Yüklü yüklü bulutlar,
Bir omuz arar.
Ağla ağla bitmez,
Yağmur insanlığı temizleyemez.
"Nesin sen böyle?"
Yuvarlak küçük bir pencereden sızan gün ışığının aydınlatmaya çalıştığı ama başaramadığı, karanlık, loş ve iğrenç kamaranın içinde kaderimin karşılamasını bekliyordum. Gün ayar aymaz kutlamalara başlayan korsanların gürültüsü ulaşıyordu kulaklarıma, onlar için ganimet olarak değerim o kadar büyük olmalıydı ki, yakaladıkları diğer canlılardan çok beni umursuyorlardı. Sürekli gelip giden yabancı yüzlerden, bazıları sapıklık peşindeydi, bazıları ise o sapıkları kollamakla görevliydi.
Kamarada yalnız değildim fakat yalnız olmayı diler vaziyetteydim. Hiç bu kadar şaşkınlık yaşadığım bir dönem daha hatırlamıyordum yaşantım boyunca, bazen kandırıldığımızı ve cahil yerine konulduğumuzu düşünür olmuştum. İnsanlık ile türümüzün birbirini keşfetmesi daha yeni bir olayken, düşünebilen canlıların sadece bizlerle sınırlı olduğunu sanmak en büyük aptallıktı. İnsanlığın varlığını en acı şekilde öğrenen toplumumuz, daha farklı türlerin olabileceğini neden düşünememişti?
Bana şaşkınlıkla bakan gence, ondan daha büyük bir afallamayla bakarken aynı soruyu yönelttim. "Asıl sen nesin?"
Sarı kıvırcık saçları, özenle hazırlanmış gibi duran dalgalı tutamları alnına düşüyordu. Teni, beyaz denilebilecek kadar açıktı ve mavi gözleri, karanlığın hüküm sürdüğü bu küçük kamarada bile parlamayı başarıyordu. Beyaz, kirlenmekten yer yer grileşmiş ve çamur lekeleri barındıran örtü bir elbise gibi kapatıyordu vücudunu. Beyaz kanatları ipler yardımıyla vücuduna bağlanmıştı ve bu, insanların aslında ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyordu. Elleri, tavandan sarkıtılan bir iple başının üzerine sabitlenmişti, bu sayede kanatlarındaki ipleri çözemezdi.
Kanatları vardı. Henüz bacakları olan yaratıkların varlığını kaldıramayan bilincim, hem bacaklara hem de kanatlara sahip ve üstelik bilinçli birini kabullenememekte haksız sayılmazdı. Toz lekelerine rağmen pürüzsüzlüğünü koruyan yüzü, kırmızılığından bir şey kaybetmemiş dudakları ile onun dişi olduğunu sanabilirdim. Kızları kıskandıracak güzelliğiyle, onun erkek olduğuna inanmak dahi zorken, arkasındaki kanatlarına hayret etmem gayet normaldi.
Sağ kanadında, kuruduğu belli olan kan lekeleri vardı. Yaralı olduğu belliydi ama bu gevezelik yapmasına engel olmuyordu. "Biz üst tür olduğumuza göre sizin türünüz insanların altında mı kalıyor üstünde mi?"
"Sana, bizden üstün bir tür olduğunu inandıran şey ne?" diye sordum kızgınlıkla. Aslında ona kızgın olmakla haksız sayılırdım çünkü insanları ilk öğrendiğimde, evrimde gecikmiş bir tür olduğunu düşünmüştüm. Algımın yetişemediği kısımlarda, onun yaptığı gibi ben de ilk iş olarak üstlük astlık hiyerarşisini kurmaya çalışmıştım.
Başını iki yana sallayarak güldü. "Hadi ama. Kendine bir bak, yürüyemezsin bile ve o kanatsız barbarların bizden üstün olmadıkları gayet ortada."
"Yürüyememem seni benden üstün kılmaz. Sen de suyun altında nefes alamazsın buna göre."
Kibirli bir tavırla iç çekti. "Türler birbirinden üstün olmak zorunda değil mi, yani bu durumda zirve bize ait oluyor."
Göz kamaştırıcı yakışıklılığını gölgeye düşürecek, dünyadan bile daha büyük olabilme potansiyeline sahip kibri sinirlenmeme sebep olmuştu. Aşağılayıcı tavırlarına karşı sakinliğimi korumaya çalıştım. "Neden üstünlük arayışı içindesin?"
Tavandan sarkıtılan iple yukarıya doğru bağlanan ellerine rağmen omuz silkmeyi başarabildi. "Doğanın kanunu bu, sonuçta hiyerarşi mutlaktır."
"Peki üstün olduğunu bilmen ne işine yarayacak?"
Duraksadı, sanki dünyasını başına yıkmışım gibi gözlerinin ışıltısı söndü ve kibrini konuşturduğu çenesi sonunda sustu. Altından yapılma olduğundan şüphelendiğim saçlarını, kafasını sağa sola sallayarak savurduktan sonra başını küskün bir tavırla benim olmadığım tarafa çevirdi.
Soru işaretinin kuvvetine sığınmak benim en büyük silahımdı, her tartışmayı bu şekilde kazanabilme potansiyeline sahiptim. Sadece soru sormam yeterliydi, doğrularına sıkı sıkıya tutunmuş birini yolundan vaz geçirmek tek bir soru sormaya bakıyordu. Biliyordum ki bazı bilinçlerin uyanabilmesi için, bazı şeylere cevap vermesi gerekiyordu.
"Tamam sen kazandın" Öksürerek boğazını temizledikten sonra bana döndü tekrar. "Adın ne bu arada? Sana balık dememek için soruyorum, yanlış anlama."
"Abis. Senin adın ne? Sana güvercin dememek için soruyorum, yanlış anlama."
Onu taklit etmeme güldü. "İkarus."
*
Yağmur durup fırtına dindiğinde ve deniz hırçın dalgalarını göndermeyi bırakıp sakin dinginliğine kavuştuğunda, gemi sonunda beşik gibi sallanmayı bıraktığı için akvaryumla birlikte ana güverteye taşımışlardı beni. Kaç kişi olduklarını sayamıyordum çünkü her defasında farklı bir yüzle karşılaşıyordum, şimdiye kadar otuza yakın insanla karşılaşmıştım ve bu sayı gittikçe artıyordu. İkarus'u almamışlardı, o kanatlı canlı ne zamandır tutsak vaziyetteydi bilmiyordum ama benimle birlikte güvertede sergilenmeyecek kadar geminin insanları ona alışmış olmalıydılar.
Ana güvertenin ortasına bırakıldığımda, her biri birbirinden farklı, tuhaf giyimli insanlarla çevrilmişti etrafım. Bazıları güvertenin etrafını saran korkuluklara sırtını yaslamıştı, üç kişi gözlem kulesinin üstündeydi ve beni izlemek için o kadar çok eğiliyorlardı ki düşeceklermiş hissini yaratıyorlardı, bazıları köprüüstünde duruyordu. Tek tek saymakla vakit harcayamayacağım kadar çoktular
Etrafımı saran insanların arasından sıvışarak yaklaştı bana kaptan. Uzun kıvırcık saçlarını arkasında toplamıştı, dünkü çirkin şapkasının yerine siyah kirli bir bez parçası sarmıştı kafasının etrafına, bez parçası alnını dahi kapatıyordu ve bakışlarının keskinliğini güçlendiriyordu. Tamamı altın kaplama dişlerini sergilemek istercesine yüzünden gülümsemesi eksilmiyordu. Çoğunluğun beyaz üstlük seçiminin aksine siyah gömleği vardı üzerinde ve gömleğinin eteklerini pantolonunun içine sokmuştu.
Pis bir sırıtışla beni baştan aşağı süzdükten sonra kalabalığa döndü. "Sizi, mucizemizle bizzat tanıştırmak istedim benim sadık yoldaşlarım! Yüz gemi soysak da, dünya üzerindeki bütün altınlarını toplasak da, hatta bir ülkenin kralı olsak da bu balık kız kadar değerli olmayacak! Kurtuluşumuza bakın!"
"Kaptan Salazar!" Kalabalığın arasından, siyah giyimli bir adam öne çıktı. Siyah bol elbisesi yerleri süpürecek kadar uzundu. Kısa boylu bu yaşlı adamın saçı sakalı birbirine karışmış, tamamen beyazlamıştı. Boynunda artı şeklinde altın bir kolye taşıyordu ve kafasının ortasındaki kelliği, siyah kippayla kapatmıştı. "Onu öldürmemiz gerektiğini biliyorsun."
Yaşlı adamın konuşmasından sonra, kalabalık mürettebattan baş ağrıtıcı bir gürültü çıkmaya başlamıştı. Bazıları yaşlı adama hak veriyor, beni Tanrıya adak olarak adamayı teklif ediyordu. Bazıları ise sadece kazanacağı parayı düşünüyor, beni hayatları pahasına koruyorlardı.
"Yaşlı rahibe katılıyorum." dedi ikizlerden biri. Onun, dün beni yakalandığım ağla birlikte güverteye çekenlerden biri olduğuna, aklıma kazınan yüzü sayesinde emindim. "Tanrıya husus özellikleri taşıması, şeytanın biz insanları kandırmak için yarattığı canavarlar olduğunu kanıtlıyor."
"Ben katılmıyorum!" diye bağırdı ikizlerden diğeri. "Şeytanın soyu olmaları bizi ilgilendirmez. Biz kazanacağımız parayı düşünelim."
Siyah giyimli, altın kolyeli yaşlı adam şiddetle karşı çıktı. "Paranın sırası değil, cennetin altınla kaplı topraklarında alırsın paranı!"
İkizler, birbirlerine o denli benziyorlardı ki ayırt etmek neredeyse imkansızdı. Buna karşın, onlara ikinci defa denk geliyordum ve hep farklı görüşleri savunuşlarına şahit oluyordum. Aynı görünüşü paylaşmaya mecbur bu iki kişi, sanki daha fazla şey paylaşmak istemiyor gibi düşüncelerini bile birbirlerine zıt şekilde ayarlıyorlardı.
"Ölmeden cenneti mi düşüneceğim?" dedi ikizlerden ölmemem gerektiğini düşünen. "Yaşarken bu dünyayı düşüneceğim, sefil yaşamak istemiyorum."
İkizlerden diğeri, kardeşinin karşısına geçip onun omuzlarını sarsmaya başladı. "Saçmalıyorsun. Şeytanın günahına ortak mı olmak istiyorsun?"
Omuzlarındaki ellerden, omzunu umursamazca silkerek kurtuldu. "Şeytanın iblisiyse beni ilgilendirmez, onun günahı onundur. Ben sadece paramı kazanmaya bakıyorum."
"Mantıklı konuşmuyorsun." Siyahlı adam, ikizlerden ona karşı çıkanın kafasına bir fiske vurduğunda, ikizlerden diğeri onların arasına girmişti. "Şeytanın soyundan birini öldürmek cennete gitmemizi garantiler."
"Evet ölmeli!" diye bağırdı ikizlerden biri, artık kim hangi taraftaydı ayırt edemiyordum. "Onun varlığı tanrıya bir hakarettir."
"Mantıklı konuşmaktan bahsetmeye hakkın olduğunu sanmıyorum Rahip." Kalabalığın arasından gelen sesin sahibi, insanlara çarpmayı umursamadan içinde bulunduğum fanusun yanına kadar geldi. Ona bağlanmama sebep olan inci gibi siyah gözlerini gözlerime dikti ve ellerini, bana dejavu yaşatmak istercesine, içine hapis edildiğim camın üzerine koydu. Onca korsanın arasında, kel olan ikizler dışında, kısa saçlara sahip tek kişiydi. Çapkın, yan bir sırıtıştan sonra elini camın üzerinden çekti ve bana arkasını döndü. "Cennetten bahsediyorsun ama korsan gemisinde çalışıyorsun, üstelik gemiyle denizleri aşmamıza rağmen hala dünyanın düz olduğunu söylüyorsun, mantık sende ne arar be."
"Ama-" diyerek kendini savunmaya kalkıştığında rahip olduğunu öğrendiğim adam, kaderin beni ona bağladığı kısa saçlı korsan "Sadece çeneni kapamalısın." diyerek susturdu onu.
Attığı sesli kahkahası ile dikkati üzerine çekti, adını rahibin bağırışından öğrendiğim Kaptan Salazar. Altın dişleri tamamen ortaya çıkaracak şen ama kısa bir kahkahaydı. "Onları susturduğun için ödüllendirileceksin Arvensis."
Arvensis, ağlara takılıp güverteye çıkarıldığımda beni içinde bulunduğum cam fanusa koyarak hayatta kalmamı sağlayan, güneş vurduğunda bile rengi açılmayıp siyahlığını yitirmeyen inci gibi gözlere sahip olan, ilk göz göze gelişimizde kaderimin beni ona bağladığı insanın adı; ölüm çiçeğinin bir diğer adıydı. Kader, çoğunlukla kendi geleceğimi kendi belirleme özgürlüğümü elimden alsa da hiç ona kızmamıştım fakat beni bir insana bağlaması, artık yaşamam gerekenin önceden belirlenmesine isyan edecek kıvama getirmişti.
Kaptan Salazar, belindeki kemerine bağlı kabzadan işlemeli hançerini çıkarırken yaklaştı yanıma. Alnına sardığı bez, siyah sürmeli gözlerini daha da ön plana çıkarıyor, ona ürkütücü bir hava katıyordu. Gözleri, sırtıma sardığım, Vega'ya götürmekle yükümlü olduğum dev deniz kabuğundaydı. Aklından geçenleri okuyamıyordum fakat, Kralın mesajını hazine sanıp almak isteyeceğini biliyordum.
"Şimdi, size gerçek mucizenin ne olduğunu göstermek istiyorum dostlarım!"
Mavi keskin gözleri ve güneş ışığıyla parlayan hançerinin keskin ucuyla, beni kurban etmek istiyor gibi görünüyordu. Havaya kaldırdığı hançeriyle, kafesime daha da yaklaşırken, kaçacak yerimin olmaması dolayısıyla yapabildiğim tek şey olduğum yerde debelenip durmaktı.
Ölüm, ağlara yakalanıp da korsanların beni esir almasından bu yana hep etrafımda kol geziyordu. Geminin rahibi, tanrısına bir saygısızlık olduğumu düşünerek ölmemden yana konuşup duruyordu ve mürettebat içinde, onun görüşüne katılan bir çok kişi vardı. Ancak öleceğimi düşündüğüm her anda, bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştım.
Kaptan Salazar, mavinin en açık tonlarındaki keskin gözleriyle bakışlarını benim gözlerime dikerken, boşta kalan eliyle hançerin keskin kısmını tuttu. Yutkundum, sadist gülümsemesi yüzündeyken etrafına sadece korku yayıyordu. Bana yapacaklarının ön gösterimini sunar gibi, gözlerini gözlerime dikerek hançeri sertçe çektiğinde, bu insanın zararlı kişiliği sadece etrafına saçtıklarıyla kalmadığını anlamıştım, kendine dahi zarar vermekten çekinmiyordu.
Sol avuç içi, şimdi kendi hançerinin yarasına sahipti. Yüzünde, kendine verdiği zararın acısını görebiliyordum fakat daha derinlerde, bu acıdan zevk aldığından şüphelendiğim dürtüler sergiliyordu.
Avucundan, tıpkı türümüzde olduğu gibi kırmızının koyu renginde akan kanın, bütün elini kaplamasını umursamadı. Kan avuç içinden yere damlarken, gururla kanlı elini havaya kaldırıp herkesin gördüğünden emin olana kadar sundu.
"Bu balık insanlar neden bu kadar önemli biliyor musunuz?!"
Bağırışı, dalgasız denizde bütün geminin titremesine neden olacak kadar şiddetliydi. Kaptan Salazar'da gördüğüm tek şey, aklına koyduğu şeyi yapana kadar önüne çıkan her şeyi yerle bir edecek kana susamışlıktı.
Onun boyu kadar uzun olan cam akvaryumun içine daldırdı kanlı elini ve kolumu yakalayıp sertçe çekerek fanusun dışına çıkardı. Kafamı sudan çıkarmamaya dikkat ederek, bu psikopattın tutuşundan kurtulmaya çalıştım fakat benim gücümü aşan gücü, bütün karşı gelişlerimi savuruyordu. Küçük bir yerde kısıtlı kalmak bütün imkanlarımı soğuruyordu.
Dikkatle, Salazar'ın ne yaptığını izleyen Arvensis'e çevirdim başımı, ona baktığımı hissetmiş olacak ki anında gözlerimiz kesişmişti. Ona yalvarırcasına bakmaktan başka çarem yoktu çünkü tek umudum, kaderin beni bağladığı bu iki bacaklı olabilirdi. Beni kurtarmasını umarak baktığım gözlerinde, ondan çare beklediğimden olsa gerek büyük bir şaşkınlık vardı.
Arvensis ya ondan umduğum şeyi anlamadı, ya şaşkınlığı baskın geldi, ya her şey için çok geçti, ya da o da benim gibi Salazar karşısında çaresizdi. Her ihtimalde de hareketsiz kaldı ve yardım etmek adına kılını kıpırdatmadı, belki de yardım etmek istemedi.
Salazar, sertçe tuttuğu kolumdan kurtulmak için sanki hiç güç sarf etmiyormuşum gibi bir rahatlık içinde, bıçağı bu sefer benim avucumun içine konumlandırdığında çırpınışlarımın yersizliğini anlamıştım. Hançerinin keskin kısmını avucuma bastırarak, kendine yaptığının aksine hızlıca değil, yavaş yavaş ve gittikçe derine saplayarak keserken, attığım çığlıklar akvaryumu dalgalandırıyordu. Gittikçe yükselen bir yangı avuç içimden bütün bedenime yayılıyordu.
Suyun altında olduğumda kesilen tenim daha az acı hissi bırakıyordu bedenime, fakat oksijenin yakıcılığı, Salazar'ın zorla havada tuttuğu elimin yarasını daha da sızlamasına neden oluyordu. Çığlıklarımın arasında, suyun içinde debelenerek kolumu çekmeye çalıştım. Sanki elimi suyun altına soksam acısı bir anda kesilecekmiş gibi, oksijenin yarattığı hasardan kaçınmaya çalıştım.
Salazar, avucumu kesip de ilk damla kanımın geminin tahta zeminine düşmesini sağladığında, mürettebatının yarattığı gürültü sustu. Kalabalıktan gelen uğultu kesildiğinde ve herkes pür dikkat onu izlemeye başladığında, yüzündeki gülümsemenin içinde artık zaferin etkisini de hissedebilir olmuştum.
"Rahibin de dediği gibi, bu canlılar ya Şeytanın soyudur, ya Şeytanın yarattığı iblislerdir ya da ruhunu Şeytana satmış insandan bozma canavarlardır."
Hançeri yere, ayaklarının dibine atıp kolumu tutan elinin kuvvetini arttırdı. Yaralı elini bileğimden çekip de yarasız eliyle tutmaya devam ettiğinde, ardından bıraktığı kan lekesi miğdemi bulandırmıştı.
Sürekli bahsettikleri Şeytanın kim olduğunu bilmiyordum ancak anladığım kadarıyla nefret ettikleri biriydi. Belki eski mürettebatlarından biriydi, belki onlara sırtını dönen bir haindi. Şeytana besledikleri öfke öyle büyüktü ki, kabul edemedikleri her şeyin suçunu onun üstüne atıyorlardı. Şeytanla bir ilişkim olduğuyla ilgili atıfları, beni rahatsız ediyordu.
"Fakat, bu onların değerinden bir şey düşürmüyor değil mi?"
Yaralı elini, benim elimin altına konumlandırdı. Yaralı elimden akan bir damla kanım, tam da onun yarasının üzerine düştüğünde gülen yüzü bir anlığına acıyla buruştu. Elini keserken dahi hiç tepki vermeyen adam, kanımın ona damlamasıyla mimiklerini kontrol edemeyip kaşlarını çatmıştı.
Elini, herkesin görmesini ister gibi havaya kaldırdığında ben de korsanlar gibi şaşkınlıkla izliyordum. Yaralı eli, kanımın etkisiyle yavaş yavaş iyileşiyor, kestiği kısım sanki zamanı geri alıyorlarmış gibi derisi tekrar birbirine kaynıyordu. Salazar'ın kötüleşmenin değil, iyileşmenin canını yakması ise onun karakteri hakkında ufak ipuçları veriyordu.
Türümü avlamalarının altında yatan sebep bu olmalıydı, insanların bizlere karşı acımasızlığı kanımızla onları iyileştirebilmemizden geliyordu. Canice avlanmamız, öldürmeyecek kadar az ama ne kadar acı çektiğimizi umursamayacak kadar çok yaralarla katledilmemizin sebebi, onlara mucizeyi sunmamızdan geliyordu.
"Bu yaratıklar!" diye bağırdığında, kolumu suyun altına çekmeye çalışıyordum fakat nafile çabalarım, ısrarla beni bırakmak istemeyişi yüzünden boşa kürek çekmekten farksızdı. "En ağır hastayı bile ayağa dikebilir!"
Nihayetinde kolumu bıraktığında, hızla suyun altına çektim. Kanayan elimden çıkan kanlar, suyun içinde çözünerek süzülüyordu. Avucumda açılan kesik hala acısını sürdürürken, en azından güneşin yakıcı etkisinden kurtulabildiğim için rahatlamıştım.
Salazar, yüzünde benden tiksindiğini belli eden öfkeli bir ifadeyle, yeni iyileşen eliyle içinde bulunduğum cam fanustan tuttuğunda; bana bıçak yarası bırakmakla yetinmeyeceğini anlamıştım. Hırsla bezenmiş hareketlerle, hızla elini suyun içine daldırdı. Zarar verecek korkusuyla gözümü sımsıkı kapattığım vakit, sırtıma sardığım büyük deniz kabuğunu tuttu ve sertçe çekti. Amacının, Vega'ya iletmem için bana emanet edilen deniz kabuğunu almak olduğunu anladığımda bütün ağırlığımı fanusun dibine vererek ona engel oldum. Sıkıca tuttuğu, sırtıma sardığım deniz kabuğunu yukarı çekmeye zorlarken, ağırlığımı dibe vererek karşı geliyordum.
Yardıma muhtaçlıkla kafamı kaldırdığımda, tekrar onunla göz göze gelmiştim. Arvensis çatılı kaşlarıyla, kaptanının zorla deniz kabuğunu benden almaya çabalayışını izliyordu, izlemekle yetinen ise sadece o değildi; kaptanın bu seferki amacını öğrenmek isteyen mürettebatın dikkati üzerimdeydi. Arvensis, ona iletmeye çalıştığım ilk mesajımdan, yardım istediğimi alamamıştı. Başka çaremin olmayışı beni derin bir umutsuzluğa boğarken tekrar Arvensis'e güvenmeyi seçtim, kader onla aramıza bağ yerleştirirken bir bildiği olmalı diye düşünmüştüm.
Yumruk yaptığım ellerimle, bana can suyu sağlayan koca fanusun cam duvarlarına vurmaya başladığımda, bu sefer yardım istediğimi anlamıştı. Aramızda oluşan bağdan veya başka bir sebepten, bu sefer sessiz kalmadı. Kaderimin seçtiği kişi olarak, üzerine düşeni yaptı.
"Salazar! Onu rahat bırak!"