Aç gözlerin,
Kör gerçekleri.
Aç gözlerini,
Gör gerçekleri.
"Salazar! Onu rahat bırak!"
Afallayan Salazar, kabuğu bırakmasa da artık güç kullanmayı bırakmış ve kafasını sesin geldiği yöne çevirmişti. Bu fırsatı değerlendirip mesaj kabuğunu onun kuvvetli ellerinden kurtarmayı denemiştim fakat nafile çabalardı bunlar, korsan olarak ömrünü belli başlı savaşlara adamış birine kuvvet olarak denk gelemezdim.
Yüzü düşen ve kaşları çatılan Salazar, daha da korkutucu hal almıştı. "Ne saçmalıyorsun?"
Arvensis, ağır adımlarla kaptanının karşısına geçtiğinde, kafamda oluşturduğu pısırık imajı tamamıyla yok olmuştu. Sanki kimse daha önce kaptana karşı çıkmamış gibi mürettebat içinde bir sessizlik hakimdi ki, en az otuz kişinin varlığı söz konusu olduğunda kalp atışlarımın dahi duyulacak kadar sessiz olması imkansız sayılırdı fakat duyabiliyordum.
Güneşin altında terleyen alnını, mürettebata oranla kısa olan fakat yine de alnına dökülecek kadar uzun olan saçlarını geriye atarak sildi. "Beni duydun, ondan uzak dur."
İnatla, sırtıma bağlanan kabuğu bırakmayan Salazar, yarı üzerime eğik şekilde duruyordu. "Bu bir meydan okuma mı Arvensis?"
Arvensis, korkmadığını belli edercesine alayla güldü ve kollarını iki yana açarken omuz silkti. "Başka çarem kalmıyor değil mi?"
Sinirli ve histerik bir gülüşten sonra göz devirerek onu görmezden gelmeyi seçti Salazar. "Canını bağışlamamı istiyorsan, şimdi geri çekilirsin." Her ne kadar onu ciddiye almasa da, geri çekilmediğini fark edince bıkkın bir nefes vererek kalabalık mürettebatına çevirdi başını. "Götürün şunu! Mahzene kapatın, icabına sonra ben bakacağım."
Ölümün onlar için çocuk oyuncağıymış gibi davranmalarını anlayamıyordum. Suların altındayken çok fazla refah hayat sürmüş olmalıydık ki, insanların kana susamışlığı bünyeme fazla geliyordu.
Kimse, bir şeyler yapmak adına harekete geçmedi. Hala herkes şaşkınlıkla ve olacak şeylere karşın merakla izliyordu. Kendimi, hareketsiz kalıp bir kenarda seyirci olmaya mecbur bırakıldığım için, bir tiyatro sahnesinin işe yaramaz dekoru gibi hissediyordum. Her şey önümde gerçekleşiyor ve hatta olanlar hayatımı etkiliyordu ama yapacak bir şeyim yoktu.
Kimsenin hareket etmediğini fark eden Salazar, sinirle çıkışırken dahi mesaj kabuğumu bırakmamıştı. "Ne bekliyorsunuz, götürün onu!"
Arvensis, kıkırdayarak gülmeye başladığında, daha çok Salazar'ın sinirini bozmaya çalışıyor gibiydi. "Yemin kurallarını hatırlıyor musun Salazar?"
"Ne?"
"Yeminler iki, biri kaptanlık için meydan okuduğunda mürettebat karışamaz." Ağır adımlarla geri geri giderek Salazar'la arasındaki mesafeyi açmaya başladı. "Yeminler bir, biri kaptanlık için meydan okuduğunda Kaptan meydan okumayı kabul etmek zorundadır ve yeminler üç, meydan okumayı kabul etmeyen Kaptan hükmen mağluptur."
Arvensis, geri geri yürüdükçe mürettebatın oluşturduğu kalabalık da çekiliyor, ortada düello için bir alan açılıyordu. Güvertenin orta kısmı sadece Salazar, ben ve Arvensis kalacak şekilde neredeyse boşaltıldığında, nihayet sırtıma sardığım mesaj kabuğunu tutan eller çekilmişti.
Aklımda, düzensiz ve kuralsız olarak yer edinen korsanların kendi içlerinde, uydukları kurallara sahip olmaları şaşırtmıştı beni. Kafalarına eseni yapan tipler olarak düşünürdüm onları, canları istediği taktirde zarar vermekten veya düzeni bozmaktan korkmadan hareket ederlerdi bu düşünceme göre. Anlaşılan o ki, dünyada nereye giderseniz gidin, her topluluk kendi içinde belli başlı kurallara sahipti.
Uğradığı bozgunun onu yıkmaya yetmediğini belli edercesine gülümsedi Salazar. "Öyle olsun Arvensis. Ölümlerden ölüm beğen."
"Senin için beğenmemi istiyorsan, neden olmasın?"
Arvensis, hızlı bir refleksle sağ çizmesinin içindeki altı patlar silahını çıkarıp sıktığı tek el ateş, Salazar ile fanusun arasındaki o küçük aranın boşluğundan sıyrılıp gitmişti. Salazar hızla yana kaçındığında, ister istemez benden uzaklaşmıştı. Sanki, Salazar benden uzaklaşsın diye harcanmış bir kurşundu.
"Ondan uzak dur."
Arvensis ile Salazar'ın arasında pek mesafe yoktu, güvertenin iki uç noktalarındaydılar ve gemi büyük olmasına karşın yine de mesafeleri kaçınmalarına ancak yetecek kadardı. Bu kadar yakın mesafeden Arvensis'in Salazar'ı ıskalaması imkansıza yakındı ancak ilk kurşun, onun yakınından geçmişti.
Kendisiyle oyun oynanması hoşuna gitmeyen Salazar, "Oyun oynamayı bırak ve mertçe çarpış" dedi.
"Senden mertliği öğrenecek değilim."
Salazar, geminin ortasındaki, tepesinde yelkenleri taşıyan büyük direğin arkasına saklandı. Kurşunlardan kaçacak pek yeri yoktu, uçsuz bucaksız denizde onu koruyan tek şey geminin, onun vücudun ancak saklayacak genişlikteki direğiydi. Üzerinde silaha dair hiçbir şey yoktu, sadece beline sarılı kuşaktaki iç içe geçmeli dürbünü görebiliyordum. Tek silahı, elimi keserken kullandığı işlemeli hançeri ise işi bittikten sonra hemen yere attığı için, güvertenin çıplak zemininde duruyordu.
"Neden savaş zamanları dışında silah taşımadığımı biliyor musun Arvensis?"
"Çünkü bizi hafife alıyorsun." Altı patlarının ikinci kurşununu, kaptanın saklandığı ahşap direğe harcadı. "Ve çok yanlış yapıyorsun."
"Çünkü size güveniyorum." Salazar, belindeki kuşaktan iç içe geçmeli dürbününü çıkarıp katlarını ayırdı. Dürbünü de tıpkı dişleri gibi altındandı ve kenarları, değerli taşlarla süslüydü. "Daha doğrusu güveniyordum. Mürettebatımın bana sadık olduğunu düşünüyordum, benim korsanlarım bana ihanet etmez sanıyordum."
Salazar'ın yaptığının, onları pür dikkat izleyen mürettebatın gözünü boyamak olduğunu ve Arvensis'i duygusal açıdan vurarak gardını zedelemek istediğini anlayabiliyordum.
"Bir korsanın sadık olabileceğini mi düşünüyordun?" Alayla güldü Arvensis. "Ki, benim yaptığım korsan yeminlerine göre ihanet olmadığını çok iyi biliyorsun. Boşuna edebiyat yapıyorsun."
"Neyi biliyorum, biliyor musun? Balık kızın kahramanı olmaya çalıştığını biliyorum."
Salazar'ın söylediği şey, Arvensis'in yüzündeki gülümsemenin silinmesine neden olmuştu. Bu sefer karşılık olarak bir şeyler demek yerine, üçüncü kurşununu da boşa; tahta direğe sıkmıştı.
"Söylesene, neden durup dururken meydan okuyorsun? Bunun balık kızla ne alakası var?"
"Kafanda kurmuşsun, onunla bir alakası yok."
Arvensis'in bilerek ıskaladığının farkında olduğunu düşündüğüm Salazar, son kurşunun sırtını dayadığı direğe isabet etmesiyle gözlerini sımsıkı kapadı. Kaza kurşununa gitmekten ürküyor gibiydi. "Kahraman olmaya çalışmanı anlıyorum. Sonuçta, her canlı bir kahramana ihtiyaç duyar ve her canlı kahraman olmak ister."
"Saçmalıyorsun. Her zamanki gibi."
"Kazan kazan durumu değil mi? Hem balığın güvenini kazanacaksın hem tüm paranın üzerine konacaksın."
Alayla güldü Arvensis. "Hayal dünyan gerçekten çok geniş."
"Savaş zamanları dışında silah taşımıyorum çünkü korsanlarımı tanıyorum. Zayıf yönlerinizi, eksikliklerinizi, beni asla yenemeyeceğinizi biliyorum. Balık kızı kendine saklayıp tüm paraya konmana izin vereceğimi sanma."
Salazar, geriye doğru gerindikten sonra elindeki dürbünü hızla bana doğru attığında, dürbün öyle sert gelmişti ki cam fanusun çarptığı kısmını param parça etmişti. Tek duvarı anında tuzla buz olan fanusun içindeki sular akmaya başladığında, bende sularla birlikte sürüklenip geminin ahşap zeminine düşmüştüm.
Suyun kesmediği çıplak güneşin yakıcılığı ve oksijenin göğsüme uyguladığı acı baskı, saniyeler içinde ölümü huzuruma getirmişti. Ölüm ve kader, benim için hazır bekliyor, benim için tahmin edilemez bir gelecek hazırlıyorlardı. Hazırlıksız yakalanmanın getirdiği afallama canım için çırpınmamı engellerken, kollarımla yerden destek alarak sadece vücudumun üst kısmını doğrultabiliyordum.
Avucumun içindeki ve zıpkınların açtığı omuzumdaki yaralar hiç olmadığı kadar acı veriyorlardı.
Güneşin tenime doğrudan temas etmesi, görüşümü de bulanıklaştırmıştı. Buna rağmen, bana doğru endişeyle koşmaya başlayan Arvensis'i oldukça net görebiliyordum. Belki aramızdaki bağdan kaynaklanıyordu çünkü onun dışında her şey bir buğunun ardında kalmışken, onun görüntüsü gayet netti.
Arvensis'in bütün dikkati benim üzerimdeyken, Kaptan Salazar hızlı bir çeviklikle ardına saklandığı direğin savunmasından çıktı ve avuçlarımızı kestikten sonra yere attığı, ahşap zeminin üzerindeki işlemeli bıçağını kavrayıp koşarak gelen Arvensis'in karnına sapladı. Aynı anda karnımda beliren acıyla, kıvrılıp yaralı elimi karnıma bastırdım.
Salazar bıçağı, sapladığı yerde çevirerek açtığı yaranın dikiş tutmaz bir hale gelmesini sağlarken, gücümün kalan kırıntılarını kullanarak onları zar zor görebiliyordum. Karnımda beliren ani sızının, Arvensis'in karnına saplanan bıçaktan dolayı olduğunu düşünüyordum. Kader, bizi birbirimizle bağlamakla kalmayıp aynı acıları paylaşmak zorunluluğunu da bedenlerimize yerleştirmiş olmalıydı. Arvensis de, avucumun için kesilirken, benim hissettiğim acıyı kendi avucunda hissetmiş miydi?
Salazar bıçağını sapladığı yerden çektiğinde, Arvensis'in ağzından süzülen kan damlası çenesinin altına doğru ince bir yol çizmişti. Arvensis, dizlerinin üzerine düşerken, Salazar mücadeleyi kazanmış olduğunu düşünmenin verdiği rahatlıkla yanıma doğru adımlamaya başladı. Ona karşı gelecek güce sahip değildim ki o da bu savunmasızlığımı kullanmak istiyor gibiydi. Yanımda durduğunda, bıçağını kullanarak sırtıma sardığım deniz kabuğunu tutan yosunları kesti ve Vega'ya göndermekle yükümlü olduğum mesajı eline aldı.
"Benden sır gibi sakındığına göre, bu kabukta önemli bir şeyler olmalı. Söylesene, senden de değerli mi?"
Ona cevap vermemi beklemiyordu, benimle alay edercesine konuşuyordu. Suyun içinde olsak kolaylıkla alt edebileceğim birinin bana bu kadar tepeden bakması sinirimi bozuyordu.
"Kafanda, düşmanın rolüne beni layık gördüğüne o kadar eminim ki. Seni hayal kırıklığına uğratacak olabilirim ama bu dünya için, yeterince kötü biri değilim. Birkaç can almak, binlerce can almanın yanında ufak bir günah olarak kalıyor. Dünyaya dair öğrenmen gereken çok şey var aptal balık."
Bıçakla birlikte, mesaj kabuğunun ağzını ikiye ayırarak zorla açmaya kalkıştığında, yapabildiğim tek şey onu izlemekti. İçini açıp bakmamam konusunda, tehdit edilircesine uyarıldığım kabuğun içinde ne olduğunu görecek olmak, merakımı tetikliyordu. Resmen açıp bakmaya kalkışan ben olmadığım için, suçsuz sayılırdım. Umarım, insanların öğrenmemesi gereken bir şey değildi veya umarım, insanların anlamayacağı şeyler barındırıyordu içinde.
"Herkes kendi menfaati için çabalarken, sadece kendimi düşünüyorum diye bana kızamazsın değil mi?
Kabuk zorla da olsa açıldığında, beklediğimin aksine içinden mesaj çıkmadı. Kabuk açılır açılmaz içinden siyah renkli sular fışkırmaya başlamıştı. Salazar, yüzüne doğru tazyikli şekilde gelen sulardan, başını eğip kabuğu uzağa fırlatarak son anda kaçmayı başarmıştı ancak bu hızlı refleksleri onu tamamen kurtarmayı başaramamıştı, bir kısmı üst bedeninin sağ tarafına bulaşmıştı. Yüzünün yarısına, gözlerine, omuzuna ve koluna gelen siyah sıvıyla birlikte acı dolu bir haykırış koptu dudaklarından ve diz üstü yere düştü.
Bir kitap misali, iki yana doğru açılmış şekilde güvertenin zeminine düşen kabuğun içinden çıkan siyah yoğun asitimsi sıvı, ahşaba değen yerlerinin anında tutuşmasına neden oluyordu. Kabuğun içinde benden daha değerli bir şey değil, gemide barınan herkesin gizli eceli bulunuyordu.
Tahtadan yapılma kısımlar yanmaya, siyah asidin değdiği yerler erimeye, gemi yavaş yavaş ve önüne geçilemeyecek şekilde parçalanmaya başladığında, düello boyunca sessiz kalan mürettebat panik içinde koşuşturmaya başladılar. Gemiden ilk atlayan, siyah elbisesiyle din adamı oldu. İkizler, geminin yan taraflarına asılı küçük teknelere binerken, mürettebatın çoğunluğu da onların yaptığını yapıyordu, kalan azınlık ise can havliyle kendini gemiden aşağı, denize atıyordu.
Kaosun patlak vermesi sadece saniyeleri almıştı.
Bütün bu gürültülü kargaşanın arasından tek bir ses net bir şekilde duyuluyor, diğer karışıklıkların arasından ayırt edilebiliyordu; Kaptan Salazar'ın haykırışları.
Kara dumanlar etrafımızı sarmaya başlarken sinirle bana döndü. Siyah sıvının değdiği yerleri kırmızıya dönmüş, kaynar yağda kızartılmış gibi kabarmaya başlamıştı. "Ne yaptın sen?! Bu bir tuzaktı değil mi?" Zorlukla ayağa kalkıp bıçağının keskin ucunu boynumun önüne doğru getirdi tehtidvari bir şekilde. "Eğer milyarlara bedel olmasaydın, çoktan almıştım ca-"
Tek el silah sesi, cümlesini bitirmesine fırsat bırakmamıştı Salazar'a. Omzuna isabet eden kurşunla birlikte, güvertenin etrafını çevreleyen alçak parmaklıklara doğru yıkıldı bedeni. Deniz kabuğundan çıkan ve durmak bilmeyen siyah sıvı yüzünden geminin ahşap kısımları yanarken ve geminin en alt tabakasına kadar indiği için gemi su almaya başlıyordu. Salazar dengesini sağlayamadı, vücudunu yakan sıvı ve omzuna yediği kurşun yüzünden neredeyse cansız, bilinci kaybetmek üzere gibiydi. Güverteden düştü ve suya çakılırcasına düştüğünü, ardından gelen sesten anladım.
"Ondan uzak durmanı söylemiştim."
Arvensis, dumanı ucundaki altı patlarını çizmesinin içine tekrar sıkıştırıp zorlukla ayağa kalktığında, sancısını kendi bedenimde hissedebiliyordum. "Kaybetmiş gibi yap ve rakibin gardını indirdiği anda son vuruşu yap."
Onun acısının ne kadarını hissediyordum bilmiyorum ancak algılayabildiğim bile bir hayli fazlaydı. Sıktığı dişleri tamamen kanla kaplıydı. Salazar'ın açtığı dikiş tutmaz yarasını tutarak bana doğru sendeleye sendeleye adımlamaya başladı.
"Neden sana zarar gelmesini istemiyorum? Ne yaptın bana? Gerçekten şeytan olup büyü yapmış olabilir misin?"
Bir yandan sorularını bana söylüyormuş gibi ama daha çok kendi kendine konuşurcasına sıralarken, yanı başımda durdu. Alnı terlemiş, dizlerine kadar uzanan kahverengi yeleğinin altındaki beyaz gömleği kanla kaplanmıştı. Her adımında, ardından kandan izler bırakmıştı.
Kalan son gücünü kullanarak, tek elini sırtıma, diğer elini koyu mavi kuyruğumun altına koyup beni kucağına aldı. Bana zarar vermeyeceğini bildiğimden korkmuyordum. Üzerinde, geriye sadece bizim kaldığımız gemiden son gücünü topladıktan sonra koşarak, kucağında benimle birlikte denizin derin sularına atladı. Saniyeler içinde denizin serin sularına girdiğimizde, kaybettiğim canıma tekrar kavuşmuşum gibi anında hayatla doldum.
Görüşüm netleşti, göğsümdeki baskı yerini hafifliğe bıraktı ve tenimin yangısı kesildi. Suyu içime çekerek, doğal ortamımın bana sunduğu hayata şükürler ettim.
Arvensis, kollarını bedenimden çekti. Git gide daha da dibe batarken, suyun altında koyulaşan gözleriyle bana bakıyordu. Suyun yoğunluğu yüzünden yavaş yavaş dibe doğru çekilirken, kanları suya karışıyordu. Birbirimizi ilk görüşümüzde, benim için ölüme kadar gidecek kadar kuvvetli miydi bağımız?
Nefesini tuttuğu için şişen yanakları komik görünmesini sağlamıştı, onun bu görüntüsüne gülümsedim. Suyun altında kalmak onun için öldürücü olmasına rağmen yüzeye çıkmak için herhangi bir harekette bulunmuyordu. Zaten yarası, onun hayatta kalmasına engel olacak kadar vahim durumdaydı.
"Merak etme" diye fısıldadığımda, gözleri şaşkınlıkla aralandı. Onun yanındayken ilk defa konuşuyordum ki büyük ihtimalle, onların dillerini bildiğimden dahi bihaber durumdaydı. "Ben de sana zarar gelmesini istemiyorum. Nedenini boş ver. Şeytan dediğiniz şeyden olmadığıma eminim, sadece bunu bilsen yeterli."
Suyun altınının sakinliğine rağmen, yüzeyin tamamen kargaşayla yüklü olduğunu gördüm. Mürettebat teknelerle canlarını kurtarmaya çalışırken geminin kopan parçaları denize düşüyordu, bazıları yüzerek gemiden uzaklaşmaya çalışıyordu. Ortadan ikiye ayrılan gemi, yavaş yavaş batıyordu.
Salazar'ın avcumda açtığı yaraya bastırıp tekrar kanamasını sağladıktan sonra, beni meraklı bakışlarla izleyen Arvensis'in gömleğini kaldırdım dikkatli davranmaya özen göstererek. Avucumun kanı suya karışıp, duman misali yayılırken, beklemeden avcumu onun yarasına bastırdım. Yüzü ekşidi anında, tuttuğu nefesini yanlışlıkla bırakıp birkaç kabarcığın yüzeye doğru yol almasına neden oldu.
"Hissediyorsun değil mi?" diye sorarken, sormaktan çok ona bir şeyleri gösterme çabasındaydım. "Avucunda benim yaramın acısını hissediyorsun. Ben de senin yaranın acısını karnımda hissediyorum."
Karışık duygular içinde olduğu, çatılan kaşlarından belliydi. Gözlerinde şaşkınlığını okuyabiliyordum. Avucumdaki, tekrar baş gösteren sızıyı, onun hissettiğinin yanında bir hiç olduğu düşüncesiyle umursamamaya çalıştım. Endişelenmemesi için, teselli edercesine yüzüme hafif bir gülümseme kondurdum.
Yarasının tamamen iyileştiğinden emin olduktan sonra, onu elinden tutarak yüzeye doğru çektim. Avucumdaki kan, ardımdan bir yol çizerken onu suyun üstüne doğru itekledim. O tamamen yüzeye çıkmadan önce ellerimiz ayrılmıştı. Gitmeden önce, bir tekneye binmeyi başarıp hayatta kalabileceğinden emin olana kadar bekledim.
Gemi, tamamen suyun altına girdiğinde hızlıca, ortadan ikiye ayrılan yarıklarından birini kullanarak içine yüzdüm. Elim kolum bağlı şekilde, kamaralardan birinde tutsak tutulduğum geminin içinde rahatça dolaşabilen şimdi yalnızca bendim.
Güverteye çıkarılmadan önce tutulduğum odaya girdiğimde yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. İkarus, kanatları iplerle beline sabitlenmiş ve kolları tavana tutulmuş şekilde duruyordu. Sarı saçları, suyun içinde ahenkle dans ediyordu ve gözleri, daha fazla nefes alamayacağını belirtircesine kızarmıştı.
Beni gördüğünde, yüzü heyecanla aydınlandı. Elleri kolları bağlı şekilde durduğu için yüzerek kaçamıyordu ve ona yardım edeceğimi sanmış olmalıydı. Olduğum yerde kaldığımı, hareket etmediğimi görünce çırpınmaya ve gözleriyle, onu bağlayan halatları işaret etmeye başladı.
Kahkahalarla gülmemek için kendimi zor tutuyordum. "Şimdi kim kimden üstün?"