Güven neydi? Nasıl kazanılırdı? Ne kadar zaman geçmesi gerekirdi birine güvenmek için? Güven bir duygu muydu yoksa hissiyat mı? Avuntu muydu güven? İnsan kendini güvendiği, inandığı şeylerle avuturdu sonuçta.
Bir kaleydi güven. İnşa edilmesi bazen yıllar bazen saniyeler alan bir kaleydi. Sağlam olmalıydı ki yıkılmasın çünkü güven kalesi yıkılırsa altında kalana çok acı çektirirdi.
Bade Demir;
Toplantı odasına girdiğimizde abimin burada olduğunu görmüştük. Kapıya arkası dönük, masanın en ucunda ayakta durmuş, ellerini arkasında birleştirmişti. Hepimiz sessizce deri sandalyelere otururken odada abimin sinirli solukları sanki yankı yapıyordu. Kendisini sakinleştirmeye çalıştığını belli eden derin nefeslerine ek sırtında birleştirdiği ellerini yumruk yapmıştı. Yumruklarını öyle sıkıyordu ki parmak boğumları beyazlamıştı.
"Erce Timi, görevi başarıyla tamamlamışsınız." dedi bize dönmeden. Savaş'la göz göze gelirken benim gerginliğimi anlamış olacak ki gözlerini kapatıp açtı ve ufak bir tebessüm etti. 'Sorun yok' demeye çalışsa da sorun olduğu ortadaydı.
"Birkaç sıkıntı çıkmış. Bugün operasyonda yanınızda değildim, istihbaratımızdaki sızıntıyı bulmaya çalışıyordum." dedi abim sert bir sesle. Bedenini yavaşça bize döndürdü ve sakin hareketlerle sandalyeye oturdu. Hareketlerinin sakinliğine karşıt bedeni ve yüzü gerginliğini ele veriyordu.
"İçimizde hain varmış." dedi nefesleri sıklaşırken. Aklım karışmaya başlarken birkaç saniye gözlerimi kapattım ve başımı arkaya atıp sakinleştim. Böyle bir şey olabilirdi. Hain çıkabilirdi, bunlar yaşanılan şeylerdi.
Gözlerimi açıp, toplantı masasının diğer ucunda oturan ve öfkesi korkutucu bir hal alan abime bakıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Hain bulunmuştu, karargahta hain olması kötüydü evet, bilgi sızmış olabilirdi ve bunlar sinirlenmeye yetecek şeylerdi ama abim o kadar gergindi ki bir an hain bizim timden mi diye düşünmüştüm. Böyle bir şeyin imkanı yoktu, ben hepsinden emindim öyle ki kanıtlarla önüme koysalar inanmazdım bu duruma. Düşünceli bir şekilde kaşlarımı çatıp abime baktım.
"Komutanım?" dedi Savaş abime seslenerek. Lafa girmesini bekliyorduk.
"Erce Timi buradasınız, acil durum toplantısı kararı aldık." dedi abim zorlanarak. Kaşlarım daha da çatılırken bu manasız öfkesini çözmeye çalışıyordum. Acaba ilk defa mı bir hainle karşılaşıyordu?
Hayır.
"Dediğim gibi, içeriden bilgi sızdıran kişi hatta kişileri bulduk." dedi gözlerini gözlerime sabitlerken. Kişiler? Nabzım hızlanırken tansiyonumun yükseldiğini hissediyordum. Ensemden başımın üstüne kadar kan basıncında zorlanan damarlarım kulaklarımı uğuldatıyordu.
"Kişiler?!" dedi Enes şaşkınlıkla. Abim kafasını salladı. Gözlerinde gördüğüm duygulara anlam veremiyordum. Sadece bakışlarıyla bile içimde bir yara kanamaya başlamıştı. Onu ilk defa böyle görüyordum. Boran Akın bana hep kibar olmuş, yumuşak bir tebessümle bakmıştı ama şu an karşımda her an silahı çıkarıp beni vurabilecekmiş gibi duruyordu. Öfkesi bana mıydı?
Evet...
"Kim? Bana onun kim olduğunu söyleyin?" dedim sakin kalmaya çalışarak. Beynim sakinlik için komutlar verirken vücudum titriyordu. Yüreğim korkuyla çırpınırken sık nefeslerim panik duygumu daha da tetikliyordu.
"Yakında öğreneceksiniz zaten-" diye cümleye başlayan abimin sözünü kestim.
"Şimdi." dedim net bir sesle. Dilimden dökülen kelimeler anlaşılırdı, isteğimi pürüzsüz bir şekilde belirtmiştim fakat kalbim o kadar emin değildi. Neydi beni bu kadar telaşa sürükleyen? Abimin bakışları mı kokutmuştu beni, yoksa tanıdığım birinin hain olma ihtimali mi?
"İsim, soy isim ve rütbe. Hemen şimdi. Kimi gözden kaçırdım?" dedim bir kez daha kendimi ifade ederek. Abimin sinirle kasılan vücudunu gördükçe zihnimde dönüp duran isimler birbiriyle savaş halinde gibiydi. Çevremdeki kimseye yakıştıramıyordum, kimseyi suçlayamıyordum.
"Albay Orhan Kutlu." dedi tok bir sesle. Gözlerimi kapattım. Zihnimi kapatmak ister gibi sımsıkı kapattım. Kapalı olan gözlerime inat odadaki herkesin bakışlarının benim üzerimde olduğunu hissediyordum. Biliyordum.
"O kim?" dedi Kemal sert bir şekilde. Sesindeki sert tını ve sitem tamamiyle bana aitti. Bu sitemi banaydı.
"Bade'nin eski komutanı, manevi amcası. Çok yakınlar." dedi abim acımasız bir sakinlikle. Sesindeki bariz ima okları bana çevirirken tereddüt etmemişti, Kemal'in sorusunun ardından bir saniye bile düşünmeden suçlarcasına üzerime atılmıştı sözleri.
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. Bu masadaki herkesin sinirine hazırdım fakat abimin değil. Bana öfkeyle bakan yeşilleriyle karşılaşınca olduğum duruma, bana yakıştırılan sıfata ve gözündeki yerime inanamadım. Beni hatalı görüyordu. Öyle ki bakışlarıyla koca yükü sırtıma yüklemişti.
Boran Akın, Bade Demir'i sadece hatalı görmüyordu. Onun bir vatan haini olduğunu düşüyordu hatta emindi. Öylesine büyük hatalar yapmaya hazırlanıyordu ki bunların bedeli çok ağır olacaktı, sadece haberi yoktu. Başına gelecekleri bilse yapacaklarını yapmamış olmak için dilini keser, kafasına sıkardı ama ne yazık ki gaybı bir tek Allah bilirdi, Boran Akın kendi kendini yakacaktı...
"Pardon?!" dedi İsmail yüksek bir sesle. Abim az önce kişiler demişti. O çoğul ekini oluşturan kişi ben miydim? Böyle bir şey olamazdı, olmamalıydı.
Ama olmuştu.
"Buraya geldiğinizden beri hiç görüştünüz mü?" dedi abim. Abim; Boran Akın, beni timimin önünde, vatan haini şüphesiyle sorgulamaya başlamıştı. Abim.
"Sanırım 4 kez." dedim. Artık ses tellerim bile titriyordu. Orhan albayla birkaç kez telefonda konuşmuştuk ama bunlar günlük, kısa konuşmaların dışına çıkmamıştı. Ben sınırlarımı çizmiş ve ona göre davranmıştım.
Öfke, pişmanlık, utanç, hırs, intikam ve şaşkınlık. 6 acımasız duygu aynı anda harekete geçmiş, beynimi kemirmeye başlamıştı. Odada yankılanan yüksek sesle içimdeki duygulara sızmaya çalışan korkuyu net bir şekilde hissetmiştim. Abim elini masaya vurmuştu.
"Sanırım değil! Net cevap ver!" dedi oldukça yüksek bir sesle.
"Sorguda mıyım? Şüpheli ben miyim?" dedim acı bir tebessümle.
"Bade!" abim hiddetle adımı zikrederken bahsindeki Bade'nin ben olmamasını diledim. Bu öfkesi başkasına olmalıydı. Beni suçlayamazdı.
"Komutanım yanlış kararlar veriyorsunuz!" dedi Fatih abimi uyarırcasına.
"Karışma Hacı." dedi Fuat sert bir ifadeyle.
"Ne demek karışma lan?! Sizin kafanız mı güzel, şaka mı bu?!" dedi Fatih sinirle yerinden kalkarak.
"Susun!" dedi abim ve bana döndü tekrar. Bir kez daha öldürdü bakışları beni.
"Bade Demir birazdan Ankara'ya sevk edileceksin." dedi abim. Bu 6 kelimelik cümle öyle yakmıştı ki canımı nefes alamadım.
Kırgınlıkla doldu yüreğim, o dolulukla sıkıştı.
Ben birazdan sorgulanacaktım, vatan haini şüphesiyle. Acar Kurt şüpheliydi, vatan haini olarak. Bu yakıştırmayı yapan Acar Kurt'un abisiydi.
Alt dudağımı dişlerken buruk bir şekilde gülümsedim ve boynumu eğdim.
Acar'ın başı eğilmişti, Acar; her şeyinden vazgeçip hizmet ettiği ülkesini satmakla suçlanırken başını eğmesindi de ne yapsındı?
"NE?!" dedi Savaş şaşkınlıkla. Abime olan bakışlarında öfke ve şaşkınlık görüyordum. Bir de inkar vardı. İnanmıyordu abimin ağzından dökülen kelimelere, bana güveniyordu.
Masadan destek alarak, sandalyeyi yavaş hareketlerle arkaya sürükledim ve yerimden doğruldum. Bacağımdaki tabancayı kılıfıyla birlikte çıkarıp masanın üzerine koyarken ellerim titriyordu. Boynumdaki künyeye giden elim vücut ısımla beraber ısınmış metali kavrarken boğazımdaki yumru öylesine büyümüştü ki nefes alamıyordum.
"Tamam. Usule uygun gidin, siz bildiğinizi yapın." dedim acıya, acıma karışan sinirle. Künyemi çıkarıp masanın üzerine bırakırken bütün hayatım gözümün önünden geçti. Keşke operasyonda şehit olsaydım da bunları yaşamasaydım, keşke canım çıksaydı da beynim bu denli acı çekmeseydi diye düşündüm.
"Bu yaptığınız saçmalık!" dedi Savaş benim yavaş hareketlerime karşıt hızla yerinden kalkarak.
"Üstlerin emri." dedi abim sakince. Sesindeki sakinliği her işittiğimde bir kez daha öldüm. Daha kaç kere ölseydim rahatlardı, susardı? Her sözü bir darbe daha vuruyor, düşüşümü hızlandırıyordu.
Hani abiler korurdu kardeşlerini? Hani kardeş kardeşe güvenirdi? Aile denilen kavram bir insanı ayakta tutar diyenler neredeydi? Hani kardeşi düştüğünde ilk abileri koşardı yardımına?
Neden benim abim düşürmüştü beni? Duyduklarım mı yalandı yoksa hissettiklerim mi? Hangisi gerçek değildi? Boran Akın ya da Barkın Demir isminin bir önemi olmadan abi demiştim ben ona, peki ya karşılığı neydi?
Bana hain yakıştırması yapabilmeyi kendine hangi noktada uygun görmüştü bilemiyorum ama benim içimde kopan fırtına tüm benliğimi sarsmıştı. Bu sarsıntı öylesine kuvvetliydi ki Acar bile darbe alırken Bade tamamen yok olmuştu. Bade Demir, bugün ölmüştü ve ondan geriye Acar kalmıştı.
Bade Demir tahtını tamamen Acar'a bırakıp çekilmişti içimden, hayattan.
"Çağlar!" abimin gür sesiyle irkilirken odanın kapısı açıldı ve iki kişi odaya girdi. Kafamı kaldırıp yüzlerine bile bakmadım. Ellerim masanın üzerinde destek almak istercesine dururken bakışlarımı kimseye değdirmedim, boynum eğik masadaki parmaklarıma bakıyordum. Utanç vardı kanımda. Sinsi sinsi içimde gezinen utanç duygusu bütün bildiklerimi unutturmuştu bana. Şimdi ne yapacaktım? Bu noktada gereklilikler neydi, savunmam hangi yönde olmalıydı, savunma yapmalı mıydım?
"Binbaşım! Bu şekilde olmaz! Kendisi gider sorgu odasına!" dedi Savaş karşı çıkarak.
"Böyle bir şüphenin asılsız olduğunu hepimiz biliyoruz!" diyerek açıklama yapmaya çalışan Fatih bugün beni oldukça şaşırtıyordu. Bana destek olmaya çalışıyordu, abimin aksine.
Kırgınlıklarım bir cam misali içime batarken doldu gözlerim.
"Araç geldi mi?" dedi Boran kimseyi umursamadan. Boran'dı benim için artık. O ne binbaşı olabilirdi, ne komutan, ne de abi. Sadece Boran'dı ne bir adım öteye ne bir adım geriye. Hayatımda sadece adından ibaretken nasıl geriye gitsindi zaten? Benim gözümde daha dibi nasıl bulsundu?
"Geldi komutanım." dedi teğmen Çağlar. Boğazımdan hızla yukarıya tırmanan hıçkırık dudaklarımın arasından firar etmeye hazırlanırken güçlükle yutkundum ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonra dedim, sonra ağlarsın ama şimdi değil. Ama demem yetmedi, dilim kalbime söz geçiremedi ve içinde koca bir yangın barındırır gibi yanan gözlerim doldu. Çok zoruma gitmişti.
"Bade Demir'in sevk işlemleri?" diye başka bir soru daha yöneltti Boran. İşlemler başlatılmış, demek ki bu 'operasyon' için epey hazırlanmıştı Boran Akın. Yüzüme bakarken arkamdan kazmıştı kuyumu. Gözlerime gülerken hain olduğumu düşünmüştü.
Bu ihaneti nasıl taşıyacaktı omuzlarım?
Taşıyamayacaktı...
"Her şey tamam." duyduğum cevapla gözlerimi kapattım. Hazırda bekleyen gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken çenem kasıldı.
"Gereği yapılsın." dedi Boran. Acımasızdı, ses tonunda ilk defa şahit olduğum ifadesiz tını sırtıma bir hançer misali saplandı. Ben hala başım masaya eğik, tabancama ve künyeme bakarken kolumda hissettiğim eller öyle canımı yaktı ki kollarımı benden koparsalar bu acının yanında lütuf kalırdı.
"Bade Demir, vatana ihanet şüphesiyle göz altı halinize karar verildi." dedi Çağlar'ın yanındaki üsteğmen. Kim olduğunu bilmiyordum ama dili öyle kolay dönmüştü ki bu cümleyi söylerken, o da beni tanımıyordu belli ki. Hiçbir tepki vermedim. Zaten ne yapacaktım ki?
Ellerim masaya yaslıyken üzerimi arayan kişiye itiraz etmedim. Yaptığı yanlıştı, kadının üzerini kadın aramalıydı ama itiraz etmek için dudaklarımı aralarsam tutmakta zorlandığım hıçkırıklarım odaya dolacaktı. Bu yüzden sadece durdum.
Belimdeki kasaturamı çıkarıp tabancamın yanına koyuşlarını, cüzdanımı ve cep telefonumu alışlarını izlemek içimi daha da delerken ortamdaki derin sessizliği Savaş bozdu.
"Buna müsaade etme Boran!" diye bağırdı Savaş.
"Kendine gel üsteğmen!" dedi Boran. Fatih de bağırmaya başlamıştı hatta Salih'in de beni savunduğunu duyuyordum ama artık algılayamıyordum. Çağlar sol elimi masadan ayırıp sırtıma götürünce sağ elimi o müdahale etmeden ben taşıdım sırtıma, sol elimin yanına. Bileklerim arkada birleşirken plastik kelepçeyle bağlandı. Kafamı kaldırıp Boran'a baktım.
"Boran Akın." dedim net tutmaya çalıştığım sesle. Buğulu bakışlarım ondan bir saniye bile ayrılmazken bütün sesler kesildi ve herkes bana döndü. Yanaklarım ıslanmaya devam ederken çenemi kaldırdım ve dimdik durdum karşısında. Kirpiklerim ıslansa da bakışlarımdaki ateş hissedilirdi.
Acar geri döneceğini belli eden bir sakinlikle kendinden emindi göz altına alınırken bile.
"Şimdi çok eminsin ya hainden, benden; bu kararından pişman olunca öyle bir yan ki ilk rüzgarda kül olup savrul etrafa. Dağıl tamamen. Hayat sana öyle şeyler yaşatsın ki bir gün beni anla Boran." dedim çatallaşmış sesimle. Boran'ın bakışları yumuşarken çatık kaşları düzeldi ve dudakları aralandı.
Ve Bade Demir'in duası kabul oldu. Boran zaman içinde yandı, dağıldı, parçalandı, savruldu ve yok oldu...
"Gidelim." dedim Çağlar'a dönüp. Boran'ın sesini duymak istemiyordum. Ne olacaksa olsundu ve bu kabus bitsindi.
Kollarımdan tutan Çağlar ve tanımadığım üsteğmen beni odadan çıkarırken attığım her adımda kalbimi çiğnedim sanki. Başım eğikken gözyaşlarım çenemde kavuştu ve acı bir damla halinde yere damladı. Herkes bize bakıyordu. Bütün askerler koridorda durmuş belki de donakalmış, vatan hainini izliyordu.
"Bade." sesini fısıltı halinde duyduğum Arda'ya dönüp bakmadım.
Acar kurt bu sefer çok ağır yaralanmıştı ve tedavisi imkansızdı. Bundan sonra yaralı kalacaktı ve devam edebilirse o şekilde yaşayacaktı. Tabii yaşayabilirse...
Bahçeye çıktığımızda soğuk hava bu sefer bedenimi ürpertmedi. Üzerimde sadece ince bir tişört vardı ama soğuğu hissetmedim. İçimdeki yangına Mardin'in soğuğu ne yapsındı?
Bahçenin ortasında duran 3 askeri araç ve siyah üniformalı askerleri görünce dayanamadım. Tuttuğum hıçkırık içimde büyüyüp dışarıya taşarken iç çektim.
"Ülkeni satarken ağlamadıysan şimdi de zırlama!" dedi üsteğmen. Bu sözüyle omuzlarım sarsılırken dudaklarımı araladım.
"Yapmadım." dedim sessizce. O kadar güçsüz çıkmıştı ki sesim ben bile zor duymuştum.
Bade Demir iki subay tarafından ellerini kelepçelenip götürülürken Savaş şok haliyle olduğu yerde kalakalmıştı. Ne yapacaklarını, bu durumdan nasıl çıkacaklarını düşünüyordu. Masanın üzerindeki Bade'nin künyesi gözüne çarpınca kendine gelmeye çalıştı. Acıyla ve kırgınlıkla bakan zümrüt yeşili hareler yüreğini dağlamış, aklını başından almıştı. Bade'nin gözlerindeki hüzün Savaş'ın sonu olmuştu.
Fatih, Boran'a tepki gösteriyor; İsmail ve Salih de ona destek çıkıyordu. 'Böyle bir şey olmaz, saçmalıyorsun' diyerek isyan ediyordu üstçavuşlar. Herkesin sinirli diyerek nitelendirdiği Fatih Şen karşısındaki binbaşının ikna olacağını bilse hiç utanmadan ağlardı ama yakarışları bile işe yaramazken ağlamasının bir değeri olmadığını biliyordu.
Kemal düşünceliydi, böyle bir şeyin olmayacağını biliyordu ama kendi abisi emin olmadan böyle bir suçlama yapmaz diyordu.
Fuat ise sinirliydi. Daha önce hain yüzünden şehit verdiği en yakın arkadaşı aklına gelmişti ve Bade'ye oldukça sinirliydi. Boran'ın söylediklerinden sonra hiçbir şeyi sorgulamadan ikna olmuştu çünkü hain kelimesini duyunca şuuru devre dışı kalıyordu. Onun da hassasiyeti ordaydı.
Enes ise şokun doruklarındaydı. Şaşkınlıktan oturduğu sandalyeden kalkamamıştı. Beynindeki karmaşadan çıkıp hayata dönemiyordu, odadaki sesleri bile duyamıyordu. En çok güvendiği insanlardan biri olan Acar komutanının böyle bir şey yapmamış olmasını diliyordu.
"Sikeyim!" diyerek bir küfür savuran ve hızla odadan çıkan Savaş'ın arkasından İsmail, Fatih ve Salih de gitmişti.
Yanımıza yaklaşan üç kişiden en uzun olanı önümüzde dururken diğer ikisi de yanıma geçti.
"Biz teslim alıyoruz." dedi sert bir sesle. Maskesinin altından sarf ettiği cümleler boğuk çıkmıştı. Üsteğmen kafasını sallayıp kolumu bırakırken bahçede Savaş'ın gür sesi yankılandı.
"BADE!" öyle bağırmıştı ki boş bahçedeki kuşlar uçuşmuştu. Sesindeki endişeyle Mardin'in dağlarını sarsmıştı. Omzumun üzerinden ona döndüm. Savaş koşarak yanıma geldi ve bir anda bana sarıldı. Bu hamlesiyle kendimi tamamen bırakmış ve iç çekişlerim eşliğinde ağlamaya başlamıştım.
"Sakin ol, bunu çözeceğim yemin ederim çözeceğim! Böyle bir şey yok biliyorum. Ben sana güveniyorum." dedi saçlarımı okşarken. Kafamı sağa sola salladım.
"Yemin ederim yapmadım! Yapmadım Savaş!" dedim isyan ederek. Bileklerim bağlı olduğundan saramadım onu. Bana destek olan, saçlarımı okşayan, bana güvendiğini söylemekten bu noktada bile çekinmeyen adama sarılamadım, oysa ne çok ihtiyacım vardı ellerimi sırtında kavuşturmaya.
"Biliyorum." dedi nefes verirken.
"Biliyorum Bade, ağlama kurban olayım!" dedi sıkı sıkı sarılarak. Söylediği her kelime öylesine kıymetliydi ki benim için, o an güvendim ona. Bana sarılan sıcak vücudu, sıkı tutuşundan dolayı net bir şekilde hissettiğim kalp atışları ve tek bir nefesi bile kıymete bindi. Kalbi öyle kuvvetli atıyordu ki her hücremde hissediyordum nabzını.
"Komutanım şüpheliyi götürmemiz gerek." dedi önümüzdeki siyah üniformalı. Savaş kafasını salladı ve benden ayrılıp yüzümü avuçlarının arasına aldı. Baş parmaklarıyla göz yaşlarımı silerken buruk bir şekilde gülümsedi. Deniz gözlerine kan karışmıştı. Mavileri kızarmıştı. Gözlerinden okunan duyguları daha da yaraladı beni.
"Ağlama Acar. Dik dur, ben senden eminim. Bunu halledeceğim, söz veriyorum. Çakır, Acar'ı kurtarmak için gereken ne varsa yapacak. Güven bana." dedi çatık kaşlarıyla. Sinirden değil hüzünden çatıktı kaşları.
"Güveniyorum." dedim fısıltıyla. Savaş güçlükle yutkunurken dudaklarını birbirine bastırdı ve kırgınlıkla gözlerime baktı. Boran'ın yaptığı yanlış Savaş'ı bile kırmışken ben nasıl tek parça kalsaydım?
"Biz sizden eminiz komutanım." duyduğum sesle bakışlarım Savaş'ın arkasına döndü. Fatih, İsmail ve Salih bize bakıyordu. Gülümsedim ve başımı hafifçe eğerek küçük bir selam verdim.
Siyah üniformalı askerler kollarıma girip beni arabaya bindirirlerken bahçede duran Savaş'ın omuzları dik değildi. Araç bahçeden ayrılana kadar öylece durmuş, gidişimi izlemişti. Araba bahçeden çıkarken önüme dönünce karşımda oturan askerle göz göze geldik. Maskesini çıkarıp bana baktı. Yüzündeki alaylı ifadeye karşılık benim sert bakışlarım değişmedi.
Az önce yanımda olanlar ve anın getirdiği şaşkınlıkla savunmasız duruyor olabilirdim. Ama şimdi tektim, kendimi kimseye ezdirmezdim.
"Acar... Acar..." dedi iç çekerek. Diğerleri de maskesini çıkarırken bana öfkeyle bakıyorlardı. Biri hariç.
"Hepimizin tanıdığı Acar meğer ne boklar yemiş, haberimiz yok." dedi gülerek.
"Hayırdır? Kanıtın mı var bu kadar keskin cümleler kuruyorsun?" dedim kaşlarımı çatarak. Az önce ağladığımdan ötürü sesim boğuktu ama ifadem sertti.
"Şüphesi yeter." dedi kendinden emin bir şekilde.
"Sana bu kafayla hayatta başarılar." dedim sinirle.
"İçeriye girdiğin gibi öleceksin." dedi yanındaki. Doğruydu, eğer tutuklanırsam bir saate geberip giderdim. Haliyle çok düşmanım vardı.
"Doğru. Sonuçta benim içeriye attırdığım hainlerle aynı koğuşta olacağım. Beni hoş karşılamazlar." dedim onları içeriye benim soktuğumu hatırlatarak.
"Gerçekten yaptınız mı komutanım?" dedi en küçükleri olduğu belli olan, bana öfkeyle bakmayan tek kişi. Yanındaki koluyla dürtüp onun 'komutanı' olmadığımı hatırlatmaya çalıştı sanırım.
"Yapmadım desem inanacak mısın?" dedim kırgınlıkla. Başını aşağı yukarı oynatıp beni onaylayınca gülümsedim.
"Her şeyim üzerine yemin ederim yapmadım. Yapmam." dedim bastıra bastıra.
"Ben size inanıyorum komutanım. Sizin üzerinize nasıl kaldı bilmiyorum ama her şeyin bir açıklaması olmalı."
"Sen gerizekalı mısın Fırat?!" dedi karşımda oturup benimle alay eden. Sanırım tim komutanıydı.
"Kusura bakmayın üsteğmenim ama ben Acar'ı tanıyorum. O beni hatırlamaz belki ama birlikte çalışmıştık zamanında. O kadar büyük fedakarlıklar yaptığına şahit oldum ki bir süre kendimi sorgulamıştım. Şimdi kendisi yaptım dese bile inanmazdım zaten." diyince yüzünü hatırlamaya çalıştım.
"Kıdemli çavuş Fırat Seyrek." dedim sessizce. Hatırlamıştım. Kendisiyle bir haftaya yakın çalışmıştık. Aslında çalışmak sayılmazdı, o da istihbarat uzmanıydı ve çıktığı sızma görevinde yaşadığı bir sıkıntıdan dolayı kamptan kaçmak zorunda kalmıştı. Yaralıydı. Hava şartlarından dolayı helikopter gelemediği için bir hafta onu dağda, bir mağarada saklamış ve tedavi etmiştim. Dediği gibi onu korurken biraz fedakarlık yapmam gerekmişti, mesela kamptan haber vermeden çıktığım için epey dayak yemiştim, aç bırakılmıştım ve hatta bıçaklanmıştım ama onun canından önemli değildi.
"Benim komutanım." dedi gülümseyerek. Daha sonra diğerlerine döndü.
"Benim hayatımı kurtardı. O olmasa cesedimi bile bulamazlardı. O yüzden şimdi kimse bir şey demesin." dedi kendinden emin bir şekilde.
"Sen de onun tarafındasın yoksa Fırat?" dedi benim yanımdaki. Hızla ona döndüm.
"Bizim tarafımız belli, atamızın izindeyiz. Ama sen silah arkadaşını bu kadar çabuk suçlayabiliyorsan kendini sorgula." dedim sinirle.
"Ne bu ikiniz de birbirinizi koruyorsunuz?" dedi karşımdaki, rütbesinin üsteğmen olduğunu öğrendiğim adam.
"Bana ne isterseniz deyin, olan olmuş zaten. Ama masum mehmetçiğime laf söyletmem." dedim başım dik bir şekilde. Yanımdaki kolumu sert bir şekilde kavrayıp beni kendine çevirdi.
"Sana mı soracağız?!" dedi sinirle. Fazla gergindi ve şu an ellerimi çözüp güzel bir dayak atmamak için zor duruyordum.
"Ne yapıyorsun lan sen?! Kendine gel!" dedi Fırat kolumu elinden kurtararak.
"Arabayı durdur Seyit!" diye bağırdı üsteğmen. Araba ani bir hareketle dururken üsteğmen kapıyı açtı ve Fırat'a döndü.
"Arkadaki araca git Fırat."
"Hayır. Acar'ı size bırakmam." dedi ters bir ifadeyle.
"Fırat, git." dedim gözlerimle iyi olduğuma onay vererek.
"Gitmem komutanım!" dedi Fırat. Bunun üzerine Fırat'ı üniformasından tuttuğu gibi dışarıya çıkaran üsteğmen kapıyı Fırat'ın üzerine kapattı.
"Hala komutanım diyor!" diye bağırdı sinirle. Ben derin bir nefes alırken bakışları beni bulunca gözleri öfkeyle parladı.
"Yancın mı lan bu?!" dedi çenemi tutup suratını suratıma yaklaştırarak. Bu son nokta olmuştu. Ellerimi plastik kelepçeden kurtarıp üsteğmenin yakalarına yapıştım ve koltuğa oturtup üzerine eğildim ama vurmadım. Benim bu hareketim üzerine diğerleri bizi ayırmaya çalışıyordu.
"Haddini bileceksin!" dedim yüzüne tükürürcesine.
"Bıraksana be kadın!" diyerek beni ayırmaya çalışan her kimse boşa uğraşıyordu. Elime düşmüştü bir kere.
"Ben vatan hainlerine saygı duymuyorum!"
"Zaten ben de hain değilim!" yüksek bir sesle. Üsteğmen bileklerimi kavrayınca yakalarını bıraktım ve yerime rahat bir şekilde oturdum.
"Komutanım boş verin!" dedi az önce kolumu tutan.
"Şunu güzel bağlayın!" dedi üsteğmen yakalarını düzeltirken.
"Elinizdeki plastik kelepçelerin hepsini taksanız da kurtulurum, Acar'ı küçümsemeyenler hep pişman olmuştur." dedim sakince.
"Öyle mi?" dedi kaşlarını kaldırıp meydan okur gibi.
"Öyle." dedim kendimden emin duruşumu bozmadan.
"Tamam o zaman, biz de plastik kelepçeyle bağlamayız." dedi ve belindeki palaskayı çıkardı. Palaskayla bağlasa da kurtulurdum ama içi rahat etsin, çenesini kapatsın diye bir şey demedim. Ellerimi arkadan sıkıca bağladıktan sonra bütün yol öfkeli bakışlarını üzerimden çekmemiş, arada saçma sapan laf sokma çabası içine girmişti ama hiçbirine cevap vermediğimi görünce neyse ki bir süre sonra susmuştu.


