İçeriğe geç

ACAR KURT

Bölüm 17 · 16 dk okuma

ACAR KURT

Bölüm 17

16. BÖLÜM

"Yaslıyız, kapkara olsak da hayâlet değiliz;

Silemezsin, izimizdir yerin altındaki iz.

Şahlanır göklere inkâr edilen heykelimiz,

Gösterir ufku, ölürken bile, solgun elimiz.

Kırılan göğsümüzün darmadağın mermerine,

Bir alev dalgası mecz eylemişiz kan yerine.

Yerde dursak ne çıkar, gökte yürür maksadımız,

Titretip burcuna, bârûsunu zulmün, adımız.

Yüzümüz zulme susarken gözümüz ses kesilir;

Zâlimin rûhuna zulmün leşi mahbes kesilir."

Mithat Cemal Kuntay

Savaş Eroğlu;

Bahçenin en köşesindeki çardakta yani onun burada en çok vakit geçirdiği yere oturmuş elimdeki künyeye bakarken derin bir nefes aldım. Başımdaki alışık olduğum yoğun ağrı artık beni etkilemezken içtima yapan timin ritmik sesleri kulağıma doluyordu. Baş parmağımla künyenin üzerindeki ismi okşarken bir kez daha kızdım hayata, kadere.

Tam 14 ay olmuştu bugün itibari ile. Onu görmeyeli, sesini duymayalı, kokusunu hissetmeyeli koskoca 14 ay geçmişti.

Nerede, ne durumda, iyi mi hiçbir şey bilmezken cevabından en çok korktuğum yaşıyor mu sorusu bile karşılıksızdı bende. Her gece bu soruların cevaplarını düşünürken uykularım kaçıyordu ve uykusuzluk sonucu bünyemi bir baş ağrısı sarıyordu. Ne yazık ki bu duruma da alışmıştım. Çıkıp gelmesi için yapamayacağım şey yokken çaresizlikle beklemek ruhumu epey yormuştu.

Her şeyini feda etmeye hazırdı Savaş Eroğlu. Fakat bu hazırlığını sonuca bağlayacak kişi yoktu. Bade Demir'e ulaşamadığı her güne acıyla başlıyordu. Acar gibi alışmıştı acıya, acıyla yaşamaya. Şimdi onu en iyi anlayabildiği zaman dilimindeydi fakat Acar yoktu...

Bade'nin cezaevine girmesinin üzerinden yaklaşık 2 ay sonra bütün gerçekler açığa çıkmıştı ve Bade aklanmıştı ama o yoktu. Bir çok kez ulaşmayı denemiştim. Babamdan, istihbarattaki arkadaşlarımdan, çevremde tanıdığım ne kadar asker varsa hepsinden hatta son çare olarak Boran'dan bile yardım istemiştim. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu, ondan geriye bana kalan tek şey gitmeden önce titreyen elleriyle masanın üzerine bıraktığı künyesiydi. Bir de üzerime yük olan kırgın bakışları eşliğinde söylediği son cümlesi.

'Canın sağ olsun' demişti benim çaresiz bakışlarımı görünce. O yorgun harelerine rağmen tebessüm etmişti bana. Ben şimdi anlıyordum ki o olmayınca canımın da bir önemi yoktu aslında. Ne zaman bu kadar bağlanmış ve benimsemiştim onu ben de bilmiyordum ama yokluğu omuzlarımda koca bir yük misali eziyordu beni. İçimde hiçbir heves kalmazken tek yaşama amacım ülkemdi. Vatanımı da onu da kaybettiğim gibi kaybetmemek için çabalıyordum sadece.

Ellerinde kelepçeyle götürülürken, gözlerindeki kırgınlığa, içindeki ateşe rağmen dimdikti son gördüğümde. Yani 14 ay önce...

Tek temennim istihbaratın onu göreve göndermiş olmasıyken her gün korkuyla haberleri izliyor, bir şehit haberi gelir mi diye diken üstünde duruyordum. Biraz da kızgındım, Boran'ın yaptığı şeyin üzerine buradan uzaklaşmış olmakta haklıydı ama cezasını bize kesmesi ve bizimle de iletişime geçmemesine anlam veremiyordum. Fakat bugün karşıma çıksa ne kızgınlık kalırdı, ne kırgınlık. Sadece gelsin, o yeterdi.

Onu ilk gördüğüm gün; üzerindeki terörist giysilerine ve bitap haline rağmen anlamıştım onun benim hayatımı değiştireceğini. Ona sert davranmıştım, ilk karşılaşmamızda fiziksel olarak zararlar vermiştim ama kendimi tutamamıştım. O güzel gözlerini terör pisliğine nasıl yakıştırır diye düşünüp daha öfkelenmiştim. Gözlerine baktıkça, sorularıma cevap vermedikçe kendime hakim olamamıştım. Parmaklarım boğazına sarılmış, şimdi bir kez duymak için can attığım sesi susturmuş, yaşadığını bilmek için hissetmeye muhtaç kaldığım soluğunu kesmişti. Bunun pişmanlığını hala yaşıyordum.

Yaptıklarımdan pişmandım. Ona görev sonunda, teröristin ve timin yanında yaptığım ayıp bana yakışmamıştı. O bana saygı duyarak, pişmanlığımı görerek bir kez olsun o sorgu odasında yaşananları yüzüme vurmamışken ben gözlerinin içine baka baka, pişkince, şuursuzca dudaklarımdan dökülen kelimelere hakim olamamış ve onu kırmıştım. Onun için çok endişelenip sinirlenmiş ve telaşın getirdiği öfkeyle onu kırmıştım. O da sonuç olarak kafamı kırmıştı ama hak etmiştim.

Yaptığım her şeyin pişmanlığı vardı üzerimde ama yapmadıklarımın sızısı içimi kavuruyordu. Onu kurtaramamıştım, sözümü tutamamıştım. Hislerimi inkar etmiş ve her şey için geç kalmış, ona söyleyememiştim. Bir yanım belki nasıl bir halde olduğumu, hissettiklerimi bilse gelir derken bir yanım da görevde olduğu düşüncesiyle zihnimi sakinleştiriyordu.

Gözlerimi deniz diye nitelendirdiği her aklıma geldiğimde kendimi gülümserken buluyordum. Bu sözü üzerine her izin günümde deniz kenarında bir şehire gider olmuştum. Belki o da beni özlemişse benimle buluşmaya gelir diye bir buket çiçekle bekliyordum onu bulduğum ilk boş bankta. Ama her seferinde buketi boş banka bırakıp yapayalnız dönüyordum Mardin'e. Gelmiyordu, ne kokusu ulaşıyordu burnuma ne de zümrüt yeşili gözleri çıkıyordu karşıma.

Savaş Eroğlu her izin gününde, görev dönüşü olan izinlerinde, bayram tatillerinde daha gün doğmadan denize kıyısı olan bir şehire gider, güzel bir buket beyaz gül yaptırır ve beklerdi. Gün geceye dönene kadar, sokaktaki herkes evine girene kadar umutla beklerdi. Umutsuzca ama umutla. Gelmeyeceğini bile bile beklerdi.

Umutsuzca umutlanmak, sonucunu bile bile çabalamak, olmayacağının farkında olarak acı içinde beklemek...

Savaş ve Boran ilk zamanlarda oldukça büyük tartışmalar yaşamıştı. Bu durumun içine Fatih Şen de eklenince tartışma büyümüş kavgaya dönüşmüştü. Fatih ve Savaş, Boran'ın üzerine atlayınca diğerleri zorlukla araya girmiş, iş büyümeden ayırmışlardı ama bir yıldır her saniye nefretlerini belli ediyor, kinlerini kusuyorlardı. Uyarı cezaları alsalar da durmadıkları için Boran artık bu şekilde idare etmeye çalışıyordu. Zaten kendi kendine yaşadığı içsel çatışma yüzünden oldukça zorlanırken, Fatih ve Savaş'ın bu tepkisini haklı görüyordu.

Hepimiz çok kötüydük ama Boran Akın çökmüştü, bunu görebiliyordum. Özellikle Bade'nin suçsuz olduğu ortaya çıktıktan sonra daha da bitmişti. Bade'nin Boran'a son sözü 'yan' olmuştu. Boran Akın yanmıştı, kül olmuştu ve ilk rüzgarda dağılmıştı. Hak etmişti. O yangını kendisi başlatmıştı. Hala bizimle, Erce Timiyle çalışıyordu ama başta Fatih, ben ve İsmail olmak üzere ona olan nefretimizi her an belli ediyor hatta dile getiriyorduk. Boran bizim için görev bilgisi aldığımız birinden başka bir şey değildi. Olamazdı.

Herkese kızgındım. O kararı veren hakime, Bade'yi suçlayan Boran'a, onu cezaevine sokan infaz memuruna, kelepçeyi takan jandarmaya... Ve kendime. Herkesten iğrenmiştim. Bir yanlış anlaşılma sonucu Acar gitmişti ve kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Dava sonuçlandıktan ve Bade aklandıktan sonra özür dileyen Aziz albay bir saat konuşmuştu, bizim için bir önemi yoktu. Özür dilemek yerine en azından 'iyi' bilgisini verse daha çok işe yarardı sözleri. Fakat kimse bir şey demiyordu.

"Çakır!" diyerek omzuma dokunan Fatih'le düşüncelerimden ayrılıp ona döndüm.

"Ne var?"

"Bir saattir sesleniyorum!" dedi sitemle.

"Baktım işte Fatih, ne oldu?" dedim bıkkınlıkla. Benimle çok kez 'o Acar, ona bir şey olmaz, kendini bu kadar yıpratma' konuşması yapmıştı ama benim tavrım değişmeyince bu durumdan vaz geçmiş olacak ki artık azarlamaya başlamıştı.

"Yine mi?!" diyerek elimdeki künyeyi gösteren ve isyanla kendini yanıma atan İsmail'e ters bir bakış attım.

"Size ne lan?!" dedim sinirle. Erce timiyle daha da yakınlaşmış, kardeş gibi olmuştuk. Fuat, Kemal ve Enes de pişmandı Bade'ye destek çıkmadıklarından dolayı ve bu pişmanlıklarında samimi oldukları için onlara karşı tavır almamıştım. Ara sıra Acar burada olsa ne yapardı diye muhabbete başlıyor Bade hakkında konuşuyorduk ama benim bu konuşmadan etkilendiğimi gördüklerinde konuyu kapatıyorlardı.

"Tamam bir şey demedik!"

"Bitti mi içtimanız?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Timin komutanlığını ben devralmıştım. Yeni bir komutan istememiştik çünkü biliyordum, Acar gelecekti. Gelmeliydi.

"Bitti. Sen de timdensin arada katılsan mı?" dedi Fatih alayla.

"Fatih yarın benim yerime de yaparsın o zaman." dedim gözlerimi kısarak. Fatih gözlerini devirirken bıkkın bir nefes bıraktı.

"Albay toplantı odasına çağırdı. Hadi kalk artık."

"En başından söylesene bir saattir boş yapıyorsun." dedim sitemle. Fatih sabır çekerken bizi beklemeden yürümeye başladı. Timde en yakın olduğum kişi oydu ama her saniye kavga ediyorduk. Bizim anlaşma şeklimiz de buydu.

"Hadi Avarel!" dedim hala oturan İsmail'i görünce.

"Geldim komutanım." söylene söylene yerinden kalktıktan sonra birlikte toplantı odasına girmiş, albayı beklemeye başlamıştık.

"Operasyon mu var acaba?" dedi Enes düşünceli bir şekilde.

"Operasyon olsa Boran binbaşı çağırırdı." dedi Salih. Haklıydı, biz bütün görev bilgilerini Boran'dan alıyorduk.

"Niye buradayız o zaman?" Enes belli ki meraklı günündeydi.

"Time biri geliyorduk belki." dedi Fuat.

"Komutan mı atandı yoksa." dedi İsmail gözlerini kısarak.

"Salak salak konuşmayın. Öğreneceğiz birazdan." diyerek bu saçma muhabbete müdahale etmiştim. Time kimse gelemezdi, bu timi Acar kurmuştu ancak o ve onun istediği kişiler gelebilirdi. Neyse ki uyarımın üzerine susmuşlardı. Yaklaşık 10 dakika sonra albay ve Boran içeriye girince hepimiz ayağa kalkıp esas duruşa geçmiştik. Masanın başında boş kalan sandalye dikkatimi çekerken bir kişiyi daha beklediğimizi anlamıştım.

"Rahat, oturun." dedi albay. Hepimiz tekrar oturduktan sonra albayın söze başlamasını bekliyorduk.

"Komutanım neyi bekliyoruz?" dedi Fatih.

"İstihbarat bünyesinde yürütülecek bir operasyona katılacaksınız. Görev detaylarını anlatmak ve operasyona katılıp sizi komuta etmek için gelecek kişiyi bekliyoruz."

"Sadece bu görevde komuta edecek değil mi?" dedim kaşlarımı çatarak. Albay sıkıntılı bir nefes verdikten sonra kafasını sağa sola salladı.

"Görev sonrası tim komutanınız olarak devam edecek."

"Ama-" diye söze başlayan Fatih'in sözünü Boran kesiti.

"Gelen emirler bu şekilde Fatih, itirazınız bir işe yaramayacak." dedi Boran sert bir ifadeyle. Kaşlarım daha da çatılırken ellerimi masanın üzerinde birleştirdim.

"En son emirler bu yönde diyerek yaptıklarınızdan dolayı bu durumdayız zaten binbaşım!" dedim sinirle. Bade'nin açıklama bile yapamadan Ankara'ya götürülmesine de emirler bu yönde dediği aklıma gelince kendime hakim olamamıştım. Hoş, hakim olmak gibi bir çabam da yoktu zaten.

"Üsteğmenim! İtiraz dilekçeni yazar bana iletirsin. Ben de Ankara'ya gönderirim. Bizimle tartışmanın bir anlamı yok." dedi albay uyararak. Sakin olmak adına derin bir nefes aldım ve arkama yaslandım. Odadaki sessizlik ortamı daha da gererken bu gerginlik baş ağrımı daha da arttırmıştı. Yaklaşık 15 dakika geçmiş, sessiz bekleyişimiz devam ederken bu sessizliği Salih bozmuştu.

"Gelmeyecek herhalde." dedi alayla. Albay ters bir bakış atmakla yetinince beklemeye geri dönmüştük.

Koridordan gelen topuk sesleri, üzerindeki kişinin yere sağlam bastığını belli etmek istercesine öyle bir melodiyle doldu ki kulaklarıma içim titredi. Yaklaşan adımlar kapının ardında dururken hepimizin bakışları kapıya çevrildi. Yavaşça açılan kapı sabrımı zorlarken içeriye adım atıp açık kapının önünde duran kişiye baktım.

Simsiyah, jilet gibi takım elbisesi içinde, yine siyah seçilmiş topuklu ayakkabıların üzerinde, dimdik ve kendinden emin, bakışları keskin, çehresi sert duran kadın... Nam-ı değer Acar, Bade Demir.

Ben gördüğüm kişiye inanamazken yerimden bile kıpırdayamadım. Bu karargahta, bu odada karşılaştığımız ilk gün onu askeri üniforma içinde gördüğüm andaki şaşkınlığımın on katından bile fazlaydı şu anda vücuduma yayılan şok dalgası.

İçeride oluşan ölüm sessizliğine karşıt uğuldayan kulaklarım yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Birazdan kıyamet kopacaktı ve biz ya cennete ya da cehenneme yolculuk edecektik. İçimdeki yangın büyük bir gümbürtüyle harlayıp bedenimi sararken kan akışım o kadar hızlıydı ki vücudumda kol gezen adrenaline yetişemeyen kalbimin birazdan duracağını düşündüm. Damarlarım yüksek basınca dayanamazken tuttuğum nefes dudaklarımın arasından onun ismini zikrederek odaya dağıldı.

"Bade..." fısıltıdan farksız, güçsüz sesim kulaklarıma ulaşırken gördüklerimi sorguladım. Gözlerimiz birbirini bulurken Bade'nin dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm yer edindi. Yeşilleri, hasretinden yandığım zümrütleri öyle parıltısızdı ki ben bir senenin ardından tekrar tekrar yandım. Gözlerindeki ruhsuzluk benim de ruhumu söktü aldı. Kalp atışlarım durdu, nefesim kesildi, kulaklarımdaki uğultu sustu, kanımdaki adrenalin yok oldu ve ben Acar'ın ateşinde kavruldum.

Odadaki her şey yok olurken bunun sebebi bakışlarımızın yarattığı zelzeleydi. Bade bende ne görmüştü bilmiyorum ama ben onun ormanında kayboldum, ırmağında boğuldum. Ruhum ölü bir bedenin denizden sıyrılıp karaya ulaşması gibi ona tutunurken gördüklerimin hayal olmasından korktum. Korkum delirmiş olmamaydı, her gün hakkında bir bilgi alabilmek için uğraştığım, artık öldüğünü düşündüğüm, merakından uykularımı kaçıran kadının karşımda dimdik durması delirmişliğin alameti diye bağırdı beynim.

Sarıya çalan saçlarından birkaç tel bize ihanet edip aramıza girerken yüzüne düşen saçlarla kırpıştırdığı gözlerini benden çekti ve odadakilere baktı.

"Merhaba Erce." kulaklarıma ulaşan sesle içimi huzur kaplarken derin bir nefes alma ihtiyacı duydum. Biz şaşkınlıkla tepki veremezken Boran'ın kesik bir nefes verdiğini işitip ona döndüm. Şokla dudakları aralanmış, gözlerini kısmıştı. Belli ki gelecek olan kişinin Bade olduğundan onların da haberi yoktu.

Bade rahat ama kendinden emin hareketlerle elindeki dosyaları masaya koydu ve sandalyeye oturdu. Odada sadece onun çıkardığı sesler duyularken ben nefes almayı bile bırakmıştım.

"Geç kaldım, yolda teknik bir arıza yaşadık. Dilerseniz toplantıya başlayalım." ben hala rüyada olduğumu düşünürken bu rüyadan uyanmaktan korkuyordum. Tekrar onsuz bir güne uyanmak ve bu kadar yakınımdayken yine avuçlarımdan kayıp gitmesi düşüncesi beni korkuyordu.

"İstihbarat..." diyen Boran cümleye devam edemeden susmuştu.

"Yüzbaşı Bade Demir, istihbarat tarafından operasyonu yönetmek için geldim. Bir de timimin başına atanmamı doğru buldular."

Ben olayları idrak edemezken Bade'nin bakışları bana döndü. Biz göz göze gelirken hayat bir kez daha durdu benim için. İyiydi, sağlıklıydı, karşımdaydı ve en önemlisi yaşıyordu.

"Çakır, nefes al." dedi keyifli sesiyle. Komutu sorgulamadan derin bir nefes alırken Bade dudaklarını birbirine bastırıp gülüşünü saklamaya çalıştı.

"Başlayalım o zaman yüzbaşım." dedi albay. Bade kafasını sallayıp en üstteki dosyayı açtı içinden çıkardığı fotoğrafları masanın ortasına koydu.

"İki seneden fazla süredir üzerinde çalışılan Suriye sınırındaki en büyük kampın yok edilmesi ve kampın başındaki Şiyar Mizgin isimli örgüt üyesinin ele geçirilmesi adına düzenlenen bu operasyona Erce Timi uygun görüldü. Bu sabah gün doğmadan sınırda olacağız, 2 gün sonra yapılacak olan silah ticareti kampa ulaştığında hem ticareti hem de kampı patlatacağız. Sahadaki tüm istihbaratçılar geçen hafta itibari ile sahadan çekildi, kampın içinde askerimiz yok." dedi ciddi bir ifadeyle. Sesindeki sertlik tanıdıktı, Acar hiç değişmemişti.

"İstihbarat güvenilir mi?" dedi Boran. Bade'nin bakışlarında öfke yer edinirken soğuk bir gülümseme belirdi yüzünde.

"İstihbaratı Acar sağladı, kamptaki işimi geçen hafta bitirip operasyon planını yaptım ve buraya geldim. Güven probleminiz varsa dava açabilirsiniz, daha önce yaptığınız gibi." dedi iğneleyici bir ses tonuyla. Ben keyifle arkama yaslanırken Fatih dudaklarını birbirine bastırdı.

"Kişisel mevzuları işe karıştırmayın yüzbaşım!" dedi Boran dişlerini sıkarak. Bade alayla gülerken küçümseyici bakışlar eşliğinde Boran'ı süzdü.

"Dediğimi yap, yaptığımı yapma demeye çalışıyorsunuz herhalde? Zira burada aileyi ve mesleği karıştıran tek kişi sizsiniz." diyen Bade karşısında Boran tekrar ağzını açmıştı ki araya girdim.

"Kamp kaç kişilik?"

"200 kişi kampta, 70 kişi de silah ticaretiyle gelecek, hepsi silahlı. Fakat bizi o kadar zorlamayacak. Çakır'ın yaptığı bombaları döşeyip kalabalık bir grubu etkisiz hale getireceğiz. Kalanlarla çatışmaya gireceğiz ki bu sayı 50'yi geçmez. Epey avantajlıyız." dedi kendinden emin bir şekilde. Kafamı salladım.

"Anlaşıldı komutanım." dedim tebessüm ederek. Bade derin bir nefes alıp masanın üzerindeki resmi parmağıyla işaret etti. Uzaktan çekilmiş, muhtemelen yakalamaya gideceğimiz teröristin fotoğrafıydı.

"Asıl hedefimiz bu adam. Yanımızda istihbarat uzmanı bir üsteğmen de olacak. O kampa girip bu adamı çıkarırken hep bağlantıda olacağız. Bir terslik olursa planın sıralaması değişecek. Patlama ardından çatışma değil de çatışma ardından patlama yapacağız. Şiyar Mizgin istihbarat uzmanıyla birlikte kamptan çıkmaya ikna olmazsa ateş etmeye başlayacağız, kendisini yakından tanırım oldukça korkak biridir. Silah seslerini duyunca kaçacaktır. O çıktıktan sonra patlamayı gerçekleştireceğiz. Daha doğrusu o kısım Çakır'ın sorumluluğunda." dedi resme bakmaya devam ederek. Bana ismimle hitap etmiyor, sadece lakabım olan Çakır'ı kullanıyordu. Bunu bilerek mi yapıyordu bilmiyorum ama saçma bir şekilde hoşuma gitmişti. Ya da sadece onun ağzından bana hitaben bir şeyler duymaktı hoşuma giden.

"Kim katılacak?" dedi Boran çatık kaşlarıyla Bade'ye bakarken.

"Gizli bilgi." dedi Bade umursamaz bir tavırla.

"Ben timin karargah bağlantısıyım, yabancı yok yüzbaşı söyleyebilirsin."

"Karargah bağlantısı olmanız talep ettiğiniz ayrıcalığı size sunmaz." dedi Bade sinirle. Yükselen siniri hissedilir derecedeydi.

"Bade bu kadar keskin olman operasyonu olumsuz etkiler." dedi Boran. Kimse konuşmuyor, ikiliyi maç izler gibi merakla izliyordu.

"Ben bu operasyon için tahmin edemeyeceğiniz kadar çok şey feda ettim, sizin 10 dakika önce düşünmeye başladıklarınızı ben aylardır planlıyorum. Beni yargılamadan önce bunları hatırlayın."

"Tamam yeter. Operasyonun detaylarını konuşun ve sabah burada olmak için hazırlanın." diyerek yerinden kalkan albayla biz de ayağa kalkmıştık.

"Emredersiniz komutanım!" albay odadan çıkarken biz onun aksine olduğumuz yerde duruyorduk. Diğerleri neden gitmiyordu bilmiyorum ama ben Bade ve Boran'ı baş başa bırakıp olası bir kavgayı önlemek için burdaydım. Bir de Bade'den ayrılmak içimden gelmiyordu.

"Siz çıkabilirsiniz." dedi Boran bize hitaben.

"Operasyonu konuşacağız." dedim net bir sesle. Boran sıkıntılı bir nefes alıp geriye otururken bakışlarını Bade'nin üzerinden çekmiyordu.

"Yanlış kararlar veriyorsun Bade. Beni dinlemeden fazla tepki gösteriyorsun." dedi Boran. Bu adam salak mıydı?!

"Karşısındakini dinlemeden yanlış kararlar vermek... Genetiğimde var sanırım." dedi Bade alayla.

"Yüzbaşı! Karşında üstün var." dedi Boran dişlerini sıkarak.

"Ben de saygı çerçevesi dışına çıkmadan sizi cevaplıyorum." dedi Bade rahat bir tavırla oturduğu sandalyeye yaslanarak.

"Ne olsun istiyorsun? Gideyim mi?" dedi Boran sesine yansıyan öfke ve kırgınlıkla.

"Ben isteğimi gerekli mercilere ilettim, meraklanmayın." dedi Bade. Boran'a bir kez olsun komutanım dememişti. İsmiyle de seslenmiyor, sadece siz diyordu. Ona vatan haini diyen kişinin karşısında başarıyla kamufle ettiği öfkesi ve sakin hareketleriyle ona bir kez daha hayran olmuştum.

"Ne yaptın?" dedi Boran anlamak ister gibi, merakla gözlerini kısarak. Bade diliyle dudaklarını ıslattıktan sonra keyifle gülümsedi.

"Memurun mesleğini lekelemek, iftira atmak, yalan beyanda bulunmak, askeri birlikleri ve savcılığı yanıltıcı deliller sunmak, görevi kötüye kullanmak, devlet memuruna hakaret, askeriye içi usulsüz örgütlenme, yalan ifade vermek gibi suçlardan ayrı ayrı dava açtım size. Yakında evraklarınız gelir, mahkemeye gelip bana yaptığınız gibi gözünüzün içine baka baka karşı tarafınızda olacağım, emin olabilirsiniz." dedi soğuk bir sesle. Benim gözlerim şokla büyürken yanımdaki Fatih'in sessiz kahkahalarını duyuyordum.

'Yemin olsun benim başımı öne eğdiren kim varsa, canımı yakan her kimse onu yakacağım.' demişti Bade Demir kendi kendine. Bu andını yerine getirecekti. Acar Kurt'un gözü dönmüştü ve bu yaptıkları henüz başlangıçtı.

"Yapmadım de." dedi Boran korkuyla. Bade dudaklarını birbirine bastırıp başını biraz sağa eğdi.

"Yaptım." dedi omuz silkerek.

"Bade anlıyorum çok sinirlisin ama beni de anla! Önümde kanıtlar varken ne yapsaydım?!" dedi Boran hiddetle ayağa kalkarken.

"İsmail, Salih, Savaş ve Fatih ne yaptıysa en azından onu yapsaydınız." dedi Bade çenesini kaldırarak. Kemal, Enes ve Fuat gözlerini kaçırırken derin bir nefes aldım. Ortalık karışıyordu ama müdahale etmek istemiyordum. Bade sonuna kadar haklıydı. Bunca zaman içinde tuttuklarını dökmesi lazımdı.

"Senden şüphe ediliyordu! Sana yaklaşmam gerekti, mantıklı düşünmek zorundaydım. Ben-" diyerek kendini açıklamaya çalışan Boran'ın sözünü Bade kesti.

"Sen, siz artık her neyse. Seni tebrik ederim, ben hayatımda senin gibi iki yüzlü tanımadım. İyi bir istihbaratçısın, Acar bile arkasından oyun çevirdiğini anlamadı. Ama sen kendi kardeşini açığından, ailesinden vurabilecek kadar iğrenç bir insansın. Bana aile yönünden yaklaşıp dibime girdin. Beni takip ettiğini, hep koruyup kolladığından söz ettin ve sözde 'annemin' kolyesini bana verdin. Anlattığın şeylerin hepsi saçma sapan bir hikayeyken sen gözlerimin içine baka baka içimdeki yarayı deştin." dedi Bade hala korumayı başardığı sakin ifadesiyle.

Acar'ın öfkesi açığa çıkıyordu ve Boran Akın bu saatten sonra zor kurtulurdu. Acar ona açılan yaranın daha büyüğünü açmadan durmayacaktı.

"Hayır! Onlar yalan değil!" dedi Boran ağlayacak gibi bir ifadeyle. Bade sert bakışları eşliğinde ayağa kalktı ve Boran'a doğru bir adım attı.

"Yanıma yaklaştın, 'haini' göz hapsinde tuttun ve avcunun içine aldın. Bana bir tim vaat ettin, bir aile, bir abi vaat ettin. Ben de kandım. Yalan yok, inandım sana. Sonra yüzüme gülerken yaptığım her hareketin raporunu tuttun. Lojman yok diyerek beni askeriyeye hapsettin ve bu benimle de sınırlı kalmadı. Beni, tim üyelerini ve kendini burada tuttun. Beni destekler gibi görünürken, arkamdaymışsın gibi hissettirirken sinsi sinsi hançeri sapladın." dedi Bade tiksinir gibi Boran'a bakarken. Bade her şeyin farkındaydı ve Boran bu duruma hazırlıksız yakalanmıştı belli ki.

"Ben yemin ederim zorunda kaldım! Bade... Beni de dinle ne olursun abiciğim!" Boran'ı ilk defa bu kadar çaresiz görüyordum. Ne yapacağını bilemez gibi hali vardı.

"Abi?" dedi Bade büyük bir kahkaha atarak. Yavaş yavaş gülüşü sönerken daha büyük bir öfkeyle döndü Boran'a

"O kan bağı var ya, genetik, DNA testi her ne boksa! Bir işe yaramaz Barkın Demir! Çünkü ne ben Bade'yim ne de sen Barkın. İkisi de öldü, anla artık! Ben Acar'ım, sense Boran. İki tane çocukluk öyküsü dinledin diye abim mi oldun?! Bu mu temennin?!" artık dayanamazken ayağa kalktım ve Bade'nin yanına geçtim. Herkes ayağa kalkarken Boran'ın omuzları çöktü.

"Yapma..." dedi acı çeker gibi.

"Acıdı mı? Canın mı yandı?" dedi üstten bir ifadeyle. Gülüp devam etti.

"Bana verdiğin kolye, içinde takip cihazı mı var dinleyici mi? Annemin diyerek duygu sömürüsü yaptın, açığımdan vurdun, manipüle ettin. Tebrikler! Yarbay olursun artık haini buldun ya! Ama Boran Akın unutma, sen bu saatten sonra benim gözümde hiçbir şey olamazsın!"

"Lütfen... Sus, lütfen sus. Yok öyle bir şey!"

"Ben sustum! 29 yılın her günü sustum, bak halime! Bak! İyi miyim sence ben? Susmak işe mi yaradı sanıyorsun sen?"

"Bade..."

"Hayır! Acar!" dedi ve birkaç adım atıp işaret parmağını Boran'ın göğsüne vurdu.

"Senin karşında Acar var. Bundan sonra herkes yerini bilecek. Benden kork Boran çünkü ben sana acımayacağım, seni bitireceğim." dedikten sonra arkasını döndü ve üç adımla uzaklaşıp durdu.

"Bu odada olanları rapor edebilirsin, yaptıklarımın arkasındayım." diyerek hızlı adımlarla odadan çıkan Acar'ın arkasından hepimiz bakakalmıştık.

Bölüm sonu

8 yorum