İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 16 · 18 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 16

15. BÖLÜM

"Ve bu yorgun, bu üzünçlü yüreği

Benim değilmiş gibi, benim değilmiş gibi

Kimse görmeden şöyle bir yol kenarına bıraksam."

Edip Cansever

Bade Demir;

Yorgunlukla başımı yasladığım duvar sanki sırtımdaymış gibi hissettirirken bomboş bir şekilde tavana bakıyordum. Gözlerimden damlayan yaşlar bir bir yanaklarımdan süzülüp boynuma akarken boğazımdaki yumru git gide büyüyordu. Beni öldürmek ister gibi...

Sinir, stres ve üzüntü bir arada içimde kol gezerken bir gülüp bir ağlamam ve dengesiz duygu durumum normal karşılanabilirdi. Ya da sonunda delirmiştim.

Sorgudan sonra yüzbaşı saçma sapan şeyleri ifademe yazmıştı. İtiraz etmeden imzaladığım için sahte avukatım Ozan epey kızsa da umurumda değildi. Artık ne olacaksa olsundu çünkü boğuluyordum. İfademde söylediklerimi yazsa da alacağım ceza minimum 80 yıldı. Benim için 80 yıl da 300 yıl da aynı şeydi. Sonuç olarak her ikisinde de içeriye girdikten en fazla bir hafta sonra öldürülecektim. Kendimi idama giden çaresiz bir mahkum gibi hissediyordum.

Soğuk nezarethanenin loş ışığında hayatı sorgularken buraya yaklaşan adım sesleri duysam da kıpırdamadım. Kimseyi görmek istemiyordum. Burnuma dolan rutubet kokusuyla ciğerlerim sızlarken sol gözümden bir yaş daha düştü.

Boran bana hayatımda yaşamadığım duyguları yaşatmıştı. Benim daha önce bir ailem yoktu ama onları kaybetme hissini hiç yaşamamıştım. Artık o duyguyu biliyordum. Sevdiğim birini, tek ailemi kaybetmiştim ama bir fark vardı. Benim ailem dediğim insan ölmemişti.

"Acar..." duyduğum sesle kafamı kaldırmadan öylece oturdum. Benim için Ankara'ya kadar gelen adama bakmamam belki saygısızlıktı ama ağladığımı gördüğünde bakışlarındaki derin kırgınlık ve sarsıntı beni daha da yıpratıyordu.

"Bakmayacak mısın bana?" dedi Savaş sakince.

"Erce Timi sana emanet. Belki size çok iyi yaklaşmadım ama gerçekten sevmiştim sizinle olmayı, kalabalık olmayı." dedim burnumu çekerek.

"Bade bana bakar mısın?"

"Bakamam, utanıyorum Savaş. Vatan haini olarak yargılanırken askerime bakmaya utanıyorum." dedim titreyen sesimle.

"O zaman askerin olmayayım senin. En azından şimdilik, beni bir arkadaşın olarak görsen?" dedi yumuşak sesiyle. Kafamı kaldırıp ona baktım. Minik bir tebessüm gönderdi bana.

"Buraya nasıl girdin?" dedim çatallaşmış sesimle.

"Hallettim bir şekilde. Beni boş ver. Nasılsın demeyeceğim sana, iyi ol demek için geldim. Biz burdayız ve sana inanıyoruz, iyi ol." dedi yorgunlukla. Sesindeki bariz yorgunluk içimi titretirken benim için yorulmuş olmaları düşüncesiyle bile birkaç yaş daha düştü gözümden.

"Neden burdasınız?" dedim güçlükle yutkunarak. Savaş dudaklarını ıslattıktan sonra küçük bir tebessüm etti.

"Bizim için kıymetlisin çünkü. Hem de çok." dedi iç çekerek.

"Savaş..."

"Efendim?"

"Bana demiştin ya hani, yetmedi mi diye."

"Evet." dediğinde bakışları yoğunlaştı.

"Yalan söyledim. Yetmişti bana, ben size alışmıştım. Şimdi ne yapacağım tek başıma?" dedim samimi bir şekilde. Gerçekten merakımdan sormuştum, bana akıl versin diye sormuştum.

Savaş'ın omuzları çökerken ufak bir soluk bıraktı. Birkaç dakika bir şey demeden bana bakınca söyleyeceklerini toparlamaya çalıştığını fark etmiştim. Öyle bakıyordu ki gözlerime bir an için dünyadan soyutlandığımı sandım. Savaş beni bu dünyadan, soğuk nezarethaneden, demir parmaklıkların ardından kurtardı sandım.

"Tek değilsin. Artık mücadeleni tek vermiyorsun. Biz senin için dışarıda uğraşıyoruz. Babam bu durumu duyunca hemen geldi, o bir şeyler yapacaktır." dedi benden çok kendini avutmak ister gibi. Kafamı salladım.

"Sağ olun hepiniz. Üzerinizde hakkım varsa helal olsun, siz de helal edin." dedim buruk bir gülümsemeyle. Savaş kaşlarını çatarken zorlukla yutkundu.

"Yolculuk nereye?" dedi sitemle.

"Ne olacağı belli olmaz. Hakkınızı helal edin." dedim tekrar.

"Bu konuşma sana yakışmadı Acar. Kendine gel, biz senin dik duruşuna hayranız. Hakkımız da helal olsun, sonuna kadar." bu durumun hiçbir noktası Acar'a yakışmıyordu ki zaten. Ben o kadar ümidimi kesmiştim ki kendi benliğimi, kimliğimi kaybetmiştim.

"Komutanım!" dedi biri fısıldayarak.

"Ne var?" dedi Savaş sert bir ifadeyle.

"Çıkmanız lazım." dedi aynı kişi fısıldamaya devam ederek. Bizimkilerden biri değildi, tanımıyordum. Savaş kafasını sallayıp bana döndü.

"Geleceğim tekrar. Gelince seni böyle görmek istemiyorum lütfen kendine gel."

"Tamam." dedim ama kendim bile inanmadım dediğime. Savaş bana son bir bakış atıp gözden kaybolurken tekrar kafamı duvara yasladım ve düşüncelerime geri döndüm.

Tamam belki içimde bir yerde Boran'ı hiçbir zaman abi olarak görememiştim ama yine de bu durum beni çok zorluyordu. Hata yapmıştım. Benim aileden yaralı olduğumu bile bile bana ordan yaklaşmasına izin vermiş, ona güvenmiştim. Gerçekten iyi bir oyuncuydu, böyle bir şeyi hiç beklemiyordum ve çok ters köşe olmuştum.

Bir yandan Fatih'in beni savunmaya çalışması, Savaş'ın çabaları, İsmail ve Salih'in benim için Ankara'ya kadar gelmesi içimdeki derin yarayı sızlatıyordu. Bu sızlama acı vermiyor, aksine bana güç katıyordu. Başıma ne gelirse gelsin onları hiç unutmayacaktım, bana olan bu desteklerine hep minnettar kalacaktım.

Bedenim, ruhum ve zihnim çok yorgundu ve yıpranmıştı ama ben direnecektim. Acar'a bu yakışırdı, ne olursa olsun direnecek, son nefesime kadar mücadele edecektim.

"Bade Demir, avukatın seni bekliyor." duyduğum sesle gözlerimi açtım ve karşımdaki askere baktım. Demir parmaklıkların kilidini açtıktan sonra yanıma geldi ve ellerime kelepçe takıp koluma girdi. Sakince ayağa kalkıp yavaş adımlarla yürümeye başladım. Nezarethaneden çıktıktan sonra yukarı kattaki bir odanın önünde durmuştuk. Kapıyı açıp içeriye girmem için gözleriyle işaret verince duruşumu bozmadan kapıdan içeriye girdim. Sahte avukat ve yanında bir adam odanın ortasındaki masaya oturmuş beni bekliyordu. Masanın diğer tarafında, onların karşısında kalan yere oturdum.

"Hoş geldin Bade." dedi sahte avukat. Boş boş suratına bakmakla yetindim. Hoş mu gelmiştim gerçekten?

"Tekrar tanışalım. Ben istihbarattan kıdemli yüzbaşı İbrahim Şafak." kafamı salladım.

"Yarbay Hasan Soylu." dedi yüzbaşının yanındaki adam. Duruşu, bakışları ve ifadesi bile ciddi biri olduğunu belli ediyordu. Kendisini tanımıyordum ama duruma bakılırsa ikisi de beni tanıyordu.

"Memnun oldum." dedim.

"Bade o saçma ifadeyi imzaladığın için işler karıştı. Planda sıkıntı yaşıyoruz." dedi yüzbaşı sesinde hissedilen bariz sitemle.

"Bunlardan önce ne olduğunu açıklamaya başlasanız yüzbaşım?" dedim bıkkınlıkla. Artık başıma gelen şeyleri net bir şekilde bilmek istiyordum. Yarbay derin bir nefes alıp ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

"Albay Orhan Kutlu'nun hain olduğu ortaya çıktı. Bunun şüphesi üzerine 6 aydır gözetim altındaydı ve öğrendiğimize göre amacı seni de kendi tarafına çekmekti. Fakat o sana adım atmaya çalıştıkça sen geri çekildiğin için bu girişimi başarısız kaldı ve üzerine komplo kuruldu. Terör örgütünün odağı ve hedefi haline geldin. Bu durumu göz önünde bulundurarak seni onun yanından uzaklaştırmak için göreve çıkarmıştık fakat yaşananlar sonrası senin geri dönmen gerekince başka bir şehire atandın. Seni korumamız gerekiyordu Acar, ayrıca sınırda bilmediğimiz çok fazla şey oluyor ve senin göreve çıkma gerek. Bu yüzden seni hapisteymişsin gibi gösterip sahaya çıkaracağız. Bulunan kanıtların bir gerçekliği yok. Çoğunundan haberimiz vardı, biz koymadık ama müdahale de etmedik. Örgütün isteği üzerine albay Orhan'ın işiydi." dedi sert sesiyle. Sinir bozukluğuyla gülmeye başladım.

"Çoğu?" dedim sorar gibi.

"Delil niteliği taşıyan ifadelerle bir bağlantımız yok." derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım ve başımı tavana çevirip sabır diledim. Gerçekten çok ihtiyacım vardı, sabır ve güç yönünden çok eksiktim.

"Mesleğimi lekelediniz! Ben içeriye girince ölmeyecek miyim sanıyorsunuz?!" dedim sinirle onlara dönerek.

"Öyle bir şey yok Acar, leke falan yok! Seni öldü göstermeyi de düşündük ama bunun riskini göze alamazdık. Herkes seni tanıyor! Kimse sana zarar vermeyecek."

"Böyle bir şeyin imkanı yok." dedim kendimden emin bir şekilde.

"Eğer o ifadeyi imzalamasaydın tek kişilik bir yer talep edecektik. Şimdi işimiz zor ama elimden geleni yapacağım. Gerçek avukatlar savunma hazırlıyor, her şey kontrol altında." dedi yüzbaşı araya girerek.

"Ben bu iş bittikten sonra nasıl aklanacağım?" dedim kaşlarımı çatarak.

"O kısım bizim sorumluluğumuzda. Bu operasyonu bilen sen de dahil toplam 17 kişi var. Senin kamptaki görevin bitince her bilgiyi sızdıracağız. Gerçekleri öğrenecekler." dedi yarbay.

"İçeriden çıkamadan ölürsem ne olacak?"

"Ölmeyeceksin. Eğer öyle bir şey olursa her şey açığa çıkar, aklanırsın ama biz seni koruyacağız. İçeride personelimiz var. Seni karşılayacak ve yalnız bırakmayacaklar."

"Peki içeriden nasıl çıkacağım?"

"İçerideki adamlarımızdan biri gideceğin kampın başkanıyla bağlantılı. 1 sene önce çıktığı istihbarat görevini geçen hafta sonlandırıldı. İşler ters giderse ve sen içeriye girersen diye o da terör bağlantısı gerekçesiyle tutuklanmıştı. Ona ulaşıp oradan çıkaracaklarını söylediler. Biz de buna müsade edeceğiz. Sana da ulaşacaklarını düşünüyoruz, eğer beklediğimiz gibi olmazsa ikinci plana geçeceğiz." dedi yüzbaşı İbrahim.

"İkinci plan?"

"Bunun şimdilik bir önemi yok. Zamanı gelince öğrenirsin." dedi yarbay. Sıkıntıyla kafamı salladım.

"Boran Akın, haberi var mı bu operasyondan?" dedim içimdeki son umut kırıntısıyla. Yarbay ve yüzbaşı birbirine baktıktan sonra yarbay bana döndü ve derin bir nefes aldı.

"Yok."

"Tamam. Ben göreve hazırım." dedim başım dik bir şekilde. Tek düşüncem ben içeriye girdikten sonra time ne olacağıydı. Onları yalnız bırakıyordum ama benim yapabileceğim bir şey yoktu, görev gelmişti.

"Tutuksuz yargılama isteyeceğiz ama zor, hatta imkansız. Boran Akın'ın ifadesi ve senin imzan işleri karıştırdı. Normalde şartlı tahliye alacaktın ama şimdi içeriye gireceksin. Tek isteğimiz dikkatli olman. Kendini koruman lazım en azından üç dört gün dayan." dedi yüzbaşı. Ben o ifadeyi imzalamasam da tutuklanacaktım, bunun üzerinde bu kadar durmaya gerek yoktu. Kimse vatan hainine şartlı tahliye vermezdi. Veren hakim varsa da araştırlımalıydı.

"Elimden geleni yaparım." dedim ve arkama yaslandım.

"Herhangi bir sıkıntıda sana ulaşacağız. Seni bırakmadık Acar. Asla da bırakmayız, bize güven ve en önemlisi kendine inan." dedi yarbay.

"Emredersiniz komutanım." dedim yorgunlukla.

"Böyle bir şeyle suçlandığın için üzgünüz ama biz dahil olmasaydık albay Orhan Kutlu'nun planı üzerine canından olacaktın ya da gerçekten yargılanacaktın. Yani bu bizim planımız değil, seni kurtarmak için kurul toplandı ve sonuç olarak göreve gitmen uygun görüldü." dedi yüzbaşı küçük bir tebessümle.

"Olan oldu, bunların artık bir önemi yok."

"Yarın mahkemeye çıkacaksın. İfadedeki gibi sadece doğruları söyle ve suçunu kabul etme."

"Tamam." konuşmamız burda son bulurken beni getiren asker geriye götürmüş, demir parmaklıkların ardına koymuştu. Bir senedir sahada olan adamdan bahsettiklerine göre bu operasyon düşündüğümden daha uzun süredir planlanıyordu.

Savaş Eroğlu istihbaratın planlarından habersiz, Bade'yi kurtarmak için ordan oraya gidiyor, sürekli telefonla konuşup bu işi çözmeye çalışıyordu. Babasını daha Mardin'deyken aramış ve her şeyi anlatmıştı. Albay Aydın kızı gibi gördüğü öğrencisinin böyle bir şey yapmayacağını bildiğinden çıkıp gelmişti ama hiç kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.

Boran ise bulunan deliller doğrultusunda daha da emin olmuştu ama içinde bir yer sızlıyordu. Ne olursa olsun kız kardeşiydi Bade onun. Fakat hain olduğunu duyunca kendini tutamamış, delirmişti. Haklı mıydı haksız mıydı bilinmez ama Acar geri dönerse Boran'ın canını hiç şüphesiz çok yakacaktı.

Bütün gece uyumamış, nezarethanenin tavanını izleyip başıma gelenleri düşünmüştüm. Bir tuzağın içine çekilmeye çalışmıştım, istenilen olmayınca canıma kast edilmişti, bunu fark eden istihbarat olaya el atmıştı ama geç kalmışlardı çünkü ben hain damgası yemeden bu işin içinden çıkamamıştım. Şimdi de beni uzaklaştırmak için sınır görevine göndereceklerdi ve ne zaman geri döneceğim belli değildi. Olduğum durumdan kimse memnun değildi ve isteyerek bu noktaya gelmemiştim. Artık düşünmekten başım ağrımaya başlamışken ne olacaksa olsun diyerek her şeyi boş vermiştim.

Mahkeme saati gelmiş, hepimiz salondaki yerlerimiz almıştık. Deliller sunulmuş, ifadeler tekrarlanmıştı. Ben her şeyi ret etmiştim ve İbrahim yüzbaşı beni savunmaya çalışmıştı ama hakimin ve kurulun bakışlarından sonuç belliydi. Sadece kaç yıl yiyeceğimi merak ediyordum. Bütün tim gelmişti ve arkamda oturuyorlardı. Boran da burdaydı ve gözümün içine baka baka ifadesini yenilemişti. Onu gördükçe sinirlensem de sinirimi bastıran hüznüm ve kırgınlığım yüzünden sakin kalmıştım. Görevden dönebilirsem eğer o zaman yüzleşecektim onunla.

"Karar!" diyen hakimle birlikte düşüncelerimden ayrıldım ve hakime döndüm. Herkes ayağa kalkmış, hakimin ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Hakim derin bir nefes aldı ve önündeki kağıdı okumaya başladı.

"Elde edilen deliller ve şahitlerin ifadeleri doğrultusunda sanık Bade Demir'in; terör örgütü bağlantısının tespit edilmesi, askeri kuralları yok sayması, askeri personele şiddet, göreve itaatsizlik ve görevi kötüye kullanma suçlarından 297 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiştir." duyduğum cümlelerle derin bir nefes alıp tebessüm ettim. Dudaklarımda beliren acı tebessüm içimi yaralarken ağlamamak için yanağımı ısırıyordum. İbrahim yüzbaşıyla göz göze gelirken yüzündeki tedirgin ifadeye rağmen gözlerini açıp kapattı dudaklarını oynatarak sessizce 'sakin ol' dedi. Ufak bir tebessümle karşılık verirken omzumun üzerinden arkama döndüm. Savaş'ın keskin bakışları beni buluken oldukça üzgün gözüküyordu. Özür dilermiş gibi yüzüme bakarken iyi olduğuma dair bir gülümseme de ona gönderdim.

"Canın sağ olsun." dedim tebessüm ederek. Savaş'ın gözlerindeki kırgınlık içime batarken yanıma gelip koluma giren askerlerle önüme dönmüş, yürümeye başlamıştım. Mahkeme salonundan çıktıktan sonra kalabalık koridorlardan geçmiş ve araca bindirilmiştim.

Benim suçsuz olduğumu bilen istihbarat ve bana inanan bir timim vardı ama ellerimdeki kelepçeler, hakimin ağzından çıkan cümleler, beni götüren askerlerin bakışları ruhumu incitiyordu. Kimseye bakmadan, kimseyle konuşmadan cezaevine gelmiş ve kontrollerden geçmiştim. Suçu öğrenenlerin bakışları ve iğneleyici sözlerine de cevap vermemiştim. Onlar da haklıydı, bir vatan hainine iyi davranacak değillerdi.

Bir sürü kontrolden ve kapıdan geçtikten sonra en sonunda koğuşa ulaşmıştım. Yanımda gardiyan bana dönüp derin bir nefes aldı.

"Acar içeride bir kişi daha var, sana yaklaşmamaları için görevlendirildik. Kendine dikkat et." dedi ufak bir gülümsemeyle. Onun bakışlarından istihbarattan olduğunu zaten anlamıştım daha ilk gördüğümde. Kafamı salladıktan sonra kapıyı açtı ve içeriye girmem için başıyla ufak bir hareket yaptı.

Yavaş ama kendimden emin adımlarla içeriye girerken bütün bakışlar bana dönmüştü. Daha ilk adımımda birkaç kişinin yüzünde gördüğüm pis sırıtma burda düşündüğümden daha fazla sıkıntı yaşayacağımı belli ediyordu.

Arkamdaki kapının kilitlenmesiyle odanın ortasında durdum ve herkese göz gezdirdim. O sırada gördüğüm tanıdık yüzle şaşırsam da tanımıyormuş gibi yaparak önüme döndüm.

"Hoş geldin Acar." dedi bir kadın. 30'larının sonunda gibi duran, esmer bir kadındı. Keyifle gülümsedim ve masanın yanına ilerleyip rahat bir tavırla sandalyeye oturdum.

"Hoş buldum Ayşin." dedim sakin bir sesle. Kendisiyle bir kampta tanışmıştık ama o yapılan bir operasyonla alınırken ben görevim bitmediği için kaçmış, onu bırakmıştım.

"Kaçak kurt, seni burada görmek etkileyici." dedi karşımdaki sandalyeye oturarak.

"Benden uzak dur, canı yanan sen olursun Ayşin." dedim uyarı dolu bir tonlamayla. Bakışlarım kendinden emindi, duruşum dikti. Burdakilere korku vermem gerekiyordu ki bana yaklaşmasınlar. En azından 3 gün idare etsem başarı sayacaktım.

"Korkma, bir şey yapmayacağım." dedi alayla. Kimseden ses çıkmıyor, ciddiyetle bizi izliyorlardı.

"Benim marşım 'korkma' diye başlıyor, ben o duyguyu bilmem." dedim üstten bir tavırla. Yüzündeki gülümseme büyürken gözlerini kıstı.

"Nasıl düştün buraya?"

"Herkes hata yapar. Ben de yaptım." dedim başımı kaldırarak. Evet ben hata yapmıştım bu doğruydu. Ama hiçbir zaman ülkemi satmak gibi bir hata yapmazdım. Ben yanlış insanlara güvenmekle hata yapmıştım.

"Kabul ediyorsun yani?" dedi kaşlarını kaldırarak. Gözlerimi devirdim.

"Sana hesap verecek değilim Ayşin, buraya gelene kadar yeterince sorgulandım." dedim bıkkınlıkla.

"Burası boş, burada yatacaksın." diyerek araya giren kişiye döndüm. Yüzümdeki silik tebessümle kafamı salladım. Konuşmanın hoş yerlere gitmeyeceğini ve gerginlik çıkacağını anlayıp müdahale etmişti Sibel. Kendisi harp okulundan arkadaşımdı. Mezun olduktan sonra çok görüşememiştik ama istihbaratın bahsettiği içerideki personelin o olması beni biraz rahatlatmıştı. Oldukça başarılı bir kadındı.

Yerimden kalkıp gösterdiği yere oturduktan sonra herkes kendi arasında konuşmaya dönmüştü fakat ortamdaki gerginlik hissedilir şekildeydi.

"Bade, koğuşun değişecek. Buraya senin geleceğinin haberi verildi, hazırlık yaptılar." Sibel yanıma gelip fısıldayarak beni uyarınca yavaşça ona döndüm.

"Kim haber vermiş?"

"Bilmiyorum. Sabah bir şeyler oldu, ortalık karıştı. Yalnız hareket etme." diyince kafamı salladım.

"Değişmişsin." dedim sessizce. Tebessüm ederken çenesini kaldırdı.

"Sen de değişmişsin Acar."

"Şu halimize bak, en son mezuniyet üniformalarımız vardı üzerimizde." dedim gülerek. Sinir bozukluğuyla gülüyordum.

"Aydın albayın hep dediği gibi; başarılı insanın düşmanı çok olur. Biz de başarılıyız." dedi göz kırparak.

"Sen ne zamandır burdasın?"

"Dün girdim, seni korumak için. Acar'ın yanına biri lazım dediklerinde hemen atıldım."

"Sağ ol." dedim samimi bir şekilde. Sibel'le eskiden yakın arkadaştık ama mezun olduktan sonra ikimizin de hayatı yoğunlaşınca ve farklı şehirlere gidince iletişimimiz kopmuştu. Zamanında bana çok yardımcı olmuştu, severdim kendisini.

Bütün gün yoğun bakışlar eşliğinde geçerken bir plan yaptıklarını anlamış, önlemlerimizi almıştık. Yarın sabah tek kişilik koğuşa çıkacaktım. Benim tek endişem Sibel'in olası bir sorunda beni korumaya çalışırken yara almasıydı.

Dün gece uyumamış olanın ve yaşadıklarımın yorgunluğunun etkisiyle birkaç saat uyusam da çevremde hissettiğim tehlike yüzünden uyanmış ve tetikte beklemiştim. Sağa sola dönmeden hareketsizce bekleyen bedenimin uyuşmasıyla yerimden kalktım ve birkaç dakika yatakta oturup kendime gelmeyi bekledim. Gün doğmasına yaklaşık 2 saat kalmıştı ve herkes uyuyordu. Elimi yüzümü yıkayıp biraz kendime gelmek için oturduğum yerden kalktım ve sessiz adımlarla tuvalete ilerledim.

Tuvalete girdikten sonra kabinin içindeyken dışarıda bir hareketlilik hissetmemle olduğum yerde durdum. Banyoya dolan adım sesleriyle gülümsedim. Beklediğimizden hızlı harekete geçmişlerdi.

"Hadi Acar çık dışarıya da güzel yüzünü görelim." dedi Ayşin alayla. Benim uyumadığımı görüp beklemiş olmaları ve böylesine planlı hareket etmeleri onlar için fazla zekice bir hareketti. Yüzüme sahte bir tebessüm kondurup kapıyı açtım ve çıktım.

"Oyun mu oynamak istiyorsunuz?" dedim gülerek.

"Evet, kanlı bir oyun oynamak istiyoruz." diyince kaşlarımı kaldırdım. Toplam 9 kişilerdi. Korkmuyordum, ölürsem de görev uğruna ölecektim. Umarım şehitliğe gömerlerdi beni, yoksa hakkımı helal etmezdim.

"Peki madem oynayalım." dedim ellerimi birbirine sürterken.

İki kişi üzerime atılırken bir adım geriye gittim ve sağdakine sert bir yumruk attim. O aldığı darbenin etkisiyle yere düşerken diğerinin saçlarından asılıp yana eğdim. Hepsi üzerime gelmeye başlayınca bu dar alandan çıkamayacağımı bile bile direndim. Hep dediğim gibi, son nefesime kadar savaşacaktım.

İçimden besmele çekip saçını tuttuğumu sola doğru savrulup bir adım daha geriye atmamla sırtım duvara yaslanmıştı. En öndekinin karnına tüm gücümle tekme attığımda geriye düşmüş, hemen arkasından gelen çarpmıştı. Ayşin nereden çıktığını görmediğim bıçağı savurunca eğildim bacağını tutup yere çektim. O düşerken saçlarını kavrayıp suratını fayans zemine vurdum. Saçlarımda hissettiğim acıyla yukarıya çekilirken bir kişi de kolumdan tutmuştu. Kolumu çekmeye çalışırken bir yumruk yemiş olmak içimdeki öfkeyi arttırırken sinirle kafamı kaldırdım. Saçlarımı tutanın göğsüne dirseğimle vurmuş elinden kurtulmuştum. Beklemeden kafamı çevirip kolumu tutana da kafa atarken kolumu bırakmadığı için ikimiz de yere düşmüştük. Ben üzerinde kalırken yerimden doğruldum yüzüne sert bir yumruk attım.

"Ölümden bu kadar korkma Acar!" diye bağırıp üzerimdeki tişörtten çekip beni yere yatırandan kurtulmaya çalışırken sırıttım.

"Bire dokuz, hiç adil değil." dedim gülerek.

"Tüh!" dedi sahte bir sitemle. Ani bir hareketle altından kurtulup üzerine çıktım ama kaygan zemin yüzünden dengemi kaybedip düşmüştüm. Ellerimle yerden destek alıp doğrulurken göz göze geldik. Yüzündeki keyifli ifadeyle kaşlarım çatılırken ne olduğunu anlayamadan karnımın sağ üstünde hissettiğim acıyla nefesim kesildi. Benim gözlerim büyürken şokla tepki verememiştim. Karnıma giren soğuk metal hızla çıkarken bir kez daha aynı hisler bütün vücudumu sardı. Aynı anda kollarımdan tutup kaldırıldım.

"Acıdı mı?" dedi göz kırparak. Nefes nefese gülmeye çalışırken karnımdaki acı git gide artıyordu.

"Beni ancak savunmasızken öldürebilirdiniz zaten." dedim zorlanarak. Bacaklarımın gücü çekilirken dizlerimin üzerine çöktüm. İki kişi hala kollarımdan tutuyordu.

"Seher bu iki kereyle ölmez." diyen kişiyi duydum ama dönüp bakamadım. Karnımdan oluk oluk kan akarken hiç beklemediğim bir anda sırtımdan aldığım darbeyle vücudum kasıldı. Bu son hamleyle derin bir şekilde inlemiş, sonumu görmeye başlamıştım. İstihbarat görevi için çıktığım bu yolda, göreve başlayamadan ölecektim...

Bade Demir kan içinde kalırken hiçbir bıçak darbesi ihanet kadar yakmamıştı canını. Vücudundan boşalan kana rağmen, dizlerinin üzerinde, kendinden emin duruşu değişmemişti. Vatan haini olarak yargılanırken eğdiği başı şimdi bu haline rağmen dikti.

Kollarımı bırakan ellerin ardından dizlerimin üzerinde kalakalmıştım. Canımın acısına rağmen dişlerimi sıkıyor, bu şerefsizlerin önünde dimdik durmaya çalışıyordum. Acar son nefesinde bile dik olacaktı.

Ayşin hariç diğerleri ayağa kalkarken gülümsedim. Onlar 9 kişiyken bile dağılmışlardı. Hatta biri baygın bir şekilde yerde yatmaya devam ediyordu.

"İyi uykular kurtçuk." dedi biri alayla. Kapıyı açıp dışarıya çıkarlarken iki kişi de baygın olan Ayşin'i götürmüştü. Yavaşça başımı eğip banyonun beyaz zeminine baktım. Her yer kandı. Üzerimdeki tişört, ellerim, eşofmanım ve beyaz zemin benim kanımla boyanmıştı. Nefes alış verişlerim kesik kesik ve sesli hale gelirken sağ elimle karşımdaki duvara tutundum.

Sırtımdaki yara hiç olmaması gerek bir yerdeydi. Sanırım akciğerime gelmişti ve ben yavaş yavaş ölüyordum. Acar Kurt'un sonu bir cezaevinin pis tuvaletinde olmamalıydı, ben bunca uğraşı böyle bir son için vermemiştim.

Son bir güçle duvardan destek alarak ayağa kalktım ve küçük bir adım attım. En azından tuvalette ölmeyeyim diye bütün acılarıma rağmen attığım ikinci adımda elim duvardan ayrılmıştı. Düşmemek için lavabonun kenarına tutunurken gözlerimde düşen yaşlar görüşümü kısıtlıyordu. Bir anlığına aynaya kayan bakışlarımla gördüklerim karşısında tebessüm ettim. Saçlarım dağılmış, gözaltlarım çökmüş, sol elmacık kemiğim kızarmıştı. Göğsümün altından başlayan kırmızılık yoğunlaşarak devam ediyordu. Kan kaybettiğim için sararan tenim ve renksiz dudaklarımla gerçekten tükenmiş duruyordum. Birazdan sadece bir ceset olacak vücudumun morga girmeye hazır bir hali vardı. Kendime bakmayı kesip bir adım daha zorla attıktan sonra kapıyı açtım. Dokunduğum yer kan olurken ayağa kalkmamın etkisiyle kanlar bacaklarımdan süzülüyor, yerlere damlıyordu.

Ağzımdan çıkan acı inleme boş duvarlarda yankılanıp kulaklarıma ulaşmıştı. Titreyen ellerimle kapının kirişlerine tutunarak bir adım daha attım ve banyodan çıktım. Bedenimi daha fazla taşıyamayan bacaklarım yüzünden yere yığılırken bana doğru koşanları görüyordum. Yattığım yerde kıvranırken zorlukla gülümsedim. Biraz ilerimde bir karmaşa vardı, sanırım tuvaletteki sesleri duymuşlar ve bana bunu yapanları yakalamışlardı.

"BADE!"

"Bade Demir yaralandı! Acil ambulans!"

"BADE!" Sibel'in telaşlı sesi gittikçe yaklaşırken bütün bedenim uyuşmaya ve hissizleşmeye başlamıştı.

"Acil destek istiyoruz! Koğuşların kapısı kilitlensin, Bade Demir saldırıya uğradı!" duyduğum sesler birbirine karışırken burnuma denizin tuzlu kokusu doldu. Bu koku bana tek bir kişiyi hatırlatırken nefes alışlarım yavaşladı. Bedenimdeki yoğun acıya karşıt içimdeki huzur duygusuyla bedenim daha da gevşedi.

"Bade sakın kendini bırakma. Sakın kapatma gözlerini!" dedi Sibel kafamı avuçlarını arasına alıp kendine çevirirken.

"Sibel..." dedim güçsüz sesimle.

"Bade yorma kendini, bir şeyin yok." dedi gözlerini bedenimde gezdirirken. Karnımda hissettiğim baskıyla sesli bir iç çekerken Sibel yüzünü buruşturdu. Baskının etkisiyle artan kanamayı hissediyordum.

"Boran'a..." dedim ama cümleye başladıktan sonra kesilen nefesimle devam edemedim. Sibel göz yaşlarımı silerken dudaklarını birbirine bastırdı.

"Boran'a hakkım helal değil. Ona söyle..." dedim incelen sesimle. Başım Sibel'in eline düşerken boynumdan tuttu ve kafamı kaldırdı.

"Bade sakın! Sakın bırakma kendini, ambulans gelmek üzere!"

"Sırtımda..." dedim son nefeslerime yaklaşırken. Sibel kaşlarını çatıp birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra kafamı tutmayı bırakıp beni yan çevirdi.

"Siktir!" ortamda bir sessizlik olurken Sibel beni tutan ellerini çekti ve gardiyanın yakasına yapıştı.

"Bu kızı burdan çıkarmamız lazım! Görevdeki bir asker o, acil çıkması lazım!" şu an görev bilgisi veriyordu. Bana denildiği gibi, ölürsem aklanacaktım. Şu an ölüyordum ve aklanıyordum.

"Ne?!"

"Sorgulama! Bu kızın çıkması lazım, hemen!"

Göz kapaklarım ağırlaşırken bedenimden eksilen kan kendini belli ediyor, boğuluyormuş gibi hissetmeme neden oluyordu. Buraya geleli daha bir gün bile olmadan böylesine şeyler yaşamış olmam, hazırlıksız yakalandığım bu durumda şu an kanlar içinde yerde yatmam ve başıma gelen her şey çok saçmaydı. Sona yaklaştığımı düşünürken ruhum bedenimden ayrılmaya can atıyor gibiydi. Haklıydı. Yorgun ruhum daha fazla şeye şahit olmak istemiyordu.

"Sibel." dedim fısıltıyla.

"Bade kendine gel! Uyuma!" dedi panikle. Gözlerim kapanmak üzereyken titrek bir nefes aldım. Son bir güçle konuşmak için kuruyan dudaklarımı araladım ama sesim zor çıkıyordu.

"Şehitlik..." şehitliğe gömülmek için vereceğim vasiyeti daha ilk kelimesini söyleyemeden kesilen nefesimle tamamlayamadım. Kocaman bir karanlık zihnimi kaplarken son hissettiğim şey sol gözümden damlayan yaş olmuştu...

Bölüm sonu

8 yorum