ve insan olduğumu bana hatırlatırdı.
"Ama sen yüzbaşısın." dedi Eymen anlamaya çalışarak. Sanırım gözündeki 'kahraman' kavramına beni yerleştirmişti ve kahramanının korkması ona garip geliyordu. Salondaki sessizlik herkesin bizi dinlediğini belli ederken ufak bir soluk bıraktım.
"Silahlar tehlikelidir, yanımdaki arkadaşlarımın üzülmesinden korkarım ben her zaman." dedim en üstü kapalı şekilde, bir çocuğa uygun hitap şekli bulmaya çalışarak. Eymen birkaç saniye düşünceli bir şekilde bana baktıktan sonra kafasını salladı.
"Gözlerin boya mı?" dedi Eymen. Ben kaşlarımı kaldırırken bu masum soru karşısında ufak bir kahkaha gelmişti Zeynep'ten.
"İnan ben de bazen sorguluyorum." diye mırıldanan Savaş'a yandan bie bakış attım fakat o halıya bakıyordu.
"Boya değil." dedim Eymen'e dönerek.
"Çok güzel." dedi Eymen iç çekerek.
"Bence de." diyen Savaş'a şaşkınlıkla döndüm tekrar. Kemal, Savaş'ın koluna dirseğiyle dokunurken Zeynep gülümsüyordu.
"Kemal abi yemek mi yesek artık? Benim çenem açıldı açlıktan." dedi Savaş gülmeye çalışarak.
"Açlıktan değil aşktan." diyerek mırıldanan Zeynep'in imalı sırıtışı karşısında Kemal uyarı dolu bir bakış atarken derin bir nefes aldı.
"O zaman sofraya buyrun." dedi Kemal yerinden kalkarak. Savaş'ın beklenmedik tepkileri ve söyledikleri beni şoka sokarken kendime gelmeye çalıştım.
"Çok bir şey hazırlayamadım, kusura bakmayın." dedi Zeynep. Hepimiz ayağa kalkarken salonda kurulu masaya ilerledik.
"Olur mu öyle şey, zahmet verdik asıl siz kusura bakmayın." dedim sakince. Bu kibarlığıma alışkın olmayan Kemal olayın gerçekliğini anlamak ister gibi yüzüme bakarken ona takılmadan Zeynep'in gösterdiği sandalyeye oturdum. Savaş yanıma otururken Kemal, Savaş'ın karşısına oturmuş Eymen'i de benim karşıma oturtmuştu.
"Baba." diyerek boynunu büken ve Kemal'in koluna ufak bir dokunuş bırakan Eymen oldukça tatlı gözüküyordu.
"Efendim babacığım?" dedi Kemal hoş bir gülümsemeyle, nazik bir şekilde oğlunun çenesini tutup, eğdiği başını kaldırarak. Gözlerindeki şefkat iç titreten ve her çocuğa böyle bir baba dileyeceğim cinstendi.
"Boran neden gelmedi?" Eymen'in sessizce sorduğu soru üzerine bütün bakışlar bana dönerken dudaklarımın arasından ufak bir nefes bıraktım.
"İşi varmış onun anneciğim." dedi Zeynep.
"Bana işim yok demişti, gelecekti bugün." dedi Eymen kollarını göğsünde bağlayıp dudaklarını birbirine bastırarak. Kara gözlerini masada gezdirdikten sonra sıkıntılı bir nefes verdi.
"O güzel yemek yapamaz. İyileşmek için yemek yemesi lazım. Güzel yemekler yemeli, o da gelsin." diyince kaşlarım çatıldı. Boran hasta mıydı? Bundan neden benim haberim yoktu? Nesi vardı?
"Bade?" diyerek sırtıma dokunan Savaş'la irkilip kendime geldim. Boran'ın hastalığından bananeydi!
Savaş'a ufak bir tebessüm gönderirken tekrar Eymen'e döndüm. Pozisyonunu bozmamış, küskün bakışlarını masada gezdirmeye devam ediyordu.
"Benim için problem yok." dedim derin bir nefes alırken.
"Yok komutanım, Eymen bugün Boran amcan gelmeyecek." dedi Kemal kaşlarını kaldırıp, uyarı dolu bir bakışla Eymen'e gülümserken.
"Ama söz vermişti!" dedi Eymen ısrarla.
"Söz verdiyse tutmalı, bence çağırırsanız gelir." dedim bir kez daha benim için problem olmadığını belirterek. Belli ki benim habersiz gelişim üzerine yaptıkları planı iptal etmek zorunda kalmışlardı. Boran'a oldukça güvendiğini belli eden Eymen'in bu tatlı ısrarı karşılıksız kalmasındı, ben Boran'a katlanırdım.
"Emin misiniz?" dedi Kemal kararsız gözlerle bana bakarak. Gözlerimi kapatıp hafifçe başımı eğdim.
"Gerçekten, benim için problem yok." dedim gülümseyerek. Savaş'ın delici bakışlarını üzerimde hissederken dönüp bakmadım çünkü bakarsam çıkmaza düşecektim. Yine ve yine ruhumu görmek ister gibi en derinlerde beni arayan bakışları yüreğimi titretmişti.
"Ben çağırayım!" diyerek heyecanla bağırdı ve Kemal'in boynuna atladı Eymen. Kemal keyifle güldükten sonra başını salladı ve bir kolunu Eymen'e sararken bir eliyle de telefonunu cebinden çıkardı.
"Al bakalım sıpa." diyerek telefonu açıp Eymen'e uzattı. Eymen telefonu alırken küçük parmaklarıyla ekrana dokunmuş ve telefonu kulağına yaslamıştı. Yüzüne büyük kalan telefonu iki eliyle zor tutarken öyle sevimli duruyordu ki bir an için yanaklarını ısırasım gelmişti.
"Boran! Hadi yemek yiyeceğiz seni bekliyoruz. Gelsene, Savaş da burada!" diyerek telefon açıldığı gibi ardı ardına, tek nefeste sıraladı cümleleri. Boran'ın küçük kahkahası telefondan taşıp kulaklarıma ulaşırken yüzümde oluşan tebessümle kendime gelmek için boğazımı temizledim ve yerimde kıpırdandım.
"Hayır! Misafir değil o, babamın komutanıymış. Yüz tane adamı varmış, hadi sen de gel!" dedi Eymen kaşlarını çatarak. Belli ki Boran'dan duyduğu cümle hoşuna gitmemişti. Birkaç saniye Boran'ı dinleyen Eymen omuzlarını düşürürken küçük bir nefes bıraktı.
"Ama söz vermiştin..." dedi kırıldığını epey belli eden ses tonuyla.
"Babacığım ısrar etme." dedi Kemal araya girerek. Eymen işaret parmağını kaldırıp Kemal'i sustururken oldukça komik duruyordu.
"Tamam! Bekliyoruz, çabuk gel çok açım!" diyerek telefonu Kemal'in kucağına attıktan sonra ellerini sevinçle birbirine vurdu Eymen.
"Geliyor!" dedi kocaman gülümseyerek. Onun bu heyecanı hepimizi güldürürken aklımdaki soruyu Eymen'e sordum.
"Yüz tane adamı olan ben miyim?"
"Yüzbaşı olunca kaç adamın oluyor ki?" dedi Eymen gözlerini kısarak. Haklı ve yerinde bir çıkarımdı aslında.
"Sanırım yüz tane, haklısın." dedim gülümseyerek.
"Bir tane ben yeter aslında." dedi Savaş homurdanarak. Bakışlarım ona dönerken kaşlarımı kaldırdım. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından Savaş kaşlarını çatıp gözlerini kıstı.
"Dışımdan mı söyledim ben onu?"
"Öyle oldu." dedim dudaklarımı birbirine bastırırken. Savaş sıkıntı bir nefes verip yüzünü sıvazladı. Bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki kapının çalmasıyla aralanan dudaklarını geri kapattı.Hemen karşı dairede oturan Boran beklediğimden hızlı gelmişti.
"GELDİ!" diyerek bağıran ve yerinden kalkmaya çalışan Eymen'i kucağına aldı Kemal.
"Dikkat et babacığım, yavaş." diyerek sakince ayağa kalkan Kemal bize döndü.
"Biz kapıyı açalım komutanım." dedi izin ister gibi.
"Bekliyoruz sizi." dedim sıcak bir tebessümle.
Kemal'in Eymen'e bakarken şefkat ile parlayan gözleri, eşinin yanında her kelimesini özenle seçmesi ve kibarlıkla yaklaşması oldukça hoşuma gitmiş, ona karşı olan bakışımı değiştirmişti. İçinde bir yer onu time aldığım için sızlasa da kendimi, Kemal'e daha risksiz konumlar vermek ve görevlerde öncelik sırasını ona göre değiştirmek konusunda uyarmıştım.
Kemal ve Eymen kapıyı açmak için salondan çıktıktan sonra sessizlikle onları beklerken Eymen'in neşeli sesi kulaklarımıza doldu.
"Boran!" diyerek küçük bir çığlık atan Eymen'in Boran'ın kucağına atladığını tahmin etmek zor olmamıştı.
"Naber kanka?" Boran'ın keyifli sesinin ardından kapı kapanmış ve salona yaklaşan adım sesleri duyulmuştu.
Kucağında Eymen ile salona giren Boran'ın gözleri direkt olarak beni bulurken buruk bir tebessüm etmiş, kafasını eğip küçük bir selam vermişti bana. Aynı şekilde karşılık verirken Boran'ın yürüyüşü dikkatimi çekti.
Normalde kusursuz bir şekilde yürüyen adamın sol ayağı oldukça aksıyordu fakat bunu bilinçli yapıyor gibi duruyordu. Kaşlarım çatılırken bir şey demeden, dikkatle izlemeye devam etmiştim.
"Bak bu Boran." dedi Eymen sevecen sesiyle beni Boran ile tanıştırarak.
"Öyle mi? Memnun oldum." dedim sahte bir tebessümle Boran'a bakarak.
"O da Bade." diye devam etti Eymen.
"Ben de çok memnun oldum." dedi Boran, benim aksime sahici bir gülümsemeyle. Boran, Eymen'i sandalyeye bıraktıktan sonra diğerlerine göz gezdirmişti.
"İyi akşamlar. Eymen çok açım diyince bekletememek için hemen geldim." onlar selamlaşırken Eymen masanın üzerinden bana doğru eğilip eliyle yanına gelmemi işaret etti. Bu isteğini kırmayıp ben de ona doğru eğildim.
"Biliyor musun onun da bacağı hastaymış? Küçükken olmuş ama yemeğini yiyince iyileşiyormuş, o yüzden yemek yemesi çok önemli." dedi Eymen fısıldayarak. Kaşlarımı kaldırıp şaşırmış bir ifadeyle ona döndüm.
"Bacağında demir varmış ama benimki gibi değil. Onun demirleri içeride, bana gösterdi. Benim büyümüş halim o, kahraman gibi!" dedi Eymen coşkulu ifadesine tezat fısıltıyla.
"Demir adam." dedim göz kırparak. Eymen heyecanla kafasını aşağı yukarı salladı.
"O da bana öyle dedi! Aynısını söyledi!" dedi gülerek. Bu haline gülüp dayanamamış, yanağından ufak bir makas almıştım.
"Boran! Bak yüzbaşı da bana demir adam dedi." Eymen heyecanla Boran'a dönerek.
"Doğru söylemiş." dedi Boran. Eymen birkaç saniye gözlerini kısıp bir bana bir Boran'a baktı ve kaşlarını çattı.
"Çok benziyorsunuz." dedi sorgular bir ifadeyle. Bu dikkati takdir edilesiydi doğrusu.
"Anneciğim bak köfte var burada, sen çok seversin." diyerek Eymen'e gözlerini kırpan Zeynep hoş bir uyarıda bulunmuştu.
Bütün akşam kısa kısa sohbetler etmiş, saat geç olunca eve dönmüştük. İyi bir insana benziyordu Zeynep. Benim aksime naif ve neşeli bir kişiliği vardı.
Dikkatimi çeken olay ise Boran'ın Eymen'e karşı olan dikkatli ve sevecen tavrıydı. Onun yanındayken bacağını aksatıyor, 36 yaşında koca bir adam gibi değil de ilkokul çağlarındaki küçük bir çocuk gibi davranıyordu. Sanırım Eymen'in özel durumu yüzünden yalnız hissetmesini engelleme çalışıyor, bir yandan da ona arkadaş oluyordu. Oldukça kıymetli duran bu uğraşları düşüncelerime yenilerini eklerken, yoğunluktan beynimin iflas edeceğini düşünmeye başlamıştım.

