"Askerlik; rütbe veya elbise değildir. Ruhtur."
Nihal Atsız.
Bade Demir;
Timle birlikte hazırlandıktan sonra helikoptere binmiş ve kampın 2 kilometre kadar ilerisinde inmiştik. Hazırlanırken ve buraya gelirken kimse konuşmamış, bana kaçamak bakışlar atmakla yetinmişti. Arada Sibel'e kayan bakışlar çok geçmeden bana dönüyor, gerçekliğimi sorgulamak, yaşadıklarımı anlamak ister gibi her zerremde geziniyordu. Fakat ben bakarak analiz edebilecekleri bir insan değildim.
Bade Demir'in bu varsayımında Savaş Eroğlu bir istisnaydı. Savaş, Bade'yi 14 ay sonra toplantı odasında gördüğü an anlamış, yaşadıklarına ve hissettiklerine ortak olmuştu. Gözlerindeki parıltıların silindiğine şahit olduğu an o da hayata olan sevincini susturmuştu. Bade Demir'in acılarına ortak olmuş yükünü hafifletmişti fakat Bade bu hafifliğin geri dönmesinden kaynaklı olduğunu düşünüp yanılıyordu. Omuzlarındaki hafifliğin baş kahramanı Savaş Eroğlu olmuştu hiç şüphesiz.
Helikopterden indikten sonra 700 metre kadar yürümüştük. 14 ayımı burada geçirdiğim için oldukça tanıdık gelen ve her yerine hakim olduğum çevreye göz gezdirip time döndüm.
"Burada duralım." dedim ve timin etrafımda toplanmasını bekledim. Herkes geldikten sonra derin bir nefes alıp boğazımı temizledim.
"Sibel şimdi kampa girecek ve Şiyar Mizgin isimli terör örgütü üyesini bize getirecek. Şiyar ve Sibel kamptan ayrıldıktan sonra ticaretin gerçekleşmesini bekleyeceğiz ki bunun için çok süremiz yok. Ticaret saatiyle bağlantılı bir şekilde çıkış gerçekleşecek. Biz bir gece beklemede kalacağız, bu süre içinde Çakır'ın yönetiminde bombaları yerleştireceğiz. Şiyar çıktıktan sonra patlamayı gerçekleştirip son dokunuşları da yapıp işimizi bitireceğiz." dedim herkese göz gezdirerek. Kimseden ses çıkmayınca devam ettim.
"Fakat eğer istediğimiz olmaz da Şiyar çıkmamak konusunda ısrar ederse o zaman ticareti bekleyeceğiz. Ticaret gerçekleşmeden önce çatışmaya başlayacağız ve Şiyar'ın çıkışını sağlayacağız. Kamptan uzaklaştıktan sonra da patlamayı gerçekleştirip bu şekilde bitireceğiz operasyonu. Sorusu olan?"
"Sibel komutan ile iletişimi nasıl sağlayacağız?" dedi Kemal.
"Kulaklık düşünmüştük fakat içeride sinyal kesici var. Bu yüzden telsiz olacak. Sadece önemli durumlarda, bilgi vermek için kullanacak. Ayrıca yarın gün doğumundan sonra haber vermezse 3. plana geçiş yapacağız ve operasyon esir kurtarma operasyonuna dönüşecek çünkü bizimle iletişim sağlamazsa yakalanmış demektir. Bu noktada üç gruba ayrılacağız. İlk grup Şiyar'ı, ikinci grup Sibel'i alırken kalanlar da dışardan güvenlik sağlayacak."
"Ya dinlemeden kafasına sıkarlarsa?" dedi Savaş düşünceli bir şekilde etrafa bakarak. Bedenim gerilirken o kampın içinde yaşadığım kötü anları aklımdan kovup kendime gelmeye çalıştım.
"Öyle bir şeye ben izin vermem üsteğmenim, merak etmeyin." dedi Sibel kendinden emin bir şekilde. Savaş ağzının içinde bir şeyler geveledikten sonra bana döndü, ne dediğini anlamamıştım ama yanında duran İsmail'in keyifli gülümsemesine bakılırsa çok da can sıkıcı şeyler söylememişti. Savaş gözlerini Sibel'e hiç değdirmiyor, onunla iletişime geçmemeye özen gösteriyordu.
"Bizim sorumluluğumuzda diye uyarı yapmak istedim komutanım. İçeride kendisiyle iletişimde olmayacağız ve bir şey olursa bizim başımız yanacak." dedi Savaş çatık kaşlarına ek kısık bakışlarıyla.
"Ben sivil değilim, benim başıma gelenden sizi sorumlu tutmazlar. Ayrıca kriz anını yönetebilecek kadar tecrübeliyim." dedi Sibel. Yükselen sinirini sert ses tonundan anlamış ve ona dönüp ufak bir tebessüm etmiştim.
"Sibel haklı arkadaşlar. Kendisi oldukça deneyimli, onun hakkında şüpheleriniz olmasın. Benim güvenim tam." dedim ortamdaki gerginliği dağıtmak amacıyla. Herkes birbirine bakarken bıkkın bir nefes bıraktım.
"Anlaşıldı mı?" dedim soğuk bir sesle.
"Anlaşıldı komutanım!" hepsi aynı anda cevap verince kafamı salladım ve Sibel'e döndüm.
"Biz bu gece çevre kontrolü yapıp sessizce konuşlanacağız. Baktığın yerde biz varız, unutma. Sen bizi görmesen de bir her an bir hareket bekliyor, seni gözlüyor ve koruyor olacağız. Bu gece kampın çevresinde, her an her yerdeyiz. Sana bir zarar gelmesine izin vermeyeceğiz. Allah yardımcın olsun." dedim. Sibel baş selamı verip bir adım geriye attı.
"Sağ olun komutanım." dedi ufak bir tebessümle. Yüzü gülüyordu fakat içindeki stresi hissedebiliyordum. Stresli olmakta haklıydı. Kısa süre içinde güven vermesi ve Şiyar'ı çıkarması gerekiyordu. En ufak bir hatasından ölebilirdi ya da yakalanabilirdi ve bunun beraberinde onu kurtarmak için biz de tehlikeye girerdik. İşin sonunda Şiyar'ı kaçırabilir, operasyonu başarısızlıkla bitirebilir, yaralanabilir hatta şehit olabilirdik ve Sibel'e biraz fazla sorumluluk düşüyordu.
"Allah yardımcınız olsun." bizimkilere de baş selamı verip arkasını dönen ve hızlı ama sessiz adımlarla yanımızdan uzaklaşan Sibel'in ardından tekrar time döndüm.
"Gün batana kadar buradayız. Şimdi beklemede kalacağız, dinlenin." dedikten sonra sırt çantamı çıkardım ve yanımızdaki büyük kayanın arkasına koydum. Benim gibi diğerleri de aynı şeyi yaptıktan sonra bir süre yakın çevrede bir tehlike unsuru var mı diye etrafı incelemiş, bir sıkıntı olmadığına karar verdiğimizde de geceyi beklemeye başlamıştık.
Bir yandan elimdeki konserveyi yerken bir yandan da ezberlediğim planın her detayını gözden geçiriyordum. Her operasyon önemliydi fakat bu pisliklerin elinde iki askerimin kanı olduğu için operasyon başarısızlığını düşündükçe geriliyordum. Bir sıkıntı olmaması için de çok yönlü düşünüyor ve her ihtimali tekrar tekrar inceliyordum.
"Komutanım..." diye mırıldanan Fuat'a yandan bir bakış attım. Kafası eğik, bakışları elindeki konservede olduğu için kime dediğini anlamamış, bu yüzden de cevapsız bırakmaya karar vermiştim ki yeniledi.
"Acar komutanım..." ağzının içinde geveler gibi konuşması sinirimi bozunca kaşlarımı çatıp ona döndüm.
"Sesin net çıksın Kaçık. Ne oldu?" dedim düz bir ifadeyle. Fuat'ın gözleri beni bulurken kafasını aşağı yukarı salladı ve diliyle dudaklarını ıslattı.
"Komutanım bundan sonra bizimlesiniz değil mi?" dedi çekingen bir şekilde, merakla bana bakarken.
"Toplantıya katılmadın mı?" dedim kaşlarımı daha da çatarak.
"Katıldım komutanım."
"Neyle uğraşıyordun da dinlemedin o zaman? Ben bunun cevabını vermiştim." sitemimin ardından Fuat birkaç saniye duraksadıktan sonra cevap vermek için dudaklarını aralamıştı ki İsmail araya girdi.
"Şiir yazıyordu komutanım!" dedi arkadaşını öğretmenine şikayet eden küçük bir çocuk edasıyla, sırıtarak.
"Lan! Sussana!" Fuat, İsmail'in omzuna vururken Salih ve Enes de sırıtmaya başlamıştı.
"Ne şiiri?" dedim gözlerimi kısıp, anlamaya çalışarak.
"Sema'ya yazmış-" diye cümleye başlayan İsmail'in lafı Fuat'tan yediği tokatla kesilmişti.
"Oha, kafam kırıldı be abi!" dedi İsmail isyanla, kafasını ovuşturarak. Fuat epey sert vurmuştu ama bu darbenin İsmail'i ne kadar etkilediği tartışılırdı.
"Komutanınım lan ben senin!" dedi Fuat sitemle. Tek kaşımı kaldırdım. Sanırım burada olduğumuzu unutmuşlardı.
"İsmail sen bir şey diyordun sanki?" dedim az önceki cümlenin devamını beklediğimi belli ederek.
"Komutanım ben öyle bir şeyler yazıyordum, önemli değil karalıyordum yani. İsmail de onu söyleyecekti, değil mi İsmail?" dedi Fuat korkuyla, araya girerek. Bir yandan da kaşlarını kaldırıp İsmail'e susması için uyarılarda bulunuyordu.
"Ozan deseydik keşke senin lakabına." dedi Kemal söylenerek.
"Yok ya, buna Kaçık çok uygun Kemal abi." diyen Fatih alay mı ediyor, sitem mi ediyor belli değildi. Çatık kaşlarına ek yarım gülümsemesi nedeniyle beden dilinden de çıkarım yapmak zordu ama sanırım alay ediyordu.
"Şiirini bize de okusana Fuat." dedi Savaş gözlerini kısarak, sert bir ifadeyle. Benim bakışlarım Savaş'ı bulurken o gözlerini ayırmadan Fuat'a bakıyordu. Bu kadar sert bir şekilde muhabbete dahil olması garip gelmişti, gerginliğinin sebebini merak etmiştim.
"Komutanım vallahi bitmedi, bitsin okurum." dedi Fuat gülümsemeye çalışarak.
"Kime yazdın şiiri?" dedi Savaş tek kaşını kaldırarak. Fuat bu sorunun üzerine hepimize göz gezdirdikten sonra yavaşça Savaş'a döndü ve sert bir şekilde yutkundu.
"Havaya, suya..." dedi kısılmış bir sesle. Sesindeki bariz korku ve telaş bu koca adamı epey komik göstermişti. Onun bu haline gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp önüme döndüm ve yüzümü sıvazladım.
"Göğe, semaya!" dedi İsmail yüksek bir sesle oldukça eğlenerek. Salih küçük bir kahkaha atarken İsmail'in omzuna yavaşça iki kere vurdu.
"Helal olsun İsmuş! İnce bir espriydi." dedi gülmeye devam ederek.
"Kaçık?" dedi Savaş hoş bir tonlamayla.
"Efendim komutanım?" Fuat'ın Savaş'a karşı bu kadar çekingen olması daha da meraklanmama sebep olmuştu. Savaş'ın sesini duyunca bile yüz ifadesi değişiyor duruşunu düzeltiyordu. Savaş bu otoriteyi Fuat gibi bir adam üzerinde nasıl kurmuştu bilmiyorum ama Fuat'ı oldukça korkuttuğu belliydi.
"Bu havaya, suya, 'semaya' yazdığın şiirin düşündüğüm Sema ile bir bağlantısı yoktur inşallah?" dedi Savaş sakin ama imalı bir sesle, sorar gibi. Fuat'ın yüzü kızarırken gözleri büyüdü. Kim hakkında, ne hakkında konuşuyorlardı bilmemekle beraber konudan bağımsız, sakince dinliyordum.
"YOK! Yok yani komutanım! Vallahi onunla uzaktan yakından alakası yok! Ben gök, sema falan demedim, onu İsmail demişti!" dedi Fuat tek nefeste, panikle. Savaş çenesini kaldırdı ve gözlerini kıstı. Bakışları bir anlığına bana değse de ondan ayırmadığım gözlerimle buluşunca hemen Fuat'a dönmüştü. Savaş'ın her hareketini inceliyor, şu an ortamda konuşulan bu konuya kendi içimde bir açıklama getirmeye çalışıyordum ama çabalarım boşa çıkıyordu.
"En son olandan sonra dersini aldın diye düşünüyorum Fuat." dedi tehditvari bir sesle elindeki çubuğu Fuat'a doğrultan Savaş. Fatih keyifle sırıtırken sadece Fuat'ın tepkilerini izliyordu. Kemal oldukça ciddi bir şekilde benim gibi muhabbeti dinlemekle yetinirken; Salih, İsmail ve Enes gülmekten çatlayacaktı. Bu kadar keyiflendikleri konuyu merak etmemek elde değildi ve bu merak duygusu beni geriyordu. Kontrolün elimde olmaması, ortamdaki konuya hakim olamamak bana ters düşüyordu.
"Allah belamı versin aldım ben dersimi! Vallahi aldım billahi aldım!" dedi ve hızla ayağa kalktı Fuat.
"O zaman ben biraz etrafta gezineyim komutanım." diyip baş selamı verdikten sonra cevap bile beklemeden yanımızdan uzaklaşan Fuat'ın arkasından Enes'e kaşlarımla gittiği yeri gösterdim.
"Tek bırakma komutanını Şeker." dedim Fuat'ın peşinden gitmesi için.
"Emredersiniz komutanım!" Enes de kalkıp Fuat'ın peşinden gidince diğerlerine döndüm.
"Az önce ne oldu?" dedim merakla.
"Kaçık altına sıçtı." dedi Salih gülerek. Ben kaşlarımı kaldırıp yüzüne bakınca Salih'in gülüşü yavaşça soldu ve yutkundu.
"Dilim şey oldu benim. Yoksa demeyecektim öyle, ben asla öyle kelimler kullanmam. Kaçık sıcaktan bunaldı diyecektim sanırım." Salih sırıtırken bir yandan da İsmail'in arkasına doğru kaymıştı.
"Çakır?" dedim tekrar Savaş'a dönerek.
"Komutanım?" dedi az öncekine göre daha yumuşak bir sesle.
"Fuat'la aranızdaki mesele nedir?"
"Önemli bir konu değil. Kaçığa herkese şiir yazmaması gerektiğini anlatan bir konuşma yaptım geçen gün." dedi Savaş keyifle arkasına yaslanarak.
"Beden diliyle konuştular, çok etkili oldu." dedi İsmail gülerek.
"Alttan alttan konuşmaya devam mı edecekseniz yoksa biriniz açıklama zahmetinde bulunacak mı?" dedim gerginliğimi belli ederek. Herkes birbirine bakarken Savaş sıkıntılı bir nefes verdi ve yüzünü sıvazladı.
"Fuat geçen bir şiir yazmış." birkaç saniye durduktan sonra derin bir nefes aldı ve devam etti.
"Şiiri Sema'ya yazmış. Kız kardeşime!" dedi sinirle. Benim gözlerim büyürken diğerlerine döndüm. Hepsinin gülmemek için şekilden şekle girdiğini görünce böyle bir şeyin gerçekten yaşandığını anlamıştım. Fuat cidden ya salaktı ya da çok şanssızdı.
"Savaş komutanım da çok medeni bir şekilde duruma el attı." dedi İsmail gülerek.
"Duruma el atmakla kalmayıp bir de Fuat'a kafa attı!" dedi Salih büyük bir keyifle. Savaş konuyla oldukça eğlenen ikiliye ters bir bakış atınca Fatih araya girdi.
"Komutanım siz de lojmana mı taşınacaksınız?" konuyu değiştirme çabalarına göz yumup kafamı salladım. Savaş'ı daha fazla germesek iyi olacaktı.
"Öyle yaparım. Hepiniz orada mısınız?" dedim gözlerimi Savaş'ın üzerinden çekerken.
"Evet komutanım. Hatta Kemal abinin eşi ve oğlu da geldi." dedi Enes.
"Görev dönüşü uygun bir daireye yerleşirim ben de."
"Benim karşı dairem boş." dedi Savaş hızla.
"Ne?!" diye dehşet içinde sohbete dahil olan Salih'in yüzündeki ifadenin aynısı İsmail'de de vardı.
"Biz varız ya orad-" diye söze başlayan Salih, Fatih tarafından ensesine tokadı yiyince susmuş daha doğrusu susmak zorunda kalmıştı.
"Boş, değil mi Tekin?!" dedi Savaş dişlerinin arasından.
"He ya! Boş komutanım. Koskoca lojmanda tek boş daire orası Allah sizi inandırsın!" dedi İsmail koluyla Salih'i dürterken.
"Evet. Geçen gün taşındılar oradan." dedi Salih memnuniyetsiz bir tavırla, söylenerek. Gözlerimi kısıp bu garip tavırları anlamaya çalışırken Kemal bana döndü.
"Eşimle de tanışırsınız isterseniz komutanım." dedi sıcak bir tebessümle.
"Olur. Bu görevden bir dönelim, tanışırız." dedim ben de samimi olmasına özen gösterdiğim bir gülümsemeyle.
Kemal, Enes ve Fuat belki zor zamanımda bana destek olmamışlardı ama onları da haklı görmek lazımdı. 14 ay boyunca bu konuyu detaylıca düşünmüştüm ve onlara tepki göstermemeye karar vermiştim. Beni tanımıyorlardı ve 'abim' dediğim insan bile beni suçlarken benim tarafımda durmaları zor olandı. Hele de ellerinde deliller varken bu durumda benim tarafımda duranlar zaten imkansızı başarmış, Acar'ın minnetini kazanmıştı. Belki benim gözümdeki yerleri Savaş, Fatih, Salih ve İsmail kadar kıymetli değildi ama onlar da benim askerimdi, ne olursa olsun benim için önemlilerdi. Sonuçta Fatih ve Savaş da bana karşı yanlışlar yapmıştı ama o hataları bu noktada görmezden geliyordum, aynı müsamahayı diğerleri için de pek tabii gösterebilirdim.
Yaklaşık 10 dakika sonra Fuat ve Enes geri gelmiş, sessiz bekleyişimize hep beraber devam etmiştik. Hava kararana kadar boş muhabbet etmiş, birkaç kez de planı konuşmuştuk ama en son timin planı dinlemekten bıktığını fark edip bu konuyu kapatmıştım. Zaten gereken kadar tekrar etmiştik ama benim kafamda sürekli plan olduğu için konu bir nokta sonra istemeden oraya geliyordu.
Hava kararmış, saat gece yarısına gelmişken yavaşça yerimden kalktım. Benim ayağa kalkmamla bütün bakışlar bana dönmüştü.
"Gidiyoruz, toplanın." dedikten sonra kayaya yaslı duran çantamı sırtıma takmış ve tüfeğimi elime almıştım. Herkes hazır bir şekilde karşımda durunca sessiz ve dikkatli adımlarla ezbere bildiğim yolları yürüyeme başlamıştım.
Bu yollarda taşıdığım iki şehidim aklıma gelince göğsümde keskin bir ağrı yer edinmiş, boğazıma büyük bir yumru oturmuştu. Onları helikoptere taşıyana kadar geçtiğim engebeli yollarda gözyaşlarım ve dualarım bana yol arkadaşı olarak eşlik etmişti. Üzerlerine bir Türk bayrağı örtemeden onları uğurlamış olmak yaşadığım tüm işkencelerden daha çok acı verirken omuzlarıma bir yük bırakmıştı ve o yükü hissettiğim her saniye için bu operasyona olan hırsım artıyordu.
Korkunun ve kanın kokusunu alan bir kurt misali attığım her adımda hedefin sonunu düşlerken operasyon saati yaklaştıkça içimdeki öfkeyle harlayan yangın büyüyor ve gözümü kör ediyordu.
Acar Kurt dönüşünün ardından ilk operasyonunda herkese kim olduğunu hatırlatacak ve askerlerinin intikamını alacaktı. Bu hareketi çok ses getirecekti ve birçok şeyin akışını değiştirecekti ama Acar bu yola çıkarken her şeyini feda etmiş, yaşayacaklarını göze almıştı.
"Komutanım, bu noktada sizden ayrılmam uygun olur." diyen İsmail'le etrafıma göz gezdirdim ve kafamı salladım.
"Tamam. Kulaklığın her daim açık olsun." dedim ufak bir tebessümle.
"Emredersiniz komutanım." diyerek baş selamı veren ve büyük adımlarla gecenin karanlığında gözden kaybolan İsmail'in gidişini izledikten sonra yürümeye devam ettim.
"200 metre daha ilerledikten sonra dağılacağız. Herkes konuşlandıktan sonra yerlerinizi kontrol edeceğim. Biz Çakır ile en önde olacağız ve yerlerimize geçmeden önce patlayıcıları yerleştirmek için kampa gireceğiz." dedim yürümeye devam ederken.
"Ben tek giderim komutanım." dedi Savaş.
"Ben askerimi tek başına bırakmam Çakır." dedim itiraz kabul etmediğimi belli eden net bir ifadeyle. Savaş sıkıntılı bir nefes verdikten sonra başka bir şey dememişti. Zaten dese de fikrim değişmeyecekti.
Alana gelince herkesin yerine yerleşmesini beklemiş ve konumlarını kontrol etmiştim. Bir süre kampın çevresini gözleyip kimse olmadığına karar verdikten sonra Savaş'la beraber dikkatli bir şekilde kampa yaklaşmıştık. Biz aşağıdayken İsmail de olası bir tehlikeye karşı bizi bilgilendirecekti.
Savaş sağa doğru hareket edecekken omzuna dokundum ve kampın arkasını işaret ettim. Önce arkadan başlamak en mantıklı olandı. Burada kalırken yaptığım araştırmalarda buna karar vermiştim. Savaş hafifçe başını eğerek beni onaylamış ve büyük adımla gösterdiğim yere ilerlemeye başlamıştı.
Hiç konuşmadan 8 patlayıcı kampın çevresine yerleştirdikten sonra sıra en sonuncuya gelmişti. Savaş eliyle yere ufak bir çukur açarken ben sadece onu izlemiştim. Ona yardım adına yaptığım tek şey patlayıcıları tutmak olsa da tek bırakmamak adına yanında gelmiştim. Savaş elimdeki bombayı dikkatli bir şekilde elimden alınca derin bir nefes aldım.
"Çakır, bir problem olmayacak değil mi?" dedim fısıltıyla. Savaş küçük çukurun içine koyduğu patlayıcın üzerini ince bir tabaka toprakla kapattıktan sonra ellerini sessizce birbirine vurup silkelemiş ve bana dönmüştü.
Ay ışığının gölgelendirdiği lacivert gözleri, denize vuran yakamozun küçük dalgalarla kırılan ince ışıkları gibi parlarken bana hoş bir manzara bahşetmiş; burnuma dolan tuzlu meltem kokusuyla da bir anlığına beni olduğum durumun içinden çıkarmış, çok uzaklara taşımıştı.
Bir soru sormuştum fakat Savaş yalnızca bakışlarıyla, dudaklarından dökülecek kelimelere ihtiyaç duymadan, kendini açıklamadan bana o güveni ve sorumun cevabını en iyi şekilde vermişti. Herhangi bir şey demesini beklemeden kafamı salladım.
"Sen öyle diyorsan." dedim iç çekerek. Savaş gözlerini kısarken yüzünde cümlemden hoşlandığını belli eden tatlı bir tebessüm oluştu.
"Bir şey demedim ki." dedi sessizce ama keyifle.
"Çok şey dedin de, haberin yok." diyip dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra bakışlarımı Savaş'ın manzara misali huzur veren lacivertlerinden çekip çevreye göz gezdirdim ve arkamı döndüm.
"Gidelim artık." dedim ama Savaş'tan bir hareket gelmeyince omzumun üzerinden tekrar ona döndüm. Savaş hala olduğu yerde, az önceki hoş tebessümüne eklenmiş şaşkınlıkla bana bakarken kaşlarımı çattım.
"Çakır! Gidiyoruz." dedim sessizce sitem ederek. Kafasını sağa sola salladıktan sonra kendine gelmiş olacak ki gözleriyle beni onayladı ve bir adımla yanıma geldi.
Sessiz adımlarla timin yanına döndüğümüzde ayrılmış, belirlediğimiz yerlere geçmiştik. Geniş alanın her noktasına hakim olacak şekilde ayarladığımız konumlarımız bize oldukça büyük bir üstünlük sağlarken en kritik mevziye tim komutanı olarak ben geçmiştim. Sabah büyük ve önemli bir ticaret yapılacağı için kampın girişini gözleyen bir keskin nişancı koyma olasılıklarını göz önünde bulundurarak en açık yere ben geçmiştim. Olduğum konumdan açık verirdim ama vurulmazdım diye düşünüyordum. Diğerlerine göre beden olarak küçük olduğum için kayanın arkasına, keskin nişancının açışına bağlı olarak, yeterli şekilde sığınırsam bir şey olmazdı.
Yaklaşık yarım saatlik sessizliği Salih bozarken gözlerimi devirdim. Bir insan hiç mi değişmezdi?
"Komutanım sessizce mi bekleyeceğiz?"
"Dejavu oldum Tekin." dedim bıkkınlıkla.
"Her operasyonda böyle bu." diyen İsmail'in ardından derin bir sessizlik olmuştu. Kendi timimden haberim olmadığı farkındalığı içimde bir yere dokunurken gülümsedim.
"Bir kere mantıklı konuştuğunu duymadım." dedi Fatih söylenerek.
"Ama komutanım ya..." diye çocuk gibi sızlanan Salih'e Fuat müdahale etti.
"En son Acar komutanıma anlattığın hikayeden sonra Çakır komutanım seni uyarmıştı sanki?"
"Aman aman. Tövbe komutanım. Konuşmam ben, Kaçık doğru söylüyor." dedi Salih korkuyla. Sanırım Savaş'ın en son ağzına namlu sokmaya çalışmasını hala atlatamamıştı.
"Doğru karar." dedi Savaş sakinlikle. Sakin bir şekilde telaffuz ettiği kelimeler insanı ister istemez ürkütüyordu, Salih korkmakta haklıydı.
"Acar." telsizden gelen cızırtılarla hemen telsizi elime aldım.
"Dinlemedeyim."
"Paket tamam. Kamp çıkışına geleceğiz." dedi Sibel. Yüzümde soğuk bir tebessüm yer edinirken bu kesinlikle zafer sırıtışıydı.
"Anlaşıldı. Çıkıştan sonra saat 1'de beklemedeyiz." dedim konumumu belirterek. Sibel beni onayladıktan sonra telsizi kapattım ve kulaklığı açtım.
"Sibel geliyor." dedim bilgi vererek.
"Tek mi?" dedi Fatih.
"Promosyonuyla." dedim keyifle.
"Çıkış yapıyorlar." diyen İsmail ile dikattimi kampın çıkışına verdim. Sibel epey rahat bir şekilde yürürken arkasından gelen Şiyar da aynı rahatlıkta onu takip ediyordu. Sibel ne demişti de bu salağı bu kadar kolay ikna etmişti bilmiyorum ama Şiyar'ın ölümüne geldiğini öğrendiğindeki yüz ifadesini merakla bekliyorum.
"Fazla rahatlar." dedi Fatih sert bir sesle.
"Sibel işinde iyidir. Belli ki ona ret edemeyeceği bir teklif yapmış."
"Umarım." diyen Savaş'ın şüphesiyle kaşlarım çatılsa da bir şey dememiş, içimden 'sabır' çekmekle yetinmiştim. Sonuçta Sibel'i tanımıyorlardı, tamamen güvenmelerini beklemek mantıksız olurdu.
"Acar komutanım size doğru geliyorlar." dedi İsmail.
"Anlaşıldı." dedim ve yaklaşmalarını bekledim. Sibel ve Şiyar benim olduğum yere yeterince yaklaşınca tüfeğimi kenara ittim ve yerimden kalktım. Benimle göz göze gelen Şiyar şaşkınlıkla Sibel'e baktıktan sonra olayı ancak anlamış olacak ki bir adım geriye atıp bağırmak için ağzını açmıştı. Fakat bu girişimi Sibel'in, ağzını kapatıp yüzüstü yere yatırmasıyla başarısızlıkla sonuçlanırken yere eğildim ve Sibel'e yardım ederek kayanın arkasına çektim.
"Az ye biraz hayvan! Kaç kilosun sen?!" diye Şiyar'a sitem eden Sibel'i duymazdan gelip, Şiyar'ın ellerini ve ayaklarını bağladım. Sibel de Şiyar'ın ağzını bağlayınca Şiyar'ı ensesinde tutup kaldırdım ve kayaya yasladım. Titreyen bedenine korkudan büyümüş gözleri de eklenince epey komik duruyordu. Yüzümdeki maskeyi indirip alayla Şiyar'a baktım ve göz kırptım.
"Naber?" Şiyar'dan çıkan birkaç boğuk serzenişle kaşlarımı kaldırdım.
"Bol bol sohbet edeceğiz karargahta, merak etme. Ama şimdi halletmemiz gereken bir it sürüsü var. İzninle." diyip elimdeki tabancanın kabzasıyla suratına sert bir şekilde vurdum. Bu darbenin üzerine bayılan Şiyar'ın bacaklarından tuttum.
"Sibel karşı kayanın arkasında kalacaksınız." dedim Sibel'e dönerek.
"Tamam." Sibel de kollarından tutunca baygın iti gösterdiğim kayaya taşımıştık. Sibel bu operasyonun başka kısmında olmayacağı için Şiyar'ın başında bekleyecek, eğer Şiyar uyanırsa gerekli müdahaleyi yapacaktı.
"Şiyar elimizde, ilk plandan devam ediyoruz. Tırlar kampa giriş yaptıktan sonra patlamayı bekleyeceğiz. Canlı çıkan olmayacak." dedim kendimden emin tonlamayla. Şiyar'ın elimize düşmesi keyfimi oldukça yerine getirmişti. Gün doğumuna bir kaç saat kalmıştı ve bundan sonra bize düşen sadece beklemekti.
Yaklaşık 4 saat sessizce -Salih'in ve Fuat'ın boş konuşmalarını saymazsak- beklemiştik. Kulaklıktan geldiklerine dair bilgi veren İsmail'in ardından derin bir nefes alıp dua ettikten sonra elimdeki tüfeği daha sıkı kavramış ve odaklanmıştım.
"Hazırım." dedi Savaş oldukça sert bir sesle. Sesindeki sert tını girdiği görev ciddiyetini belli ederken kampa giren iki tırın ardından birkaç saniye bekledim ve komutu verdim.
"Sahne senin Çakır."
Cümlemi tamamladıktan hemen sonra büyük bir gürültüyle patlayan kamp alanından geriye koca bir toz bulutu kalmıştı. Kaç kişinin etkisiz hale geldiğini bilmemekle beraber patlama planladığımdan büyük ve etkili olmuştu.
"Vay anasını satayım!" dedi Fuat heyecanla.
"Gördüğünüzü indirin." dedim ve dağılmaya başlayan tozların ardından gördüğüm ilk kişiyi vurdum fakat benim tetiği çekmemle aynı anda olduğum yerin hemen yanına saplanan mermiyle kendimi geri çektim.
"Avarel! Keskin nişancı var!" dedim.
"İyi misin Acar?!" Savaş'ın yüksek sesini duyunca biraz kafamı çıkardım.
"İyiyim." diyerek yerimde kıpırdanırken toprağa saplanan ikinci mermiyle tekrar kayanın arkasına sığındım.
"Biraz sabredin komutanım. Bulacağım!" dedi İsmail. Olduğum kayaya bir mermi daha saplanırken sıkıntıyla bir nefes verdim.
"Hızlı ol." beni hedef almış keskin nişancı yüzünden kafamı bile kaldıramazken İsmail bir önce bu işi halletse çok iyi olacaktı çünkü operasyon yönetimi, sahaya hakim olmadığım için sıkıntıya giriyordu.
"Arıyorum komutanım, elimden geleni yapıyorum." etrafta çok fazla silah sesi vardı ve bu patlamaya rağmen hayata kalan sayısının fazla olduğunu belirtiyordu. Bu nasıl olmuştu bilmiyorum ama hiçbir şey yapamadan burda beklemek sinirimi bozuyordu.
"Kaç kişiler bunlar?!" dedi Enes sitemle.
"Beklediğimizden çok!" dedi Kemal.
"Mühimmatımız yeterli, sakin olun." dedi Savaş. Gerildiği sesinden bile belli oluyordu ama yine de timi sakin tutmaya çalışıyordu.
"Ulan kör Avel! İndir şu keskin nişancıyı artık!" diye sinirle bağırdı Fatih.
"Avel değil, Avarel!" diyerek sitem eden İsmail'in şu an tek derdi bu olsa gerekti.
"Çok fark etti, gerizekalı." diye söylenen Fatih'le gözlerimi devirdim.
"Avarel bulamadın mı?" dedim onların hararetli konuşmasına nazaran sakin bir sesle.
"Hallediyorum komutanım, bir atış daha yapsın indireceğim o kansızı!"
"Açık vereceğim, atış yapması için." dedim ve yerimde kıpırdandım.
"Komutanım çok riskli! Beklemede kalın!" dedi Savaş sesine yansıyan panik ve hissedilen sinirle.
"Komutanım diye başladığın cümleye emir vererek devam etmen, ne hoş!" dedim bıkkınlıkla. Beni korumaya çalışıyordu, belki iyiliğimi istiyordu ama bu çabası boşunaydı ve gereksizdi. Ben kendimi göz göre göre ölümün önüne atacak bir insan değildim. Boş kahramanlık çabalarından vazgeçeli epey uzun zaman oluyordu.
"Avarel hazır mısın?" dedim son kez etrafa göz gezdirirken.
"Hazırım komutanım, en ufak hareketinde bulacağım onu." diyen İsmail kendinden oldukça emindi ve ses tonundan bile o güveni bana hissettirmişti. Yüzümdeki soğuk tebessümle sağ omzumu kayadan dışarıya çıkarıp birkaç saniye bekledim ve geri çekildim. Geri çekilmemle aynı anda toprağa saplanan merminin kalibresi düşündüğümden fazlaydı ve açıkçası Allah korumuştu.
Sağ omuz seçmiştim çünkü o an teröriste sunabileceğim ve olası bir hatada beni öldürmeyecek tek yerimdi fakat eğer o mermi denk gelseydi artık bir omzum olmayabilirdi. Sanırım Savaş'ın isyanları arada haklı olabiliyordu, onu dinlemekte fayda olabilirdi.
"Acar! İyi misiniz komutanım?" Savaş'ın kesinlikle bir özne yüklem problemi vardı, bu görevde bundan emin olmuştum. Tekil şahısla cümleye başlayıp saygıyla bitirmesi hayret edilesiydi.
"İyiyim, Avarel bilgi ver." birkaç saniyelik sessizliğin ardından İsmail'in keyifli sesini işitince memnun bir şekilde dudaklarımı birbirine batırdım.
"Temiz."
"Eline sağlık." dedim ve yerimden doğrulup tüfeği ayarladım. Ben nişan almaya ve konumumu en iyi şekilde ayarlamaya çalışırken bir yandan da olduğumuz durumu gözden geçirmeye çalışıyordum ama şu an üstünlüğü kaybetmek üzereydik. Bu durum canımı sıkarken tetiği çektim ve kaçmaya çalışırken oradan oraya koşan bir iti vurdum. Ortama tam odaklanamadığım ve kontrolü sağlayamadığım için ne olduğunu anlayamazken bir şeylerin ters gittiğinin epey farkındaydım.
"Acar! Kaçıyorlar!" Savaş'ın telaşlı sesini duymamla kendime geldim ve silahın dürbününü düzeltip karşıya baktım. Benden bir cevap beklendiği açıktı ve benim acilen bir plan yapmam, timi yönlendirmem gerekiyordu.
"Buradan sağ çıkan olmayacak! İki askerimizin kanı yerde kalmayacak!" dedim sinirle. Amacım bunu hem time hem de kendime hatırlatmaktı. Hızlı bir plan yapmam gerekiyordu.
"Kampın arkasından kaçmaya hazırlanıyorlar." dedi İsmail. Derin bir nefes aldım ve kafamda canlanan planın risklerini hesaplamaya çalıştım.
"Hacı, Çakır ve ben arka tarafa geçiyoruz. Bilge komuta sende, buradan sağ çıkan olmayacak!"
"Emredersiniz komutanım!" hepsinden aynı anda duyduğum sesle tüfeğimi elime alıp yavaşça kalktım.
"Kampın sağından giriş yapacağız, en büyük çadırın yanından geçersek kestirmeden arka çıkışa ulaşırız. Benim komutumla çıkacağız, Kaçık ve Şeker bize koruma ateşi açın. Araç getirmiş olabilirler, Avarel bir gözün bizde olsun. İletişimi kesmeyin." dedim kafamdaki planı onlara en kısa şekilde aktararak. Komutayı Kemal'e vermiştim ama idare edebileceğine inancım tamdı. Operasyon konusunda benden bile deneyimliydi ve kalan 4 kişiyi idare edebilirdi. Fatih ve Savaş'ı yanıma seçmemin sebebi ise en atik hareket edenlerden olmalarıydı. Aslında İsmail de bu duruma uygun olurdu ama kendisi şu an bizi korumakla meşgul olduğu için onu alamamıştım.
"Anlaşıldı!"
"Çıkın!" dedim ve kayanın arkasından çıkıp koşmaya başladım. Bu saatten sonra aylardır düşündüğüm planların dışında, anlık gelişen bir şekilde harekete geçmiş bulunuyorduk ve kısacası ya çıkacaktık ya batacaktık. Allah yardımcımız olsun demekten başka çaremiz yoktu...

