Ağlayanlar sevinmeli
Sevin ağlayabiliyorsan
Acılar ardarda dinmeli
Durur bir nöbetçi gibi
Durur bir bekçi gibi
Zamana gülmeli-gülmeli
Sevin ağlayabiliyorsan
Unutmanın kardeşidir ağlamak
Uyur uyanır yatağında duyguların
Düşüncenin kucağında hep çocuktur
Ağlamak.
Bade Demir;
Albayın odasına gitmiş, sorgu hakkında bilgi vermiştim. İki gün süreyle bir operasyon planlamamız ve gerçekleştirmemiz önerisini ilk başta “henüz yaran iyileşmedi” diyerek reddetse de benim ısrarlarım sonucu ikna olmuş, detaylı bir plan hazırlamam için izin vermişti. Sadece iki günüm vardı. Güncel olarak kurulu düzene sahip kampların en büyüğünde elebaşı olan iti yakalamak için yalnızca iki gün…
Ama yapacaktım. Gerekirse istihbarattan destek alacaktım, fazladan mühimmat ve olanak talep edecektim, deneyimli timlerin katılımını isteyecektim. Gerekirse elimdeki tüm imkanları fazlasıyla kullanacaktım. Bu operasyonda hata yapmayacaktım, başaracaktım. Zorundaydım. Ben Acar Kurt olarak meslek hayatımı büyük bir başarıyla devam ettirirken böylesine kritik bir operasyonda hata yapmazdım. Timime güvenim tamdı, kendimden emindim, Allah’ın yanımızda olduğunu biliyordum ve bu savaşta gelip geleceğimizden hiç şüphem yoktu…
Belki de ufak bir olumsuzluk vardı zihnimin köşesinde, ama o da çok düşük bir yüzdeye sahip olan başarısızlık oranı için orda kalmalıydı. Olacaktı, olduracaktık. Fakat biraz korku bizi geri düşürmez aksine dinç tutardı. Bu yüzden de başarısızlık düşüncesiyle zaman zaman kendimi hırslandırıyordum.
Sorguda biraz hırpaladığımız terörist tedavi için hastaneye götürülmüştü. Dediğim gibi; onu öldürmeyecektim. Düzenli bir tedavi sürecinde sancılı bir işkence döngüsünde geçecekti hayatı. Tedavisi de ağrılarını azaltmayacak sadece onu hayatta tutacaktı. Ve o piç her gün ölmek için yalvaracaktı.
Karargahtaki birkaç dosya işimi hallettikten sonra eve gelmiş, soğuk bir duş alıp yorgun bedenimi kendine getirmeye çalışmıştım. Time de nöbetçi erle haber göndermiş, iki gün izinli olduklarını iletmiştim. Kimseye haber vermeden ve görünmeden de karargahtan ayrılmıştım. Onları çok seviyordum fakat ruhum biraz yalnızlık istiyordu. İntikamımı adım adım planlamak için Acar’ın sessizliğe ve gerekirse yalnızlığın getirisi acıya ihtiyacı vardı. Askerlerimin ve komutanımın, aynı zamanda da ağabeyimin, damarlarından akan her bir damla kanın hesabını sormak için acıyla demlenmeye ihtiyacım vardı.
Aldığım soğuk duşun ardından bir süre aynadaki zıttıma bakıp bunları düşünmüştüm. Şimdiyse düşüncelerimi harekete geçirme zamanıydı. Saat gece yarısına gelirken üzerimi giymiş, saçlarımı kurutup sıkıca örmüştüm. Bu sıkı örgü anaerkil dönemden günümüze aktarılan en güzel gelenekti. Savaşçı ruhu temsil ederken her bir saç telimin disiplinli oluşu bile hoşuma gidiyordu.
Salonda, bedenimi koltuğa bırakmış bir şekilde düşüncelerimi toparlamaya çalışırken bir yandan da operasyonun her aksiliğini, her olasılığını hesaplıyor, olabilecek her şeye hazır duruma gelmeye çalışıyordum. Fakat biliyordum ki yine hesaba katamadığım şeyleri önüme serecekti hayat. Her operasyonda olduğu gibi beklenmedik birkaç şeyle karşılaşacaktık. Bu da kaderin bir cilve yöntemiydi belki de?
Yoğun bir düşünce karmaşası içindeyken kapının çalmasıyla irkilmiş, bir an için duraksamıştım. Ben mi saati yanlış hatırlıyorum diye sehpanın üzerindeki telefonumu açmıştım. 23.47. Gün bitmek üzereyken, gece en karanlığındayken kapıma gelen kimdi bilmiyorum, bu saatte gelen hayır bir haber getirir miydi onu da bilmiyorum.
Fazla oyalanmadan, aklımda kurduğum senaryoları çoğaltıp dehşete düşmeden yerimden kalkmış ve büyük adımlarla kapıya ilerleyip delikten bakmıştım. Gelen Savaş’tı. Derin bir nefesi içime çekip kapıyı açınca Savaş’ın kapının eşiğinde olan bakışları irkilmesiyle beni bulmuştu. İrkilmişti, çaldığı kapıyı açmam mı beklenmedik olmuştu?
Tedirgin gözüküyordu.
Yine bu adamı anlamakta zorluk çektiğim dakikalardaydım.
“Çakır?” kaşlarım istemsiz bir şekilde çatılmış, sesim kontrolsüzce meraklı çıkmıştı.
“Bu saatte rahatsız ettim. Uyumuyordun değil mi?”
“Hayır, uyumuyordum. Ne oldu?” Savaş soruma cevap vermeden mahcup bir gülümsemeyle birkaç saniye bakınca içeriye geçmek için izin istediğini anlayıp bir adım geri atmış, elimle geçmesini işaret etmiştim.
Acelesiz adımlarla salona yürürken başını eğmiş, sessizliğini koruyarak koltuğun en ucuna oturmuştu. Ben de hemen ardından karşısındaki koltuğa otururken dikkatle ona bakıyordum.
Savaş ellerini dizlerinin üzerine koymuş, yaklaşık 3 dakikalık sessizliğinin ardından sıkıntılı olduğunu belli eden bir soluğu içine çekmişti. Gözleri halıdayken suçlu bir çocuk gibi duruşu hem komik hem de oldukça düşündürücüydü. Sorun neydi?
Aklımdaki soruyu biraz değiştirerek Savaş’a sordum.
“Bir sorun mu var?” Savaş gözlerini güçlükle gözlerime taşırken derin bir şekilde yutkunmuş, oturduğu yerde dikleşmişti.
“Sorun değil de…” birkaç saniye duraksadıktan sonra boğazını temizleyip devam etti. “Sana vermem gereken bir şey var.” Tepki beklercesine yüzümde gezinen gözleri aradığını bulamamış olacak ki sıkıntıyla ekledi. “Bir emanet demek daha doğru olur belki de...”
“Emanet?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Bana vermesi gereken ve bu gereklilikle bile onu sıkıntıya sokan emaneti oldukça merak etmiştim.
“Evet. Yani daha önce verecektim aslında, fakat bilemedim. Yani asla bakmadık içine, bana da Fatih verdi zaten de… O gün uygun değil gibi geldi bana. Haddim değil belki ama bilemedim işte. Bilmiyorum, hala bilmiyorum yani ama yük oldu bende de. Vicdan falan…” Savaş cümlelerini ardı ardına sıralarken ne dediği konusunda hiçbir fikrim olmadığından ve bu açıklamaları şu an anlamsız olduğundan lafını böldüm.
“Ne dediğini anlamıyorum ki Çakır. Ne yükü, ne vicdanı?” beni haklı bulmuş olacak ki derin bir nefes alıp yüzünü sıvazladı ve elini eşofmanının cebine soktu. Beyaz, biraz buruşmuş bir kağıt çıkardı. Yalnızca bir kağıt değildi, zarftı elinde tuttuğu ve muhtemelen emanet diye nitelendirdiği şey. Parmakları zarfın üzerine mavi mürekkeple yazılı birkaç kelimeyi kapatsa da ilk heceyi görmüş, devamını da anlamıştım. ‘Şehit’ yazıyordu zarfın üzerinde. Sonrasında da silik bir ‘B’ harfi vardı.
Şehit Binbaşı Boran Akın’ın vasiyetiydi elindeki zarf, sırtındaki yük, içindeki sıkıntı. Birkaç dakika kalakalmıştım. Zarftan ayıramadığım gözlerime bir buğu çökünce başımı sağa çevirmiştim. Fakat kaçamadığım gözyaşım beni sol yanağımdan aşağıya süzülerek yakalayınca aniden ayağa kalktım. Duygularım beynime, beynim de duygularıma hükmetmişti ve istemsizce ani bir tepki vermişti gözlerim. Beklenmedik yaşlar alışık olmadıkları pınarlardan bir anda akıvermişti.
“Su, çay. Bir şey alıyım ben içer misin sen de? Boğazımız kurudu!” Savaş’tan bir cevap beklemeden mutfağa yönelmiş, Savaş’a ardımı dönüp gözyaşlarımı sırtımla kamufle etmiştim.
“Evde de pek bir şey yok ama. Görevlerden ilgilenemedim ki evle, hem daha önce evim de olmadığından nasıl ilgilenilir evle onu da bilmiyorum da neyse. Zaten evden çok karargahtayız, ev çok da önemli değil! Değil mi? Buluruz bir şeyler ama dur bakayım ben sen otur.” Aklıma ne geldiyse konuşuyordum, düşünmüyordum. Düşünecek zamanım, gücüm yoktu. Fakat duygular durmuyordu. İçimi kemirircesine üzüntü ve stres sarmıştı bedenimi. Acil bir şeyler yapmam, kendime gelmem gerekiyordu.
“Geçen gün ıhlamur aldım aslında bak o olur. Buradaki sert çaylara alışmışız ya iyi gelir. Yapıyım hemen, hem akşam akşam şey olur yani, içimizi ısıtır tatlı da olur.” Ben kendi kendime saçma sapan şeyler söyleyip Savaş’tan bir cevap beklerken sessizlik evdeki yerini korudu. Sessizlik tehlikeliydi, hemen bozmalıydım. Sessizlikte düşüncelerime hakim duygularım konuşurdu ve bu şu an için olması gereken değildi.
“Hem aktardan aldım yani marketten falan değil. Adam da baya övdü ıhlamuru. Gerçi esnaf ya, malını satmaya çalışmıştı belki. Ama ıhlamur yani, ne kadar kötü olabilir? Çok kötüyse bal ekler-“ sıralı cümlelerimi bölen Savaş’ın sıcacık elleri oldu. Bir elini omzuma koymuştu. Geldiğini, bana bu kadar yaklaştığını yine duymamıştım. Ben anlık şokla birlikte nihayetinde susmuşken Savaş konuştu.
“Konuşmak ister misin?” dedi yumuşak bir sesle. Bense gözyaşlarımı hızla silmiş, omzumun üzerinden ona dönmüş, ufak bir gülümsemeyle yanıtlamıştım.
“Konuşuyorum ya ben. Ihlamur anlatıyorum bir saattir sana burada!” sahte bir sitemle hüznümü dağıtmaya çalışırken Savaş’ın merhamet dolu bakışları kalbimi avuçlarının arasına almıştı ve buna tepki olarak zaten hazır gözyaşlarım daha da heyecanlanmıştı akmak için. “Yoksa dinlemiyor musun?” çenem titremişti. Sesim garip, boğuk çıkmıştı. Mahcup, biraz da kırgın bir çocuğu andırmıştım kendime. Çocuk gibiydim. Mantıktan uzak, duygulara yakın, kırılgan ve muhtaç…
“Mantıklı şeyler konuşalım Bade.” Buruk bir tebessümle bana biraz daha yaklaşınca önüme dönmüştüm hemen.
“Mesela?” dedim konuyu dağıtmaya çalışarak. Savaş omzumdan tutup beni kendine doğru döndürdü yavaşça. Çenemi saran parmakları nazikçe ona bakmamı sağlarken kalbim hızla çarpıyordu. Konuşmak için ısrarcı olacağı belliydi. Ve sanırım bana bir çocuğu çağrıştıran sesim onda da aynı duyguları uyandırmıştı. Masum bir kalbi tutar gibi, küçük bir çocuğa laf anlatmaya çalışır gibi dökülmüştü kelimeler dudaklarından.
“Duyguların mesela. Hislerin. Kendine bu kadar yüklenme, ağlamak istiyorsan ağla, bağırmak istiyorsan bağır. Tek kalmak istersen giderim, konuşmak istersen dinlerim, sarılmak istersen sarılırım. Sadece kaçma artık, ne olur yapma kendine bunu.” Titrek bir nefesi içime çekerken bir damla daha aktı sol yanağımdan ağır ağır. Çeneme ulaşan gözyaşımı baş parmağıyla silip boynuma ulaşamadan yok eden Savaş ise bir yanıt bekliyordu belli ki. Gözlerime, yine ve yine ruhumun en derinliklerine bakar gibi, beni arar gibi bakıyordu.
Yapar mıydı gerçekten? Ben konuşsam o dinler miydi, ben ağlasam o siler miydi göz yaşlarımı? Ben sarılsam bir anda mesela, o sarar mıydı beni?
“Hayır!” Diye bağırdı Acar. “Güvenme! Gönder onu yalnız kalmalıyız!”
“Ona ihtiyacımız var… İnsanlar bazı zamanlarda yanlarında bir ruha, bir bedene ihtiyaç duyabilir. Bu oldukça olağan.” Dedi tanımadığım bir kadın. Sese ilk kez duymuşum gibi yabancıydım. Aynı zamanda da hep benleymiş kadar tanıdık. Ve o an o sese güvenme kararı almıştım. Nedenini ve nasılını sorgulamadan güvenivermiştim o sese, duyguya.
Çakır, duymuştu sesimi sanırım, görmüştü içimdeki karmaşayı. Çenemdeki parmakları gevşedi, kolları aşağıya sallandı, birkaç uzun saniye daha baktı gözlerime ve sarıldı bana. Ama bir anda değil, yavaş yavaş buluştu elleri belimde. İzin ister gibi, incitmek istemiyor gibi, beni korurcasına sarmalar gibi…
Çakır’ın izin ister haline o izin çoktan çıkmıştı. Ve ben bütün duygularımda Savaş’ın boynuna sarılıp ona tutunurken derin bir nefesle birlikte onun kokusuyla doldurdum ciğerlerimi. Bu doluluksa her zerreme ağır geldi ve bir hıçkırık koptu dudaklarımdan. Başımı boynuna gömüp daha sessiz olmak istedim. Sessiz sessiz ve sonsuza dek onunla olmak istedim…
Savaş’ın sağ eli belimden yukarıya doğru yavaşça tırmanırken saçlarıma ulaştı ve okşadı.
‘tamam’ demedi Savaş, ‘geçecek’ demedi, ‘ağlama’ demedi ya da avutmadı beni herhangi bir sözle. Sessizliğiyle öyle güzel taçlandırdı ki gecemi, sadece ben konuştum. Bense boğuk hıçkırıklarım, titrek iç çekişlerim ve gözyaşlarımla bütün sessizliği delip ses oldum geceye.
Ne kadar geçtiğini bilmediğim zaman diliminden sonra Savaş beni kendinden ayırmadan koltuğa götürdü ve oturttu. O da yanıma oturmuşken kendimi öylesine teslim etmiştim ki ona bir kuklaymışım gibi yön verdi bedenime. Başımı kendi omzuna yasladı, bacaklarımı kendi bacaklarına doğru yaklaştırdı ve bir eliyle belimi destekler gibi tuttu. Tutmasa düşecektim belki de.
Ve ben masanın üzerindeki vasiyete, Boran’ın el yazısına, rütbenin önündeki ‘şehit’ unvanına biraz daha ağladım. Gözlerim o zarfla her buluştuğunda, doğumumdan beri bu anı beklermişçesine, bütün duygularımı ve zamanlarımı şimdiye saklamışçasına ağladım.
Ben o gece Acar olarak ağladım ilk defa. Acar Kurt olarak, yetişemediğim her şeye, herkese ve çokça kendime ağladım…
Bölüm normalden biraz kısa oldu fakat sizinle paylaşmak istedim. Umarım içinize sinen bir bölüm olmuştur. Gündemdeki 12 kahraman şehidimize Allah'tan rahmet, şehitlerimizin kıymetli ailelerine ve Türk halkına baş sağlığı diliyorum...





