"Gözlerin yağmur sonrası, rüzgârla yunmuş güneş
Gövdenden başlıyor iyilik dağıtmaya
Herkese gerçeği kadar
Gözlerin senin
Elimden tutan yaz, ömrümü onaran anne
Öyle bakar dünyaya dinginlik ve haz..."
Şükrü Erbaş
Bade Demir;
Gri, penceresiz duvarlar, kasvetli odayı aydınlatmaya çalışan cılız beyaz ışık, demir masa, demir sandalye, havasız ortam... Alışık olduğum odada bu sefer bilekleri masanın üzerindeki demire kelepçeli olan bendim.
Sorgulamaya alışık kişiliğim sorgulanmaya hazır değildi.
Ne diyeceğimi bilmeden oturuyordum burada. Birazdan ne olacaktı, açıkçası bir fikrim yoktu. İşleyişin her virgülünü, noktasını, kuralını ezbere bilen ben bütün bildiklerimi unutmuştum.
Ankara'ya geldikten sonra askeriyedeki sorgu odasında bulmuştum kendimi. 2 saati geçmişti buraya geleli. Yapacak bir şeyim olmadığı ve düşünmeye başlarsam delireceğimi bildiğim için saniyeleri sayıyordum. 7254 saniye saymıştım şimdiye kadar ama ne bir gelen vardı ne de giden. Öylece bırakmışlardı beni, benden vazgeçmez dediğim istihbarat bile ardını dönmüştü bana. Zaten abim bile bana destek olmamışken başkasından umut dilenmem mantıksız bir o kadar da acıydı.
İçimde, duygular cephesinde büyük bir savaş vardı. Öfkem kırgınlığımı bastırmaya çalışıyordu ama yüreğimdeki kırgınlık öylesine büyüktü ki içinde yok oluyordum. Bu yaşadıklarımın bir açıklaması olmalıydı yoksa ben kafayı yiyecektim. Gerçekten delirecektim.
Kaburgalarım ciğerlerime batmaya başlamış, artık sinir krizi geçireceği düşünürken odasının kapısı açıldı ve içeriye uzun boylu bir adam girdi. Yaklaşık 35 yaşında gibi duran, siyah saçları, koyu kahve gözleriyle ortalama bir tipi vardı. Üzerindeki özenle ütülenmiş gömleği ve takım elbisesiyle oldukça ciddi duruyordu. Boyuna yakışır iri cüssesi dikkat çekiciydi.
Yavaş hareketlerle masaya yaklaşıp önümde durdu ve elindeki dosyaları masaya koyup karşımdaki sandalyeye oturdu. Keskin bakışlarıyla bana bakarken gözleri kısıldı.
"İyi misin?" dedi kalın sesiyle. Alayla güldüm daha doğrusu gülmeye çalıştım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı.
"İyi mi duruyorum?" dedim baygın bir şekilde ona bakarak. Gözlerim ağlamaktan şişmişti. Yüksek ihtimalle burnum, yanaklarım hatta tüm yüzüm kızarmıştı. Oradan oraya sürüklenmekten saçlarım dağılmış, üzerimdeki üniformam epey kırışmıştı. Çok kötü gözüktüğüme emindim.
"Çok kötü gözüküyorsun." dedi dürüst bir şekilde. 'Eyvallah' der gibi kafamı eğdim. Sakindi hareketlerim, telaşsız ve güçsüz.
"Su getirin!" diyerek dışarıya seslenirken gözlerini üzerimde çekmemiş, beni incelemeye devam etmişti. Gözleri yüzümün her yerinde gezindikten sonra önce boynuma, sonra da bileklerime baktı. Kızarmış, yer yer kan toplamış bileklerimdeki demir kelepçeler en çok kalbimi yaralamıştı.
"Ben avukat Ozan Şimşek. Senin avukatlığını yapmak için geldim." dedi vereceğim tepkiyi izleyerek.
"Durum o kadar mı kötü?" dedim kaşlarımı çatarak. Bana bir avukat tahsis edilecek kadar umutsuz vakaydım sanırım. Bilmediğim oyunlar oynanıyor, üzerime işlemediğim suçlar kalıyordu ve ben çaresizlikle bekliyordum. Neyi bekliyordum?
Ölümü...
"Kanıtları var, oldukça çok ve hayatını bitirmeye yetecek kadar delil var ellerinde." dedi sıkıntılı bir şekilde. Başımdaki yoğun ağrı artarken dişlerimi sıktım. Kanıtlar nasıl olurdu? Ben böyle bir şey yapmamıştım, neyi kanıtlayacak unsurlar bulmuşlardı?!
"Vatan haininin avukatı olmak seni de hain yapar. Gitmelisin." dedim titreyen sesimle. Hayatım avuçlarımın arasında kayıp giderken bu soğuk ve renksiz odada öylece beklemek bu yaşıma kadar yaşadığım en büyük çaresizlikti. Artık hiçbir şey umurumda değildi. Olan olmuştu, hakkımda kararı verecek hakimin sesi bile dolmuştu kulaklarıma. Ben cezaevine değil, mezara girecektim. Tutukluluk kararı değil, idam cezam verilecekti çünkü içeride yaşayamayacağımı herkes biliyordu.
"Suçunu kabul ediyor musun?"
"Önemi var mı? Ortada sahte kanıtlar dolaşırken benim sözlerimin geçerliliği kaldı mı?"
"Var, sözlerin bu noktada düşünemeyeceğin kadar önemli Bade Demir." diyip derin bir nefes alıp konuşmaya devam edecekken odanın kapısı açıldı ve bir çavuş içeriye su getirip masaya bıraktıktan sonra çıktı. Giren asker yüzüme bile bakmamıştı. Göz kapaklarım ağırlaşırken bittiğimi hissettim, tükendiğimi.
"Al dosyanı oku." dedi önüme mavi kapaklı dosyayı atarak.
"Boş versene. Benim kararım verilmiş zaten. Neden içeri girdiğim önemli değil. Koğuş arkadaşlarım beni çok iyi karşılayacak." dedim yorgunlukla.
"Oku." dedi bir kez daha emreder bir tonda. Yavaş hareketlerle yerimde doğruldum ve dosyaya eğildim. Kapağını açmadan önce bir an duraksamıştım ki masaya düşen minik damlayla ağladığımı ancak fark etmiştim. Öylesine yorgundum ki artık göz yaşlarımı bile hissetmiyordum.
"Gerçekten gerek yok." dedim bıkkınlıkla. Okumak, neyle yargılandığımı bilmek istemiyordum. Kanıt diye sunulan saçmalıkları öğrenmek içimden gelmiyordu.
"Bade, oku dedim." dosyanın kapağını açıp ilk sayfaya göz gezdirdim.
'Deliller: Kolluk kuvvetlerinin inceleme ve soruşturma kapsamında elde ettiği telefon kayıtları, Orhan Kutlu'nun ifadesi, banka hesap hareklerinde bulunan örgüt ile bağlantılı hesaplardan para alımı, şahısın şahsi odasında yapılan aramada bulunan; bağlantılı örgütün amblemleri, şifreli mektuplar, yasa dışı silahlar, görgü tanığı ifadesi.'
Okuduğum her kelimede karnıma ağrılar girerken hepsinin birer saçmalıktan ibaret olması canımı yaktı. Hiçbiri gerçek değildi. Orhan albayın ifadesini bilmemekle beraber onun dışında burada yazanların hepsi yalandı.
'Sonuç ve İstem: Elde edilen deliller göz önünde bulundurularak vatana ihanet suçundan yargılanması ve en üst sınırdan ceza alması talep edilmektedir.'
Okuduğum cümleyle daha fazla buna katlanamayacağıma karar verip dosyayı kapatacaktım ki avukatın sert sesi buna engel oldu.
"Diğer sayfaları da oku." dedi net bir sesle. Sinirle ona döndüğümde sakinleşmek adına derin bir soluk aldım ama hiçbir işe yaramadı.
"Kes artık sesini!" diye bağırdım. Gitsindi. Kimse gelmesindi ve artık hayatım bitsindi. Bunları okuyup daha fazla yaralanmak istemiyordum.
"Ben avukat falan istemiyorum! Yeter, çık!" dedim sitemle. Yerinde oturup bana bakmaya devam edince bir anlık sinirle ayağa kalkmaya çalıştım ama bileklerimdeki kelepçe yüzünden bu girişimim başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
"Alın şunu önümden! İstemiyorum avukat falan!" dedim yüksek bir sesle, öfkeyle karşımdaki adama bakarken. Bedeni gerilirken masanın üzerindeki elimi tuttu.
"Bade sakin ol ve diğer sayfaları oku. Rica ediyorum."
"Çek elini!" dedim dişlerimi sıkarak. Elini hızla çekerken derin bir nefes aldı ve birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı.
"Son sayfayı da oku. Sonrasında istemezsen gideceğim." diyince sinirle sayfayı çevirdim. Sayfaya ataçla tutturulmuş not kağıdını görünce kaşlarım çatılırken avukata döndüm. Gözleriyle kağıdı işaret etti. Birkaç dakika sakince kağıdın üzerindeki el yazısıyla yazılmış cümleleri okudum. İyice anlayabilmek için tekrar tekrar okudum. Doğru anladığımdan emin olabilmek için küçük notun her kelimesini kafamda tartmış, ezberlemiştim. Gözlerim şaşkınla karşımdaki adama dönünce benden bir cevap bekleyen meraklı gözleriyle karşılaşmak kafamı daha da karıştırmıştı. Tekrar önümdeki kağıda baktım, emin olmak ister gibi.
' Acar'ın gelişi her şeyden önemli. Acar Kurt dağa çıkmalı, Suriye'nin ona ihtiyacı var. Kabul ediyorsanız ifadenizi imzalayın. '
Önümdeki kağıtta yazan cümleler ve altındaki tanıdık amblemler benim bütün düşüncelerimi yıkmış, dik duruşumu geri getirmişti. Kağıdın sol köşesindeki şekiller MİT'in üst düzey yetkililerinin kullandığı ve sayılı kişinin bildiği acil durum işaretiydi.
Olaylar kafamda yerine otururken rahatlamıştım ama kırgınlıklarımı geçirmezdi. Boran Akın'ın bu işten haberi olmadığı açıktı. Ona karşı olan kırgınlığımı ölü ruhumda bile taşıyacaktım.
Vermek üzere olduğum karar beynimi zorlarken yorulduğumu fark etmiştim. Beden yorgunluğunun yanında yaralı ruhum öyle yorgundu ki ölümü arzular olmuştu. Dinlenmek için ölüme ihtiyacım vardı.
"Hakkımdaki suçlamaları asla kabul kabul etmem. İfademi vereceğim." dedim tek kaşımı kaldırarak. Görev için bile olsa vatan haini suçlamalarını kabul etmezdin. Kalbim deli gibi atarken ellerim titriyordu. Bir yola girmiştim ve bunun geri dönüşü yoktu.
"Tamam. Birazdan gelecekler ve sorguya başlayacağız." dedi yüzündeki silik gülümsemeyle. Verdiğim cevap onu tatmin etmişti ve bunu saklama ihtiyacı hissetmiyordu.
"Kim gönderdi seni?" dedim düz bir ifadeyle. Gömleğinin üstten ilk düğmesini açıp boynundaki zinciri parmağına doladı ve zincirin ucundaki künyeyi gösterdi. Avukat falan değildi, askerdi.
"Avukatın yokmuş, bürodan geldim." dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak. Kullandığı ufak mimikle buradaki varlığından kimsenin haberi olmadığını ve açığa çıkmaması gerektiğini belli etmişti.
"Kaç kişi?" diye sordum korkuyla. Kaç kişinin bu operasyondan haberi olduğunu bilmek istiyordum.
"12 üst 4 ast." diyerek kısa bir cevap verdi. 12 üstüm ve 4 ast rütbelim dışında kimse benim Acar olduğumu bilmiyordu. Sevinmeli miydim? En azından diğer evim dediğim istihbarat beni bir şekilde bu durumun içinde kurtarırdı, umudum o yöndeydi.
"Bade sorulan sorulara cevap vermek zorunda değilsin. Birazdan gelecek olan askerlerin sana iyi yaklaşmayacağını hepimiz biliyoruz. Psikolojik veya fiziki şiddete asla müsaade etmem, merak etme. Tutuksuz yargılanman için elimden gelen her şeyi yapacağım ama ne olur bilemiyorum. Senden tek isteğim ne olursa olsun bana, bize güven ve unutma Acar'dan vazgeçmediler." dedi sakince. Kafamı salladım. İstihbaratın oyunuydu başıma gelenler sanırım. Birinin bana ne olup bittiğine dair açıklamalar yapması gerekiyordu artık, yoksa kafayı yiyecektim.
Suriye sınırında bir kampa girecektim sanırım. Ya da daha büyük bir oyun vardı bilemiyorum. Bana ulaşmak için girdikleri bu çaba gerçekten 20 yıl yaşlanmama sebep olmuştu. Buradan sonra ne olacaktı bilmiyorum ama anladığım kadarıyla ben gerçekten yargılanacaktım. Bunları uzun süre konuşmamız gerekiyordu.
Daldığım düşüncelerden kapının sert bir şekilde açılmasıyla çıkmak zorunda kalmıştım. İçeriye giren 4 iri askerle karşımda oturan ve isminin Ozan olduğunu söyleyen ama doğru olmadığını bildiğim sahte avukata döndüm. Dişlerini sıkıp yutkundu ve bana baktı. Sanırım o da 4 kişi beklemiyordu.
"Avukat, çıkabilirsin." dedi yüzbaşı. Oldukça sinirli gözüküyordu.
"Müvekkilimin yanında kalacağım, sorgulanacak." dedi kendinden emin bir şekilde. Kendinden emindi ama karşısındaki adamlardan emin değildi çünkü 4'ü de öfke saçıyordu.
"Vatan hainlerine ne zamandır avukat hakkı tanınıyor?"
"Bakın ben buraya-"
"Çık dışarıya!" yüzbaşı öyle bağırmıştı ki boş odanın içinde yankılanan sesi kulaklarımı tırmaladı. Yüzbaşının arkasında duran bir üsteğmen ve iki üstçavuş sadece bana bakıyordu ve dürüst olmak gerekirse çok gerilmiştim.
"Hayır!" dedi sahte avukat. Yüzbaşı eliyle ufak bir işaret yapınca iki üstçavuş sahte avukatın kollarından tutup yerinden kaldırdı ve dışarıya sürüklemeye başladı.
"Bade bunu halledeceğim! Konuşma sakın!" diyerek kapıdan çıkmadan önce bağırdı ama sözünü tamamlamasıyla kapının yüzüne kapanıp kilitlenmesi bir olmuştu.
Yüzbaşı sakin hareketlerle karşıma oturdu ve küçümseyici bakışları eşliğinde beni izlemeye başladı. Üsteğmen onun yanına otururken astsubaylar arkama geçmişti. Onları göremiyor ve kontrol altında tutamıyor olmak daha da gerilmeme sebep olurken titrek bir nefes bıraktım. Arkamda duran iki adamın varlığı bile kasılmama neden olmuştu çünkü ne zaman, ne yapacaklarını anlamayacak ve kendimi yaşayacaklarıma hazırlayamayacaktım.
"Yüzbaşı Demir mi desem, Bade Demir mi desem, Acar mı, Acar Kurt mu yoksa hain mi? Hangisini istersin?" dedi gözlerini kısarak.
"Hiçbir şey dememeni isterim." dedim sert bir şekilde. Dilini damağına vurdu ve onaylamadığını belli eden bir ses çıkardı.
"Bence hain yakıştı sana." dedi gülerek. Masaya doğru eğildim.
"Üzerimde hala kamuflajlarım var, bence hain yakışmadı." dedim kaşlarımı kaldırıp alay eder gibi.
"Normalde hak etmediğin o üniformayı seve seve kendi ellerimle çıkarırdım ama arkadaş evli. Şimdi karısına ayıp olur." dedi arkamdakilerden birini işaret ederek.
"Tüh! Heveslenmiştim." dedim sahte bir üzüntüyle.
Yarım saat önce ağlamaktan bitap düşmüş olmam önemli değildi. İstihbaratın arkamda durduğunu bilmek beni rahatlatmış, kendime gelmemi sağlamıştı. Artık karşılarında ağlayan ve kendini açıklamaya çalışan suçsuz bir kadın yoktu, kendinden emin Acar Kurt vardı. Az önce Acar'ın devam etmesi gerektiğine dair şeyler yazan birkaç cümlelik metni okuduğumda ve onayladığımda resmi olarak göreve başlamış bulunuyordum. Allah yardımcıları olsundu çünkü ben hiçbir şeyi alttan almayacak, bana yapılan imaların altında kalmayacaktım.
"Ülkesini satan kansızlar ilgimi çekmiyor zaten." dedi bu iğrenç konuşmayı sürdürerek. Kendisi bilirdi. Onun sınırı yoksa benim hiç yoktu.
"Ama ben ülkemi satmadım." dedim göz kırparak.
"Bulduklarımız ne o zaman?"
"Ne bulduğunuz beni ilgilendirmez, hepsi saçmalık."
"Başka ne saçma biliyor musun? Hainlikle suçlanırken bu kadar rahat olman." dedi sinirle.
"Rahat gözükmek adına aldığım eğitimleri sıralasam hafızan aklında tutmaya yetmez." dedim sakinlikle.
"Bizden öğrendiklerini bize kullanıyorsun yani. Bu beyanını da dosyana ekleyelim."
"Ekle ekle, 350 yıl yerine 400 yıl ceza alırım." dedim gülerek. Gülüyordum ama içim yanıyordu bunları söylerken. Düşüncesi bile midemi bulandırıyordu.
"Başına gelecekleri de biliyorsun, süper."
"Zeki olduğumu hep söylerler."
"Ama söylemekle zeki olamazsın. Ona bakılırsa, sana 6 senedir komutanım diyorlar ama sen komutan değilsin. Ne yazık!" dedi dudaklarını birbirine bastırıp aşağılayıcı bir ifadeyle.
"Ben istihbarat uzmanıyım, üzerimde bir etkin olmayacak. Şovunu kesip sorguya başlayacak mısın? Yoksa seninle eğlenmeye devam edeyim mi?" dedim bıkkınlıkla.
"Ah Bade ah! Başka türlü karşılaşsak çok eğlenirdik." dedi iç çekerek. Sözleriyle sinirlenmeye başlarken bu iğrenç imalarına daha fazla dayanamamıştım.
"İmaların iğrenç, üzerindeki ve üzerimdeki üniformaya saygısızlık yapmayı kes."
"Haklısın, sen eğlenmeyebilirdin. Daha çok altımda acıyla ve zevkle inler-" derken kapının kırılacak kadar kuvvetli bir şekilde yumruklanmasıyla susmuştu. Bu adamı her şey bittikten sonra bulup dövecektim. Gerçekten bunu yapacaktım.
"AÇIN KAPIYI!" duyduğum sesle kaskatı kesildim. Yanlış duyma ihtimalimi düşünürken üsteğmen yerinden kalktı ve kapıyı açtı. Açmaz olaydı...
Kapı açıldığı gibi üsteğmene kafa atan ve içeriye dalan adam; Savaş Eroğlu, sinirden delirmiş gibi duruyordu.
"Ne oluyor?!" diyerek yerinde kalktı yüzbaşı.
"Asıl burda ne oluyor?!" diye bağırdı Savaş.
"Sorgu-" diye lafa başlayan yüzbaşıya bir adım yaklaştı Savaş. Gözleri alev alev yanarken bakışları daha önce görmediğim kadar keskindi.
"Kendimi çok zor tutuyorum yüzbaşım, her şeyi dinledik." dedi Savaş dişlerinin arasından.
"Burası sorgu odası!" diyen yüzbaşı yerde yatan ve burnunu tutan üsteğmenin yanına eğildi.
"Bekir iyi misin?"
"Değildir. Savaş komutanım kafasını kırmış olabilir, bence hastaneye götürün." dedi Fatih elleri cebinde, rahat bir tavırla içeriye girerken. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken İsmail de içeriye girmişti.
"Ya bu sorgu odası ne güzelmiş! Mardin'deki hiç böyle değil." dedi İsmail. Olduğumuz ortama göre biraz fazla neşeliydi.
"Bu adam burada duracak, biz camın arkasından sorguyu izleyeceğiz ve siz de bu sorguyu uzatmadan bitireceksiniz!" dedi Savaş tavizsiz bir sesle. Salih'in koluna girmiş ve ne olduğunu anlamaya çalışır gibi etrafa bakan sahte avukat içeriye girdi.
"Siz kimsiniz, ne oluyor?!" dedi yüzbaşı hiddetle.
"Özel kuvvetlerden kıdemli üsteğmen Savaş Eroğlu ben, siz?" yüzbaşı yutkunurken diğerlerine baktı.
"Tamam çıkın dışarıya, bir daha da sorguyu bölmeyin!" dedi yüzbaşı sinirle. Savaş birkaç adım atıp yüzbaşının tam önünde dururken bakışları öylesine sertti ki yüzbaşı derin bir şekilde yutkundu ve nefesini tuttu.
"Bir daha karşınızdaki kadına az önceki gibi bir imada bulunursanız sorguyu değil sizi bölerim. Umarım yeterince açık olmuşumdur." dedi Savaş buz gibi bir sesle.
"Bu tehdit sayılır." dedi yüzbaşı. Savaş güldü ve bana döndü.
"Siz beni tehditten şikayet edin biz de sizi tacizden. Az önce yaptığınız alenen sözlü tacizdi. Yanılıyor muyum Acar?" dedi bana bakıp gülümseyerek. Ben de gülümsedim.
"Çok haklısın Çakır." Çakır, Acar'ı kurtarmak için gelmişti. Sonuç önemli değildi, bu çabası her şeye değerdi.
Çakır, Acar'ını kurtarmaya gelmişti...
"Çıkıyoruz, tam camın arkasındayım. Ona göre." dedi ve gelişinin aksine sakin hareketlerle dışarıya çıktı. Onun arkasından Salih, Fatih ve İsmail de çıkınca yerde yatan üsteğmen ayağa kalktı ve yerine oturdu. Yüzbaşı üsteğmene peçete uzatırken üsteğmenin burnundan akan kan epey fazlaydı.
"Bunlar kim?" dedi yüzbaşı çatık kaşlarıyla bana bakarak.
"Erce." dedim yüzümdeki silik tebessümle. Sahte avukat yanımdaki sandalyeye otururken boğazını temizledi ve üzerini düzeltti.
"Sorguya devam edin lütfen." dedi hiçbir şey olmamış gibi. Yüzbaşı derin bir nefes alıp bir şeyler mırıldandı ve yerine oturdu.
"Odandan çıkanlar hakkında bir şeyler söylemek ister misin?" dedi yüzbaşı ciddiyetle. Az önceki alaylı tavrından eser kalmamıştı.
"Benimle bağlantılı değiller." dedim kendimden emin bir şekilde.
"Banka hesabın?"
"Böyle bir şeyden haberim yok. Para girişi yapılan tarihleri ve paranın çekilip çekilmediğini öğrenmek istiyorum."
"Tabi tabi öğrenirsin. Hain Orhan Kutlu'nun ifadesi hakkında ne diyeceksin?" dedi sinirle.
"İfadesini okumadım. Bilmiyorum fakat herhangi bir ortaklık söz konusu değil." dedim net bir şekilde. Sorulan sorulara düşünmeden, doğru cevaplar veriyordum ama karşımdaki adamın öfkesi kırılmak yerine büyüyerek devam ediyordu.
"Öz abin olan Boran Akın'ın beyanı?" diyince duraksadım. Benim hakkımda, hain olduğuma dair ifade mi vermişti bir de?!
"Haberim yok. Biraz açıklar mısınız?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Gelen görevlerde istenileni yapmadığınıza dair tutanak tutulmuş. Ayrıca bir çok kez kendi askerinizi dövmüşsünüz ve albay Aziz Kopuk ile tartışma yaşamışsınız. Bir de son görevde nereden olduğu bilinmeyen bir istihbarat açığı mevcut. Gideceğiniz yere pusu atar gibi birden fazla terörist ulaşmış. Bir de usule aykırı şekilde sorgu odasında öldürdüğün terörist var!" dedi sona doğru sesini yükselterek. Benim bakışlarım masaya sabitlenirken güçlükle yutkundum. Bu kadarını beklemiyordum. Ben daha fazlasını yapmış olamaz, abim gözümden daha fazla düşemez dedikçe o benim mezarımı derinleştirmeye devam ediyordu. Bu iş çözüldükten sonra Boran Akın kaçsındı. Kendisini yok etsindi çünkü ben onu bulduktan sonra gerçekten acımayacaktım.
"Ne oldu sesin kesildi?!" dedi yüzbaşı dişlerinin arasından.
"Hepsi saçmalık." dedim güçlükle.
"Açıkla o zaman." dedi az önce burnu kırılan üsteğmen. Boğazımı temizleyip kendime geldim ve başımı kaldırıp yerimde dikleştim. Şimdi düşünmenin sırası değildi. Düşüncelerim beni boğacaktı, yıpratacaktı ama şimdi hiç sırası değildi.
"Benim ve timimin hayatını riske atmam istendi, yapmadım, Aziz Kopuk ile olan tartışmam da bu sebeptendi. Dövdüğüm şeklinde lanse edilen askerlerim hemen camın arkasında, ifadelerine başvurabilirsiniz. Son görevdeki istihbarat açığına rağmen canlı bombayı tespit eden benim." dedim sakin kalmaya çalışarak. Beynimin içinde dönüp duran ihanet duygusuyla içten içe tükenirken dik durmaya çalışıyordum. 'Sakin ol' dedim kendi kendime. 'Sakin ol, abin yoksa bile istihbarat yanında' diye hatırlattım defalarca.
"Sorgu sırasında yaptıkların nedir? Kaydı izledim, insanlık dışı. Senin hakkında bilgi verir diye mi korktun yoksa?"
"Bu şekilde varsayımlarla ilerleyemeyiz! Kanıtlar üzerine sorun ve yorum yapmayın." dedi yanımda oturan sahte avukat.
"Kes lan sesini! Düzgün bir şekilde yapıyoruz işte, işime karışma!" dedi yüzbaşı elini masaya vurarak. Birkaç saniye derin nefesler aldıktan sonra bana döndü tekrar.
"Evet? Sorgu diyorduk."
"Kaydı izlediyseniz o piçin 8 yaşındaki bir kız çocuğunu tecavüz ederek öldürdüğünü duymuşsunuzdur. İfadesi alındığı için öldürdüm." dedim sinirle. Topal denen kansız piçi öldürdüm diye vatan haini olarak ilan edilmem ve bunu abim dediğim adamın yapmış olmasını düşündükçe kendime hakim olmakta zorlanıyordum.
"Hangi gerekçeyle?" dedi gözlerini kısarak.
"Daha fazla yaşamasının gereksiz olması gerekçesiyle." dedim ben de onun gibi gözlerimi kısıp masaya eğilirken.
"Savunma yetersiz."
"Bunu kanıt olarak dosyaya ekleyemezsiniz! Ölen kişi terörist ve öldüren asker, bu ne saçma bir sorgu?!" dedi Ozan ayağa kalkarak. Arkamızda duran üstçavuşlardan biri omzundan tutarak sert bir şekilde geriye oturttu.
"Öldür emri yok. Öldüremezsin, o önemli bir teröristti."
"Sayın Boran Akın ve Aziz Kopuk, sorguyu o esnada izliyordu. Acaba kendileri neden müdahale etmemiş de keyifle izlemiş? O zaman onlar hakkında da soruşturma başlatılsın. Ayrıca Boran Akın beni her seferinde destekledi." dedim itiraz ederek.
"Gözlemlemek için. Merak etme ifadeleri alındı." diyince kalbim bir kez daha parçalandı. Beni tamamen suçlamışlar, kötü niyet olmadan yaptığım şeyleri bile hainliğe yormuşlardı.
Sorgudaki Bade'nin yüreği parçalandı, yıkıldı. Bir insan kaç kere yıkılabilirse o kadar yıkıldı. Hayatında ilk defa ailesi saymıştı birini. Onun için değişmeye çalışmıştı. Abisi ona 'ölme' demişti, Bade her gece bu sözü düşünür ve gülümser olmuştu. Biri onun yaşamasını istemişti. Oysa çok da içten bir şekilde dökmüştü kelimeleri dudaklarından Boran. Bade'nin sinirden çenesi kasılıyordu. Gözyaşları doldurmuştu yeşil gözlerini ve hazırda bekliyordu ama Bade tuttu kendini. Ağlamak istemedi.
Camın ardındaki Savaş ise Bade'nin her gözyaşında öldü. Ona ne zaman bu kadar kıymet verir olmuştu, nasıl bu kadar bağlanmıştı bilmiyordu ama belli ki olan olmuştu ve Savaş, Bade'nin acı çektiğini gördükçe ateşlerin içine düştü. Bade'nin 'denizin en derin noktası, belki de okyanus' diyerek adlandırdığı gözleri bile söndüremedi Savaş'ın yangınını.
Bade götürülürken Savaş, Salih, İsmail ve Fatih de arkalarından yola çıkmıştı. Karargahta ortalık karışmıştı ama onların tek düşüncesi Bade'ydi. Bu kadar kısa zamanda hepsinin gönlüne taht kurmuştu Bade ve bugün gelinen noktadan hiçbiri memnun değildi. Bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünüyorlardı. Komutanlarını kaybetmek için hazır değillerdi ama Savaş'ın durumu farklıydı. Bugün daha net yüzleştiği duyguları Bade'yi bir komutandan daha fazlası yapıyordu onun için...

