İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 20 · 18 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 20

19. BÖLÜM

"Ancak yolda yürüyecek cesareti olana açılır yollar."

Paulo Coelho

Seçtiğimiz ilk seçenek, attığımız ilk adım ve yaşanılanı kabullenme; hepsi cesaret göstergesi olarak ortaya çıkar ve hayatımızı şekillendirir.

En cesaretsiz anımızda bile cesuruzdur aslında. Çaresizlik ve güvensizlikle attığımız korkak adımlar bile cesaretimizi temsil eder. Geri dönüşü olmayan yollara girmek ve bir şeyler için çabalamak bile omuzlarımızı dik tutmaya yeter.

Cesaretsiz insan, korkak seçim yoktur. İnsan ancak seçim yapmadığı zaman yitirir içinde cesareti ve özgüveni.

Bade Demir;

"Acar komutanım!" diyerek nefes nefese bana seslenen Fatih'le hız kesmeden koşmaya devam ettim.

"Çenen değil bacakların çalışsın Hacı!"

"Komutanım biz buradan nasıl çıkacağız ya?!" dedi Fatih uyarımı dinlemeyip söylenmeye devam ederek.

"Söyleneceksen geri dön!" dedim sinirle. Bir yandan koşuyor bir yandan plan yapmaya çalışıyor bir yandan da Fatih'i dinliyordum resmen. İlerledikçe görüşümüz azalırken aslında hayatımızla kumar oynuyorduk. Gerçi biz her operasyonda canımızı ortaya koyarken o kumar masasına oturuyorduk ama bu biraz daha riskli olmuştu.

"OF!" diyen Fatih onca zaman sonra belli ki yine sabrımı sınama günündeydi.

"Avarel, en büyük çadırın arkasına geçiş yapacağız bilgi ver!" dedim nefes nefese.

"Çadırın arkası sakin, ön kısımda 7 kişi sabit, ateş ediyor. Diğerleri de o kısımdan çıkışa gidiyor."

"Anlaşıldı."

Sırtımdaki 40 kiloluk çanta ve elimdeki 5 kiloluk tüfekle koşmak zaten epey zorlarken işin içine bir de ateş hattında mücadele girince kalp atışlarım ulaşabileceği en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Bu yaptığımız mantıklı mıydı bilmiyorum ama artık Allah ne verdiyse dalacaktık. Planların hepsi iptal olmuş hayat yine yapacağını yapmıştı. 14 ay boyunca her şeyi en ince ayrıntısına düşünürken bombayla ölmeyenlerin çoğunlukta kalıp kaçacakları ihtimali, açıkçası aklıma hiç gelmemişti.

Vurulmadan hedefe ulaşmamız bile mucizeyken kendimi nefes nefese çadırın arkasına attım ve ellerimi dizime yaslayıp soluklanmaya çalıştım. Benim gibi eğilip nefes almaya çalışan Fatih'e ve sanki hiç koşmamış gibi rahat bir tavırla bizi izleyen Savaş'a baktım.

"Ciğerler bitmiş." dedi Savaş çatık kaşları ve alaylı ifadesiyle. Gözlerimi devirip doğruldum ve silahımı kaldırıp nişan aldım.

"Kalk Fatih. Bizim burada olduğumuzu görmediler. Onlar anlayana kadar indirebildiğimizi indireceğiz." dedim. Fatih de doğrulup silahını kaldırdı ve çevreye bakmaya başladı. Görüş net olmasa da kalabalık oldukları belliydi.

"Sonra?" dedi Fatih ciddiyetle.

"Sonrası Allah kerim, duruma göre." dedim sıkıntıyla. Plansız iş yapıyorduk ve bu hiç benim tarzım değildi. Şu an olanlar kontrolüm dışında gibi hissettirirken bu hissiyat hiç hoşuma gitmemişti.

"Alanda yaklaşık 70 kişi." diyerek bilgi vermeye devam etti İsmail.

"Aynı anda atışa başlayacağız. Sağ tarafı ben alıyorum, Fatih karşısı sende, Savaş sen de solu temizleyeceksin." dedim düşünmeye devam ederken.

"Arkamızı?" diye saçma bir soru gelmişti Fatih'ten. Bu sorusunda ciddi mi diye bir süre yüzüne baktıktan sonra dediğinin mantıksızlığını anlamış olacak ki derin bir nefes aldı.

"Koştuk ya, beynime oksijen gitmedi herhalde." dedi sessizce. Arkamızda bizim tim olduğunu unutup arkaya kim sıkacak diye sormasını daha temelli bir şeye bağlamalıydı bence ama şimdilik bu açıklamasını kabul etmiştim.

"Bu soruyu ben bile sormazdım komutanım!" dedi Enes gülerek.

"Öyle mi Şeker?" dedi Fatih tehditvari bir sesle.

"Öyle vallaha." dedi Enes gülmeye devam ederek. Fatih sinirle ağzını açmıştı ki konuşmasına izin vermeden araya girdim.

"Komutumla başlayacağız. Hazır mısınız?"

"Hazırım." dedi Savaş sakinlikle. Bu adamdaki sakinliğin yarısı bende olsaydı keşke.

"Ben de hazırım." Fatih de cevap verince derin bir nefes aldım ve odaklandım. Namlunun ucundaki kişiden emin olma şansım yoktu ama en azından ihtimalleri arttırıyordum.

"Ateş!" üçümüz de ateş etmeye başlayınca afallayan ve bir anlık duraksayan terör grubu hayatının hatasını yapmıştı zira durmalarıyla yere yığılmaları bir olmuştu. Timin diğer üyeleri eğimden dolayı elde ettiği avantajı kullanıp bize destek olurken düşündüğümden fazla kişiyi etkisiz hale getirebilmiş olmak içime biraz olsun su serpmişti.

"Fatih ateşi kes!" dedim şarjörün azaldığını fark edince. Fatih'i durdurmamdaki amaç şarjörlerimiz aynı anda biterse; ben ve Savaş şarjör değiştirirken savunmasız kalmamaktı.

Mesafe yakın olduğu için atışlarımız seri ve bitirici olsa da henüz istediğim üstünlüğü kazanamamıştık. 3 kişiydik ve karşı taraf çok kalabalıktı.

"Şarjör değiştiriyorum." dedi Savaş. Bunun üzerine Fatih tekrar ateş etmeye başlamışken ben de biten şarjörümü yenilemeye başladım. Karşı taraf da yerimizi fark etmiş bize ateş etmeye başlamıştı. Birazdan hepsinin odağı biz olacaktık ve o noktadan sonra ne olacaktı, ne yapacaktık hiçbir fikrim yoktu.

"Bade!" diyerek elimden tutup beni kendine çeviren Savaş'ın bu hamlesini beklemediğim için dengemi sağlayamamıştım ki belimden tutup düşmemi engelledi.

Düşüncelere biraz fazla dalmış, şarjör değiştirirken çevre kontrolü yapmayı unutmuştum ki bu hatam yüzünden Savaş beni çekmese yüksek ihtimalle vurulacaktım. Kanımdaki adrenalin kontrolüm dışında arttığı için beni hataya sürüklemişti.

"İyi misin?" Savaş'ın fazla yakın mesafede, endişeyle sorduğu soru yüzünden kalbim teklese de olduğumuz durum ve bulunduğumuz ortam uyuşmadığı için kafamı sallamış birkaç saniye duraksamıştım. Derin, sık soluklarım ve onlarca namludan çıkan mermilerin sesi kulaklarıma ulaşırken güçlükle yutkundum.

"Komutanlarım, bu dağ bu romantizmi kaldırmaz!" diyerek sitem eden Fatih bir yandan da ateş ediyordu.

"İyiyim Çakır. Sağ ol." dedim ve kendime gelip Savaş'ın kollarından ayrıldım.

"Hep iyi ol." dedi Savaş sessiz ama anlaşılır bir şekilde. Ufak bir tebessümle karşılık verirken tüfeğimi ayarlayıp önüme dönmüş ve nişan almıştım.

"Ağlamıyorum, gözüme aşk kaçtı!" dedi Fatih devam edem sitemiyle. Sesinde bastırmaya çalıştığı keyif dikkatimi çekerken ona odaklanmamaya çalıştım.

"Çok konuşma Hacı." dedim ters bir ifadeyle.

"Çakır'a gelince pek bir kibarsınız komutanım. Ben bu kibarlığınızı tahminen ne zaman görürüm?" dedi Fatih bıkkınlıkla. Savaş, Fatih'in ayağına sert sayılmayacak bir tekme attıktan sonra önüne dönüp nişan aldı.

"Sesini kesince." Savaş'la aynı anda söylediğimiz cümle sonrasında yüzümde bir gülümseme oluşurken bu kaotik ortamdaki rahat tavrımız gerçek olamayacak kadar saçmaydı.

"Evlensenize artık." Fatih'ten duyduğum iki kelimelik cümle ile hızla ona döndüm. Fatih bir yandan şarjör değiştiriyor bir yandan da söyleniyordu.

"Salak salak konuşma!" dedim yüksek bir sesle kaşlarımı çatarak.

"İlk defa mantıklı konuştun Fatih." dedi Savaş memnuniyetle, fısıldadığını sanarak. Bunun üzerine yorum yapamazken tekrar önüme döndüm.

"Hayırlı olsun komutanım, düğün ne zaman?" kulaklıktan Salih'in alaylı sesini işitince derin bir nefes aldım.

"Sussana gerizekalı!" diye Salih'i uyaran Fuat'ı bugün ilk defa haklı bulmuştum.

"Boş muhabbeti kesin! Dua edin de delik deşik olmadan karargaha dönebilelim. Operasyona odaklanın!" dedim sinirle. Duyduğum cümleler ve muhabbet hoşuma gitmezken, sinirim; herkesin, her şeyin farkında olmasınaydı sanırım.

"Kimseye bir şey olmayacak." dedi Savaş sakin ama sert bir ses tonuyla.

"O biraz zor!" dedi Fatih yine bütün olumsuz düşünceleriyle.

"Etrafınızı sarıyorlar, yaklaşık 30 kişi." dedi İsmail tedirginlikle. Derin bir nefes alıp plan yapmaya çalıştım. Belki de yerimizden hiç çıkmamamız gerekiyordu.

"Müdahale et o zaman Avarel!" diyen Kemal de stres olmaya başlamıştı belli ki. Bize bir şey olursa tim komutası ona kalacaktı ve stres olmakta haklıydı. Sorumluluğu fazlaydı.

"Sakin olun. Kimseye bir şey olmayacak." dedim aklımda çıkış planını şekillendirirken. Savaş'ın gözleri bir anlığına bana değse de önüne dönüp ateş etmeye devam etmişti.

"Plan ne?"

"Sıkışıyoruz. Geri döneceksiniz." dedim net bir şekilde.

"Ne?!" Fatih'in oldukça yüksek çıkan sesinin artından Savaş araya girdi.

"Döneceksiniz derken? Siz gelmiyor musunuz?"

"Emrimi sorgulama asker! Komutumla beraber gidin!"

"Plan ne?" Savaş bir kez daha aynı soruyu sorunca dişlerimi sıktım.

"Plan yok. Şehadet esastır. Burada kalırsak esir düşeceğiz, ben 14 aydır ölüyüm zaten. Bensiz devam edeceksiniz, sizi buradan çıkarmam lazım." dedim düşünmeye devam ederken.

"Olmaz!" Savaş, Fatih, İsmail ve Fuat'ın aynı anda söylediği şeyle gözlerimi devirdim.

"Asker!" dedim sinirle.

"İsterseniz dönünce bu hareketimizi rapor edin ama mesleğimi kaybedeceğimi de bilsem gitmem!" dedi Savaş hissedilir derecede olan siniriyle.

"Mesleğini değil hayatını kaybedeceksin birazdan!" dedim ben de onun gibi.

"Kabulüm." diyerek gitmemek için direnen Savaş oldukça sinirimi bozmuştu. Benim bu itlere verecek bir şehidim daha yoktu ve burada kalmaları beni zora sokmaktan başka bir işe yaramıyordu.

"Hepimiz yaşasak?" diyerek araya girdi Fatih.

"Öyle bir seçenek var da biz mi seçmedik?!"

"El bombası atalım." dedi Savaş.

"At." dedim alaylı sesimle. Bütün kampı patlatacak güçte bombayla ölmemişlerdi ve el bombası seçeneği bana biraz mantıksız geliyordu açıkçası.

"Ben çıkıp hepsini geberteyim!" dedi Fatih yine mükemmel bir gerizekalı olduğunu ispat ederek. Fatih'in bu söylemi üzerine Savaş'la göz göze gelirken derin bir nefes aldım.

"Bence 20." dedim düşünceli bir şekilde. Savaş dilini damağına vurdu ve kafasını sağa sola salladı.

"En az 30." dedi ciddiyetle.

"O kadar mı diyorsun?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

"O kadar diyorum komutanım."

"Ne diyorsunuz anlamıyorum ki!" dedi Fatih isyanla.

"Çıkarsan kaç kurşunla delik deşik olursun onu hesaplıyoruz. Hacı sen salak mısın oğlum nereye çıkıyorsun?!" dedi Savaş sakinlikle başladığı cümlenin sonunda sesini yükselterek.

"Çakır at bombayı. Avarel sen de indir indirebildiğini. Sonra Allah ne verdiyse dalacağım ben, siz de o esnada diğerlerinin yanına döneceksiniz." dedim kendimden emin bir şekilde.

"Ya sabır!" Fatih ve Savaş aynı anda konuşunca gözlerimi devirdim.

"Yeter, bırakın konuşmayı. Bu operasyonu ben yönetiyorum ve siz de bana itiraz etmeden emirlerimi yerine getiriyorsunuz. Nokta!"

"Gitmeyeceğim Acar. Dediğim gibi, dönünce rapor edersin ama ben komutanımı bırakmam." dedi Savaş oldukça sert bir şekilde.

"Sadece komutan yani." diyen Fatih'in ağzına elimdeki tüfeğin dipçiğiyle vurma isteği içimi doldururken kendime zorlukla hakim oldum.

"At bombayı Çakır." dedim dişlerimi sıkarak. Bunların gideceği yoktu, boşa uğraşıyordum. Savaş yeleğinden çıkardığı el bombasının pimini parmaklarının arasına alırken hedefe kilitlenmiş, oldukça ciddi duruyordu. Gözleri kısılmış, çenesi belirginleşmişti.

Lacivertleri kor ateş misali yanarken bu yangının temeli hırs ve öfkeydi. Bir tim komutanına yaraşır ciddiyette ve sakinlikte, attığı her adımda hızlı planlar yapan, çözüm odaklı kararlarıyla kriz anını yöneten bu adam karşısında tim komutanı olarak seçilmem haksızlıkmış gibi hissettirse de benim de onun kadar profesyonel olduğum gerçeği beynimin içinde dönüyordu. Fakat onca zaman sonra bir kez daha değişmeyen düşüncelerim gün yüzüne çıkmış, Savaş Eroğlu'na olan hayranlığımı arttırmıştı.

Gözlerimi Savaş'ın üzerinden çekip Fatih'e dönmüştüm ki sırıtan suratı ve kısık bakışlarına eklenen alaylı ifadesiyle karşılaşınca kaşlarımı çattım. Sağ elinin parmak uçlarını birleştirip bir şeyi beğenmiş gibi elini aşağı yukarı sallarken gözleriyle Savaş'ı işaret etti.

"Maşallah değil mi? Yavuz bir delikanlı, maşallah değil mi?" dedi sırıtmaya devam ederken. Biz burada 40 kişinin içinde hayatta kalmaya çalışırken bu gerizekalının her an değişen ruh hali ve saçma hareketleri sinirimi bozsa da hoşuma gidiyordu. Deli asker seviyordum sanırım.

"Maşallah." dedim iç çekerek. Savaş yaptığı işe odaklanmış, muhabbeti umursamazken kulaklıktan Fuat'ın homurdanması duyuldu.

"Bizim kıçımızdan ter akıyor, rahata bak!" Fatih, Fuat'ın bu söylemi üzerine gözlerini büyütürken dudaklarını birbirine bastırdı.

"Kaçık... Kulaklık..." dedi Salih titreyen sesiyle.

"Hayır." dedi Fuat çaresizlikle. Bakışlarım Savaş'a dönerken elindeki iki bombayı güzel bir orantıyla teröristlerin kucağına yollamıştı.

"Evet." dedim dişlerimi sıkarak.

"Komutanım ben kendi kafama sıkarım. Siz hiç zahmet etmeyin."

"Karargaha dönünce kendini yok et Kaçık." Savaş'ın sakinlikle söylediklerinin ardından arka arkaya gerçekleşen iki patlamanın gürültüsü etrafı sarmıştı. Savaş derin bir nefes aldı ve devam etti.

"Ben seni bulursam yok etmekten fazlasını yapacağım çünkü."

"Emredersiniz komutanım." alanı kaplayan toz bulutunun ardından İsmail'den gelecek bilgiyi beklerken Savaş'ın keskin bakışları bana döndü.

"Alan temiz." dedi kendinden emin bir tavırla. Hayretle kaşlarım havalanırken bu emin tavrını sorgulamıştım. Yaklaşık 25 kişiyi iki el bombasına öldürmesi biraz zordu. Düşüncelerimi söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki kulaklıktan İsmail'in sesi duyuldu.

"Alan temiz." ben şaşkınlıkla kalakalırken Savaş keyifle gülümsedi.

"Değil mi? Yavuz bir delikanlı, maşallah değil mi?" Fatih bir kez daha, bozuk plak gibi cümlelerini yenilerken gözlerimi kırpıştırdım.

"Yuh!" dedim nefes vererek. Savaş'ın gülümsemesi büyürken gözleri kısıldı. İki yanağındaki ince çizgiler en belirgin haline bürünürken silkelenip kendime geldim.

"Avarel, canlı olmadığına emin misin?" dedim tereddütle.

"Son derece eminim komutanım. Kalan 3 kişiyi indirdim. Alan temiz."

"O zaman timin yanına dönüyoruz." dedi Savaş. Başımı sağa sola salladım ve keyifle gülümsedim.

"Hayır. Ufak bir işimiz daha var."

Planın benim için en önemli kısmını hallettikten sonra bu yaptığımın başıma iş açacağını bilsem de keyifliydim. Unutulduğumu hissettiğim 14 aylık süreçte beni unutanların nasıl bir hataya düştüğünü göstermiş ve bu operasyonu en iyi şekilde tamamlamış olmanın verdiği keyif tarif edilmezdi.

Son işimizi de hallettikten sonra karargaha haber verip timin yanına dönmüştük. İsmail hariç herkes hazır bir şekilde beklerken Şiyar yerde yatıyordu.

"Şiyar iti naber?" dedim yerde iki büklüm yatan pisliğe yaklaşarak. Cevap vermeden bana bakmaya devam edince yanına eğilecektim ki Savaş omzumdan tutup beni durdurdu.

"Aman komutanım. Siz yormayın kendinizi, biz konuşuruz arkadaşla. Değil mi Şiyar?"

"Boşuna uğraşıyorsunuz!" dedi Şiyar korkusunu batırmaya çalışarak.

"Hadi ya." dedi İsmail yanımıza yaklaşırken. Büyük cüssesi, elinde tuttuğu keskin nişancı tüfeği ve alaylı ifadesiyle gerçekten korkutucu duruyordu.

"Konuşmayacağım!" dedi Şiyar bir kez daha.

"Konuş diyen oldu mu?" Savaş'ın haklı sorusu üzerine Şiyar'ın zekası bu soruya yetmemiş olacak ki salak salak etrafa bakmaya devam etti.

"Buna laf anlatmaya uğraşacak mıyız gerçekten?" dedi Fatih bıkkınlıkla.

"Çok haklısın Hacı." diyerek Şiyar'ı yakasından tuttuğu gibi kaldıran ve kafa atan Savaş daha ilk darbesinde oldukça etkili olmuştu. Sibel şaşkınlıkla bana dönerken kollarımı göğsümde bağladım ve göz kırptım.

"Çakır beden dilini çok sever de." dedim alayla.

"Bayılırım!" dedi Savaş benim dediğimi onaylayarak. Bir yandan da çöp poşeti gibi yere attığı Şiyar'ın üzerine çıkmış yumruk atıyordu.

"Ölecek!" dedi Sibel panikle.

"Yok yok, ölmez. Çakır işini bilir."

"Bilirim!" diyerek yine beni onaylayan Savaş, Şiyar'ı ters çevirmiş, saçlarından tutup kafasını yere vuruyordu.

"Komutanım bize kalmayacak ama." diye sızlanan İsmail oldukça memnuniyetsiz gözüküyordu. Savaş bayılmak üzere olan Şiyar'ı yere bırakıp kasaturasını çıkarınca ona doğru bir adım atan Sibel'in kolunu tuttum ve başımı sağa sola salladım.

"Çakır işini bilir." dedim tek tek, bütün kelimelere bastırarak.

"Ama-" diye söze başlayan Sibel'in konuşmasına izin vermeyip bir kez daha beni onayladı Savaş.

"Bilirim!" diyerek bana yandan bir bakış atan gözlerime onay ister gibi bakan Savaş'a ufak bir baş hareketiyle bütün onayları verdim.

"İki şehidim için, baktıkça hatırla diye sana ufak bir hatıra." diyerek Şiyar'ın alnına kasaturasıyla '2' sayısı çizen Savaş bununla yetinmemiş, elindeki bitap halde olan itin sol yanağına da iki büyük çizik atmıştı. Helikopterin geldiğini belli eden ses gökyüzünde duyulurken derin bir nefes aldım ve Salih'e dönüp kaşlarımla, kan içinde yerde yatan Şiyar'ı işaret ettim.

"Gel bakalım iki numara." diyerek Şiyar'ı yerden kaldırmaya çalışan Salih'e İsmail de yardım etmiş, gelen helikoptere bindirmişlerdi.

Hepimiz helikoptere bindikten sonra yorgunluktan olsa gerek hiç konuşmamış, sessiz bir yolculuk geçirmiştik. Fuat, Savaş'a kaçamak bakışlar atarken sanırım yiyeceği dayağı hesaplamaya çalışıyordu. Neyse ki Savaş öfkesini Şiyar'ın üzerinde atmıştı ama bu durum Fuat'ı kurtarır mıydı, orası muammaydı.

Helikopter karargaha indikten sonra bizi karşılamak için kimsenin gelmemiş olması dikkatimi çekmişti. Sanırım yaptığımız şeyin haberi onlara ulaşmıştı ve bizim yerimize açıklama yapıyorlardı. Böylesine önemli ve yorucu bir görev sonrasında azar işitmek son isteğim bile değildi ama kaçınılmaz son o gibi duruyordu.

"Bir karşılamayı bile bize çok görmüşler be!" diyerek sahte bir sitemle yüzünü buruştan Enes ile derin bir nefes aldım.

"Bana çok güzel bir karşılama yapacaklar bu görevden sonra. Ona hazırlanıyorlardır." dedim alayla.

"Her şeyi beraber yaptık." dedi Fatih net bir sesle.

"Çok umursayacaklarını düşünmüyorum Fatih." dedi Kemal sıkıntıyla. Aramızdaki en mantıklı kişi olarak yaptıklarımız konusunda kararsız kalan tek kişi oydu.

Çantamı, tüfeğimi ve üzerimdeki mühimmatı Savaş'a uzattıktan sonra diğerlerine göz gezdirdim.

"Bunları düşünmeyin. Gidin dinlenin, Sibel sen benimle gel." dedim sesime yansıyan yorgunlukla. Kendimi direkt olarak uykunun kollarına teslim etmek istiyordum ama öncelikle Sibel'in görev raporuna imza atmam gerekiyordu.

"Emredersiniz komutanım." ufak bir baş selamı verdikten sonra ağır adımlarla binanın içine girdim.

"Görev raporunu imzalıyayım sonra Ankara'ya dönersin." dedim adım seslerinden beni takip ettiğini anladığım Sibel'e dönmeden.

"Birkaç saate rapor hazır olur komutanım." dedi Sibel.

"Ben dinlenme odasında olacağım. Yazıp bana getirirsin."

"Emredersiniz."

Dinlenme odasının önünde Sibel'le ayrıldıktan sonra içeriye girip kendimi koltuğa atmış ve karşımdaki beyaz duvarı izlemeye başlamıştım. Üzerimi değiştirme zahmetine giremeyecek kadar yorgundum. Görevi başarıyla tamamlamıştık, amacıma ulaşmıştım, istenilen terörist elimizdeydi ve bundan önemli bir şey yoktu. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım operasyonu tamamlamanın getirdiği rahatlıkla oturduğum yere biraz daha yayıldım. Düşünceler kafamın içinde dönüp dururken açık tutmakta zorlandığım gözlerim yavaş yavaş kapandı.

Boynumun ağrısıyla gözlerimi aralarken birkaç saniye kendime gelmeyi beklemiştim. Dinlenme odasındaki koltukta uyuyakalmıştım belli ki. Üzerimde kimin olduğunu bilmediğim ve neredeyse bedenimi tamamen örten bir ceket varken kollarımı ceketin altından çıkarıp yüzümü sıvazladım. Uyku sersemliği devam ederken yanımdan duyduğum nefes sesiyle başımı sağa çevirdim.

Savaş kollarını göğsünde bağlamış, kafasını koltuğun arkasına yaslamış bir şekilde uyuyordu. Kafasını yaslayabilmek için vücudunu aşağıya kaydırmış koltuğun ucunda oturmuştu ve üzerinde sadece ince bir tişört vardı. Siyah saçları dağılmış, dudakları aralanmış, başı sola düşmüştü. Kollarını birbirine bağladığı için gerilen kasları dikkatimi çekerken aldığı sakin solukların sesi kulağıma doluyordu. Üzerime örtülen ceketten burnuma ulaşan deniz kokusu, sahibinin kim olduğunu açıkça belli ederken odada yankılanan öksürme sesiyle arsızca Savaş'ı inceleme işine ara verip soluma döndüm. Fatih, yüzündeki imalı sırıtışla bana bakıyordu.

"Afiyet olsun komutanım." dedi Fatih yüzündeki sırıtışla aynı orantıda imalı olan ses tonuyla. Kaşlarım çatılırken sorgular şekilde yüzüne baktım.

"Ne?"

"Gözlerinizle yediniz adamı, afiyet olsun." dedi kaşlarını kaldırarak.

"Bölmeseydin devam edecektim." dedim omuz silkerek. Fatih'in alaylı ifadesi bu cesur tavrımdan ötürü yerini şaşkınlığa bırakırken tekrar huzurla uyuyan Savaş'a döndüm.

Sola düşen başını kaldırmak için yüzünü avuçlarımın arasına alırken tenime değen pürüzsüz ve yumuşak doku nabzımı hızlandırsa da kalbime aldırış etmeden Savaş'ın kafasını biraz sağa kaydırdım. Bu hamlem üzerine yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluşurken ben de istemsizce gülümsemiştim. Sıcak avuçlarıma değer soğuk yanaklarından üşüdüğünü anlayıp üzerimdeki ceketi omuzlarına örttükten sonra yerimden kalktım ve Fatih'e baktım. Şaşkınlığı daha da artmış, onda ilk defa gördüğüm dehşet ifadesiyle bana bakıyordu.

"Ne oldu?" dedim göz kırparak.

"Evlensenize artık." dedi şokla. Sanırım ağzından çıkanlara hakim olamamıştı, yani umudum o yöndeydi.

"Bugün iki oldu." dedim ciddiyetle, uyararak.

"Temennilerimi dile getiriyorum." dedi Fatih omuz silkerek.

"Ne işiniz var burada? Niye eve gitmediniz?" dedim söylediği saçmalığı umursamadan.

"Siz burdasınız diye." dedi çok normal bir şey söyler gibi. Ben yüzüne bakmaya devam edince devam etti.

"Yani Boran'la tek kalmaman için. Her şeyi yapabilecek gibi duruyorsun da."

"Her şeyi yapabilirim zaten." dedim alayla.

"Biz de ondan bundayız. Bir de adam öldürmekten tutuklanma diye." dedikten sonra ne dediğini anlamış olacak ki kaşları çatılırken bakışlarını kaçırdı.

"Dilimi sikeyim!" kendi kendine mırıldandığı cümleyi duyunca gülmemek için yanağımı ısırdım.

"Sen git eve uyu. Ben de çıkarım birazdan. Savaş'ı da uyandır." dedim ve odadan çıkmak için bir adım attım ki Fatih'in söylediği şeyle tekrar ona döndüm.

"Sen uyandırsan daha hoşuna gider." dedi sırıtarak.

"Haklısın. Ben uyandırana kadar sen bahçede 20 tur koş Fatih." dedim sert bir sesle. Belli ki kendinde değildi ve karşısında kim olduğunu unutmuştu. Biraz koşu onu kendine getirirdi.

"Ne?!" Fatih'in yüksek sesiyle Savaş yerinden sıçrayıp hızla ayağa kalkarken ceketi yere düşmüştü.

"Ne oldu?!" diyerek elini beline atan Savaş'a şaşkınlıkla baktım. İnsan bir ayılma süreci yaşardı, uykudan uyanınca sersemlerdi. Bu adam direkt hedefe odaklanmış hatta müdahale etmeye hazır hale gelmişti.

"Sakin ol Çakır. Fatih'in canı biraz koşu yapmak istemiş."

"Koşu mu?" Savaş kaşlarını çatarken Fatih'e döndü.

"Evlenin dedim, suçlu oldum!" dedi Fatih sitemle.

"30 tur koş Fatih." dedim dişlerimi sıkarak. Fatih elini alnına vurduktan sonra söylene söylene yerinden kalktı.

"Operasyonun üzerine koşu da vücudumu esnetir!" dedi sitemine devam ederken.

"Beynine oksijen gitsin biraz, belli ki kullanmayı unutmuşsun." diyerek son bir bakış attım ve odadan çıktım. Kapıyı kapatırken Fatih'in söylendiğini duymuş ama çok oralı olmamıştım. Birkaç adım atmıştım ki kapının tekrar açıldığını duyunca durup o tarafa döndüm. Odadan çıkan Savaş'la göz göze gelirken koridorun başından bana seslenen albay bakışmamızı başlamadan bitirmişti.

"Acar!" albayın gür sesi koridorda yankılanırken Savaş yüzündeki keyif yerini endişeye bıraktı. Ona ufak bir tebessümle sorun olmadığını belirttikten sonra Aziz Albaya döndüm.

"Yüzbaşı Bade Demir, Ankara-"

"Odama!" diyerek tekmili yarıda kesen albaya bu kadar abartmaması gerektiğini anlatan bir konuşma yapmam gerekeceğini fark etmiş olmanın bıkkınlığıyla, daha fazla sinirlendirmemek için sakin adımlarla odasına doğru yürüdüm.

"Sen de Çakır!" diyen albay odasının kapısını sert bir şekilde açtı ve içeriye girdi.

"Sanırım biraz sinirli." dedim sahte bir merakla.

"Sanırım." dedi Savaş nefes vererek. Albayın ardından Savaş'la birlikte odaya girince albayın yancısının da burada olduğunu görmüştüm. Boran masanın solundaki koltukta rahat bir tavırla otururken gözlerini gözlerime sabitlemişti.

"Oturun." baş selamı verdikten sonra Boran'ın karşısına oturmuştum. Savaş da yanımdaki yerini alırken masanın üzerindeki kağıdı eline alan albay bir kağıda bir de bana baktı.

"Bu ne?!" diyerek sinirle soluyan ve elindeki kağıdı önüme atan Aziz Albaya gözlerimi devirmemek için zor dururken derin bir nefes aldım.

"İHA görüntüsü." dedim önümdeki kağıda ufak bir bakış atarak.

"Onu biz de görüyoruz." dedi Boran. 'O zaman neden soruyorsunuz' sorusunu yutup gözlerimi kıstım.

"Acar, sen değil miydin tehlikeye atamam kimseyi diyen?! Bu ne?!" albayın oldukça yüksek sesi kulaklarımı tırmalarken cevap vermek için dudaklarımı aralamıştım ki Boran araya girdi.

"Sen buna nasıl müsaade edersin Savaş?"

"Çakır benim astım." dedim kaşlarımı çatıp çenemi kaldırarak.

"Operasyon yönetimi bendeydi. Emir verdim, onlar da yaptı. Çakır'dan müsaade isteyecek değilim." diyerek sert bir şekilde devam ettim.

"Böyle bir şeyi neden yaptın?" dedi Boran sakin görüntüsüne zıt bir sitemle.

"Uygun gördüm." dedim önümdeki kağıda uzun uzun bakarak. Öldürdüğümüz teröristlerin bir kısmıyla kampın meydanına 'ACAR' yazmıştık. Geri kalanlar da etrafta üst üste atılmış, çöp misali duruyordu. Operasyon bitimi alan kontrolüne giden İHA pilotuna buradan çıktıktan sonra teşekkür edecektim. Gerçekten iyi bir fotoğraftı, kartpostal gibiydi. Benim asıl amacım herkesin döndüğümü duymasıydı ve amacıma gayet ulaşmıştım, gerisi önemli değildi. Bu yaptığım şey sonucu ceza alabilirdim fakat umrumda değildi.

"Ben de kınama cezası uygun görüyorum." dedi Boran. Alaylı bir gülümseme yüzümde yer edinirken dilimle dudaklarımı ıslattım.

"Kınama az olur, vatana ihanetten gözaltı yapın isterseniz. Hem tecrübeniz de var." dedim teessüf eder gibi. Albay derin bir nefes alıp burada olduğunu belli etmeye çalışsa da gözlerimi Boran'dan çekmemiştim.

"Herkes hata yapar." dedi Boran kendinden emin tavırla. Hiçbir pişmanlık belirtisi göstermemesi ve karşımda küstahça tavırlar sergilemesi beni artık şaşırtmazken dudaklarımı birbirine bastırdım.

"İftiranızı hata şeklinde lanse edip, yaptığınız şeyleri hafifletemezsiniz. Basit bir hata olamayacak kadar keskindi sizin yanlışınız."

"Kişisel sorunlarınızı konuşmanın yeri değil burası." dedi albay araya girerek.

"Bir de teröristi dövmüşsünüz. Durumu ağır." dedi Boran değişmeyen sert ifadesiyle.

"Zorluk çıkardı." dedi Savaş ilk defa konuşarak. 'Zorluk çıkardı' savunması mükemmel bir kaçış yoluydu ve buna ceza yazamazlardı. Bu odadaki herkes her şeyin pek tabi farkındaydı ama yeterli savunma karşısında diyecek çok bir şey kalmıyordu.

"9 askerin içinde tek başınayken zorluk çıkardı." dedi Boran kaşlarını kaldırıp gözlerini kısarak. Bıkkın ve sesli bir nefes verince bütün bakışlar bana döndü.

"Onu da ben emrettim. Dövün dedim, mecbur kaldılar." dedim bıkkınlıkla.

"Ne?" dedi Boran kaşlarını çatarak.

"Duymak, inanmak istedikleriniz bunlar değil mi? Söylediklerimizi inandırıcı bulmuyorsunuz, amacınız bana ceza kesmek. Albayım, kişisel sorunlar hakkında ilk uyarmanız gereken kişi belli ki ben değilim." dedikten sonra Boran ile sonsuz bir üstünlük kavgası içine girmiştik ki bu kavgada sadece gözler vardı. Bakışlarımızla eziyorduk birbirimizi. Gerçi benim ezildiğim pek söylenemezdi, Boran'ın gittikçe yumuşayan bakışları kaybedeni açıkça belli ediyordu.

"Bir daha böyle bir şey yapmayacaksınız. Ceza yok ama başka sefere affetmem. Çıkabilirsiniz." diyerek konuşmanın son bulduğunu belli eden ve Boran ile girdiğimiz sessiz kavgayı bitiren albayın sesinde bariz bir uyarı vardı.

"Emredersiniz komutanım." ayağa kalkıp baş selamı verdikten sonra geldiğim gibi sakin adımlarla odadan ayrılmıştım.

Bölüm sonu

22 yorum