Okyanusta balıktım,
Yaşamaktan sıkıldım.
Arşın arşın aştım suları,
Sudan çok havaya karıştım.
Barış ve huzur, bundan birkaç yıl önce lügatımızda olmayan kelimelerdi. Zaten sahip olduğumuz, aksi anlamlara karışmadığımız yüzündendi bu durum, kendi halinde yaşayıp giden bir ırk için bu iki kelimenin varlığı unutulmuş veya önemsenmemiş şeylerdi. İnsanları keşfedişimiz ve onların bizi keşfedişi ile dünyanın iki farklı ırk barındırdığı ortaya çıkana kadardı huzurlu refah süreci.
İnsanların var oluşu, krallığımız içinde ufak bir kargaşaya neden olmuştu. Asıl büyük kargaşa, insanların bizleri değerli görüp avlamaya başlamasıyla yaşanmıştı. İnsanların varlığından haberdar olana değin, yüreğinde saf kötülüğü barındıran tek canlıyı Vera sanıyorduk, daha sonra insanlığın vahşetine tanık olduk. Yüzeye çıkan her deniz canlısını avlıyorlardı, ırkımız gibi düşünme yetisine sahip olamayanları yiyor ve düşünme becerisin olanları sadece lükleri için kıyıyorlardı. Yüzeye çıkmamız yasaklandı, yaşam alanı sadece diplerle, insanların ulaşamayacağı noktalarla sınırlanan varlıklara dönüştük.
İnsanlara önyargıyla yaklaşamıyordum, kendi içimizde dahi Vega gibi kötüler çıkabiliyorken iki ayaklı bu ırkın tamamının saf kötüler olduğuna inanmak istemedim, mutlaka aralarında iyiler barındırıyor diye düşünüyordum. Ancak insanlığa kızgındım da, benim gibi postacılık görevi yapan biri için gezip tozabileceğim yerler sınırlanmıştı, yaşadığımız dönemin felaket çağı olarak nitelendirilmesi kadar normal bir şey yoktu.
İnsanlık bize, anatomik yapımız hakkında daha fazla şeyler öğrenmemizi de sağlamışlardı. Bedenimizin üst yanının insanlardan pek farkı yokken balık kuyruklarına sahip oluşumuz, ya insana evirilmeye gelişen alt bir tür olduğumuzu ya da fazla gelişen ırklardan biri olduğumuzu gösteriyordu.
Kralımız, insanların avlanma vahşetine kalıcı bir çözüm bulana kadar sıkıcı ama güvenli hapis hayatına mahkumduk. İnsanlara karşı çözümler üretmeye çalışan, bütün su altı krallığına hükmeden Kralımız Poseidon, kurduğu planda önemli bir rolüm olabileceğini düşünmüş olacak ki beni yanına çağırtmıştı. Postacı vazifesi gören yaşam görevim sayesinde, denizlerde bilmediğim yer yoktu ve Kralımız benim bu bilgimi değerlendirme gayreti içine girmişti. Saray görevlisiydim, Kralın bir çok mesajını aksilik yaşamadan iletmeyi başarmıştım bu yüzden alacağım görev konusunda pek heyecanlı sayılmazdım.
Yanımdaki görevli ile beraber, sarayın taht odasına girdiğimizde dikkatimi çeken tek şey ihtişamın büyüklüğüydü. En renkli mercanlardan oluşan büyük taht, yüzeye yetişecek kadar büyük olmasa da arkadaşlarımla aramda bu deyimi kullanarak abartırız. Büyük tahtın üzerinde ise on metrelik boya, yeşil kuyruğa, uzun sarı saçlarına karışan uzun sakallara sahip İmparator Poseidon bulunuyordu. Onun halkı olarak ortalama boyumuz, onun serçe parmağı kadar oluyordu, halkın arasından en uzunumuz bir metreyi bulmuyordu. Üç dişli mızrağından aldığı gücün kudreti bedeninin olağanüstü şekilde boyut kazanmasına neden olmuştu.
"Emrinizdeyim."
Bana açılan yolda ilerleyip, tahtın önünde durdum. Önüme doğru hafifçe eğildim ve araları saydam perdelerle birbirlerine bağlanmış parmaklarımızın son üçünü birleştirerek kalan ilk iki parmağımı avucumun içine doğru büküp havaya kaldırdım. Üç parmağımızı havaya kaldırarak yaptığımız selamlamamız, kaç yaşında olduğunu bilmediğimiz ama türümüzün ilk canlılarından olan ve bizleri baştan yaratan olduğuna inandığımız İmparator Poseidon'u temsil eden, üç dişli mızrağına ufak bir atıftan ibaretti.
Poseidon, kudretini hissettiren, nerede olursa olsun yankılanan kalın ve tok sesiyle konuştu. "Abis, son görüşmemizden bu yana epey bitkin görünüyorsun."
Poseidon'un, halkından herkesi tanımasının bana hala tuhaf gelmesi hafifçe gülmeme neden oldu. "Hareketsiz yaşam benim için çok sıkıcı. Gezmeden duramadığım için postacı olmuştum, şimdi bir şey yapmadan durmak gerçekten zor."
"O zaman, bu durgunlaşan hayatına biraz hareketlilik katsak iyi olur."
Heyecanımın sesime yansımasına engel olamadım. "İnsan avcılara bir çözüm mü buldunuz Kralım?"
"Ev hapsinin bitmesini bu kadar çok mu istiyorsun?" Tok sesiyle kahkaha attığında, yerin sarsıldığını hissettim. "Hala bunun üzerinde çalışıyorum ve bana yardım edebileceğini düşünüyorum."
Ev hapsinin bitmeyişi bir tık hevesimi söndürse de, görevimi yaptığım yaşantım boyunca, alabileceğim en büyük işe rastlamanın düşüncesiyle heyecanım tekrar harlanmıştı. Kraliyette çalışıyordum ama ilk defa bizzat Kraldan iş alacaktım. "İletmemi istediğiniz bir mesajınız mı vardı?"
Mızrağını yere hafifçe vurduğunda elçilerden biri yanıma gelip elinde tuttuğu kapalı deniz kabuğunu uzattı. Deniz kabuğunu alırken şaşkın bakışlarım, benim en az on katı büyüklüğümdeki Poseidon'daydı.
"Ayrıca su altını senin kadar iyi bilen biri daha olmadığını duymuştum. Bu, mesajımı gönderebilecek senden daha iyi birini bulamayacağım anlamına geliyor."
Birilerinin beni koca imparatora övmesinin heyecanını içimde yaşamaya çalıştım, Poseidon'un yanında ciddiyetsiz tavırlar sergilemek istemiyordum. Madem ki gözünde kusursuz bir profil çizilmişti benim için, bu büyüyü bozmak istemezdim. "Size bunu söyleyenler biraz abartmış efendim, yine de mütevazi davranamayacağım, doğrusu okyanusun her yerini iyi bilirim. İşinizi görebilirim sanırım. Kime iletmemi istemiştiniz?"
"Vega'ya."
Yanlış duymuş olma ihtimalim üzerinde durmak istedim. Koskoca İmparatorun, lanetli biriyle ne gibi bir konuda iletişim kurmak isteyeceğine anlam verememiştim. "Af edersiniz, doğru mu anladım?"
Uzun saçlarına karışan dağınık sakalını sıvazladı ve ufak, 'Ho ho ho' demeyi andıran kahkahasından attı. "Merak etme, sana bir şey yapamaz."
"Emrinizi yerine getirmeyi isterim tabi ki ancak merakımı mazur görün, neden ona mektup gönderiyorsunuz?"
"Saray konularıyla ilgilenecek konumda değilsin henüz Abis. Sorgulaman bana güvenmediğin anlamına geliyor. Ondan çekinmeni anlıyorum ama bana güven, vatandaşımı ölüme sürükleyecek değilim."
"Siz nasıl isterseniz." Benden istediği görevin bir ricadan çok emir olmasının üzerimde yarattığı yükle birlikte saygıyla eğildim önünde tekrar. Kesinlikle reddetmek istediğim bir görevdi, ikinci bir şansım olsa arkama bakmadan kaçıp giderdim. Aklı başında olan herkes Vega'ya yaklaşılmaması gerektiğini bilirdi.
"Gidebilirsin," dediğinde, geldiğim yola döndüm tekrar.
Elçilerin, saray görevlilerinin ve soyluların yarattığı kalabalığın iki yana açılmasıyla oluşan yoldan ilerledim. Muhafızlar benim için kapıyı açtıklarında, çıkmak üzereyken Poseidon'un sesiyle durdum tekrar.
"Ve Abis. Ne olursa olsun merakına yenik düşüp mesajımı açma, bunun özel bir mesaj olduğunu unutma."
********
Güzergahımda ama bu sefer güvenilmez sularda giderken, sürekli sorgulama içindeydim. Poseidon'a güveniyordum, ırkımızı baştan yaratan olarak toplumuna zarar verecek hamlelerde bulunmazdı ama o kadar çok kişinin gelip gidişine şahit olmuştu ki artık bizlere değer vermediğini düşünüyordum. Vega gibi lanetlenmiş birine mesaj iletecek kadar büyük problem miydi insanlar?
Vega'dan korkmamak için akılsız varlıklar olmak gerekirdi. Nasıl bir günah işlediğini bilmiyordum ancak günahı, onun lanetlenip ahtapot gibi dokunaçları olmasına sebebiyet verecek kadar büyüktü. Hakkında korkutucu hikayeler dönüyordu ve geceleri, birbirimizi korkutmak amacıyla anlattığımız hikayenin başrolüne mektup iletecek olmam etrafımı saran suyu titretiyordu.
Felakete doğru ilerleyişimi göz ardı ederek, bulunduğum durumun tadını çıkarmaya odaklandım. Evde durmaktan tutulan bedenimin yavaş yavaş açıldığını hissediyordum, hızlı gitmemin getirisiyle yüzümü okşayan suyun yarattığı pürüzsüzlük özgürlük hissini doğuruyordu.
Uzun bir yolculuk vardı önümde, şanslıysam Vega'nın hapsedildiği yere varmam beş günümü alırdı. Havanın kararmaya başladığı bu saatlerde, yüzeye uzak olan derinlikler daha da korkutucu olmaya başlıyordu. Düşüncelerimi susturamayıp dalıp gittiğim için fark etmemiştim ama kafamı kaldırıp da etrafa bir göz gezdirdiğimde, tamamen farklı bir yerde olduğumu anlamıştım. Derinliklere yaklaşmak, suyun dahi soğumasına neden oluyordu.
İnsanlar mı daha korkutucuydu yoksa Vega ile yüzleşmek zorunda kalmam mı bilemiyordum. Üstelik korkutucu olan şeyler bunlarla da kalmıyordu, Vega'ya giden yol başlı başına korku tüneli gibiydi.
Koyu mavi kuyruğumu, suyun içinde savurup yüzerken arkamda oluşturduğum akıntıya yerleşmişti birkaç farklı türlerdeki balıklar. Derinlerde yüzmek daha zor olduğu için, en ufak akıntı bulduğumuzda hemen yerleşiyorduk.
Karada hala gündüz olduğunu işaret eden, dibe göre daha aydınlık duran yüzeye yakın kısımda yüzen balina sürüsü görüş alanıma girdiğimde gülümsedim. Uzun bir süre, kendi su akıntımı kendim yaratarak yüzemezdim, benimle aynı doğrultuda yüzen koca balıklardan birine tutunabilirdim.
Dipten ayrılıp yüzeye yaklaşırken içimde beliren huzursuzluğu dindirmeye çalışıyordum. Koskoca okyanusun ortasındaydık, insanların teknolojisi buralara kadar gelmeye yetmezdi ki kopan fırtınalara dayanacak gemiyi yaptıklarını sanmıyordum.
İki büyük balina ve yanlarında küçük yavru balinalar vardı. Yeni doğduğu belli olan bir tanesi annesinin karnından ayrılmıyordu. En güvenli yerin orası olacağını düşünüp yavru balinanın yanına geldim ve tıpkı onun gibi anne balinanın karnına sığındım. Onların yarattığı akıntı sayesinde artık suyu yararak ilerlememe gerek kalmamıştı, yüzmek kolaylaşmıştı ama kendimi yormak istemediğim için yüzmeye yavru balinadan tutunarak devam ettim.
Anne balinanın huzursuzlanarak, ne anlama geldiğini bilmediğim ama iyiye işaret olmadığını düşündüğüm derin sesler çıkarmaya başladığında, sığındığım karnından çıktım. Anne balina olduğundan hızlı yüzmeye başlamıştı ve onun hızına yetişmem imkansızlaşıyordu.
Balinalar maalesef suyun altında uzun süre barınamıyorlardı ve oksijene ihtiyaç duyduklarında yüzeye çıkmak zorunda kalıyorlardı. Anne balina, içine dolan suyu boşaltmak ve oksijenle dolmak için okyanusun yüzeyine çıktığında, yüzeyden gelen sivri bir alet hızla yanımdan geçip dibe doğru yol aldı.
O sivri şeyin zıpkın olduğunu biliyordum. Hedefini ıskalayan sivri metal, diğer tarafına bağlanan ip yardımıyla hızla tekrar yukarı doğru çekilmeye başladığında, kafamı yukarı çevirdim. İnsanlar hakkında yanılmıştım, okyanusları aşacak, fırtınaları atlatacak teknolojiye ulaşmışlardı ki buradalardı. Tam tepemde demir atan gemiden fırlatılan zıpkınlar, balina ailesini vurmaya çalışıyordu.
"Hayır!"
Zıpkınlardan biri yavru balinanın derisini yüzerek sıyırdığında, gözlerim önünde gerçekleşen bu vahşete tanık olamayacağıma karar verdim. Balinalar kadar güçlü değildim, hızlı yüzemiyordum veya Kralımız gibi kudretli özelliklere sahip değildim. Ne yapabileceğimi bilmiyordum ama boş duramayacağımı biliyordum.
Boşluğa denk gelip tekrar atılmak üzere yüzeye çekilen zıpkınlardan birini yakaladım. Dibe doğru soğuk metali çekiştirmeye başladığımda, ipi çeken diğer taraftaki kişi bırakmış olacak ki kolaylıkla biraz güç uygulamadan sonra çekmek kolaylaşmıştı.
Zıpkınların hedefi balinalardan bana çevrildi, emin olmadan giriştiğim eylem amacına ulaşmıştı, en azından balinalar gidene kadar vakit kazandırabilmeyi umuyordum. Yanımdan suyu yararak ilerleyen sivri uçlu metaller, bir yerden sonra okyanusun yoğunluğuna dayanamayıp yavaşlıyor ve asılı kalıyorlardı ancak çok geçmeden, bir uçlarına bağlanan ipler sayesinde tekrar büyük gemiye çekilip fırlatılıyorlardı.
Başka canlıları kurtarabilmek adına kendimi feda etmemin yanlış bir karar olduğunu, omzumu sıyırıp tam önümde yavaşlayarak duran zıpkın sayesinde anlamıştım. Kolumda açılan çizikten çıkan kanım saniyeler içinde suya karışıp etrafımı sararken, acıyla çığlık atmaya başlamıştım. Elimde tuttuğum soğuk metali bırakıp yaramın üzerine koydum hemen ancak taze acımı hafifletememiştim.
Başka bir zıpkın denk geldi yanıma. Bana saplanmamış veya bir yerimi sıyırmamıştı önceki gibi ama o zıpkın tam gözlerimin önünde durduğunda, ölümümün geldiğini anlamıştım. Bu seferki, diğerleri gibi sivri uçlu değildi. Bu seferki demir çubuğun ip bağlanmamış ucunda, kafam büyüklüğünde bir küre vardı.
"Olamaz."
Demir çubuğun ucuna bağlanan küre suyun içinde patlayarak büyük bir şok dalgasına sebep olduğunda, geriye doğru savrulmama fırsat kalmadan kürenin içinden çıkan; balık avlarken kullandıkları ağlar sardı her yanımı. Kolumda açılan yarama sürten ip canımın acımasına neden olsa da, ne yaramın acısını yaşayacak ne de yaramı saracak vaktim vardı.
İnsanlar, ip yardımıyla ağı yukarı çekmeye başladıklarında, etrafımı saran bu karmaşadan kurtulmak için debeleniyordum. Panik yapmıştım ve düzgün düşünemiyordum, ölüme yaklaşmak düşüncesi Vega'dan dahi daha korkunçtu. İçine düştüğüm derin çaresizlik elimi kolumu bağlıyordu.
Durup sakinleştim ve suyun yüzeyine tamamen çıkmadan önce, bu ağlardan kurtulmak için mantıklı davranmaya çalıştım. Fakat her yeri karma karışık düğümlerle dolu ip yığını, elimi kolumu tamamen sardığı için hareketlerimi kısıtlıyordu. Etrafımı saran ağdan kurtulmayı denedim, iplerin düğümü açmaya uğraştım, dibe doğru yüzerek onların beni yukarı çekmesine engel olmaya çabaladım ancak bütün uğraşlarım boşunaydı.
Sudan tamamen çıkmadan önce, içime olabildiğinde su çektim; biliyordum ki oksijen türüm için yakıcıydı ve ölmem dakikaları almazdı.
Büyük dalgalar, içine sıkıştığım ağı koparmak istercesine şiddetle ileri geri savuruyordu. Yeryüzünde gündüz oluğunu biliyordum ancak gökyüzünü kapatan kara bulutlar adeta geceyi yaşatıyordu. Yağmur, okyanusu doldurup taşırmak istercesine şiddetli yağıyor, görüşümü bulanıklaştırıyordu.
Hırçın dalgalara baş kaldıran büyük geminin, bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun bulanıklaştırdığı görüşüme rağmen en az iki balina büyüklüğünde olduğunu görebiliyordum. Koyu kahverengi ahşap uzun süre denizde olduğunu belirtircesine yosun bağlamıştı, kapalı yelkenlerin bağlı olduğu direkler, ara ara gök gürültüsü bırakan gökyüzüne doğru uzanıyordu. Güvertenin iskelesine yaslanmış bir düzine iki bacaklı, çirkin giyimli adamlar beni ağlardan tutarak geminin üstüne çekmeye çalışıyorlardı.
"Balinaları boş verin!" dedi aralarından biri, sesini duyurması için bağırması gerekmişti. Çirkin şapkasından ve altın kaplamaları dişlerinin çirkinleştirdiği gülüşünden anladığım kadarıyla kaptan o olmalıydı, herkes beni güverteye çekmeye çabalarken o arkadan izliyordu. "Artık onlara gerek yok. Gerçek hazineyi bulduk!"
Kaptanın sonlara doğru yükselen sesi, diğerlerini de coşturdu. "Çekin!" diye bağırdı aralarından biri. Uzundu, zayıftı ve keldi. Birkaç dişi eksik olmasına rağmen özgüvenle ve mutlulukla gülüyordu.
"Hayır çekmeyin!" diye bağıran da uzun, zayıf ve keldi. Çekin, diye bağıran adamla birbirlerine öyle benziyorlardı ki, birbirlerinin kopyaları gibiydiler. İkiz olduklarını anlamamak için balık hafızalı olmak gerekiyordu.
Kaptan, çekmeyin diyen adamın kafasına vurduğunda gülüştüler. Şimdi olduğu gibi yağmur yağmadıkça veya denize girmedikçe temizlenmiyorlarmış gibi bir izlenim vermişlerdi bana. Bazılarının saçı sakalına karışmıştı, bazılarının saçları hiç su değmemiş gibi kördüğüm olmuşa benziyordu, bazılarının dişi eksikken kaptan olduğunu düşündüğüm kişinin dişleri tamamıyla altın kaplamaydı.
Korsanlar gerek görünümleriyle, gerekse amaçlarının ne olduğunu bilmem sayesinde gözüme daha da korkunç gelmeye başladıklarında ağzımda tuttuğum suyu feda ederek ağları dişlemeye başladım. Balina avlamakta kullandıkları ağları dişlerimle parçalayamaya çalışım fakat başarısızlığım kaçınılmazdı.
Oksijenin bedenime girmesiyle birlikte iç organlarımın yanmaya başladığını hissederken tamamen güverteye çekilip yere atıldım. Yağan yağmur bana can olamıyordu ve büyük dalgalar yüzünden bir yükselip bir alçalan, hizada duramayan gemi durumu daha da kötü hale getiriyordu. İpleri kesmeyi başaramadığım gibi ağzımda tuttuğum sudan oluşum, artık ölümü burnumun ucuna kadar yaklaştırmıştı bana.
Oksijen'in yakıcılığıyla baş edemeyip kıvranırken, üzerimdeki ağlardan benim bütün çabalarımın aksine tek hareketle kurtuldu profesyonel bir el. Yağmur damlalarının dövdüğü zeminde, bir çift ayak durdu başımın önünde. Daha sonra biri beni kolları arasına alıp havaya kaldırdı ve aynı kişi, beni kucağında taşıyarak hızla kapalı bir alana girdi.
Oksijen gözlerimi de yakmaya başladığı için yağmurun da etkisiyle neredeyse hiçbir şey göremiyordum. Her yer tamamen bulanıktı ama seçebildiğim kadarıyla, birinin beni taşıdığını anlayabiliyordum.
Kollarımın ve lacivert kuyruğumun altından tutarak beni taşıyan kişi, içi su dolu bir yere bıraktığında içime suyu derince çektim. Camdan yapılma, içine su doldurdukları bu büyük akvaryumun, benim gibi canlılar için hazırda beklettikleri anlaşılıyordu.
Oksijenin yakıcılığının bedenimi terk etmesinin ferahlığına kavuşamadım. Yağmurun ulaşamadığı bir yerdeyken ve artık gözlerim yanmıyorken, her şey daha net görünüyordu. Büyük olmasına rağmen bütün vücudumun ancak sığabildiği fanusun içinde kapana kısılmış durumdaydım. Aramıza giren cam duvarın diğer tarafındaki bir korsan tarafından şaşkın bakışları ile izleniyordum.
"Vay anasını" derken, bana olağan üstü bir yaratıkmışım gibi bakıyordu. "Sen nasıl bir şeysin böyle?"
Beni akvaryuma yetiştirip hayata tutunmamı sağlayanın o olduğunu düşünüyordum çünkü başka kimse yoktu etrafta. Beyaz gömleğinin üzerine giydiği kahverengi yeleği dizlerine kadar uzanıyordu, beline sardığı lacivert kuşağının içinde işlemeli bir hançer vardı. Kahverengi botları diz hizasındaydı ve sağ botunun içinde, gizlemeye gerek görmediği silahı apaçık ortada görünüyordu. Saçları, diğerlerinin aksine kısaydı ve sakalı yoktu, beni yakalandığım ağlarla birlikte güverteye çeken tayfaya oranla daha genç, açık ara daha temiz görünüyordu. Siyah saçları alnını kapatıyordu ve siyah gözleri, deniz kabuklarının kendilerine sakladığı incilere benziyordu.
Ellerimi akvaryumun camına dayayıp, bu tuhaf iki bacaklı yaratığı incelemeye başladım şaşkınlıkla. Nasıl ki o benim kuyruğumu olağan üstü buluyorsa, hayatımda ilk defa bir insan görmeyi ben de olağan üstü buluyordum.
"Çok güzel."
Akvaryumun camına yaklaştı ve sağ elini yavaşça, beni ürkütmekten korkarcasına ellerimi koyduğum kısma koydu. Ondan korkuyordum ama belli etmemeye çalıştım, insanlara genel olarak empati beslesem de korku duygusundan daha fazla değildi.
Ellerimiz arasında, ilk temasım arasında sadece bir cam duruyordu. Elini koyduktan sonra korkup kaçmadığımı görünce diğer elini, diğer elimin olduğu hizaya getirip camın üzerine koydu.
Çok fazla zıtlıklar vardı ama iki farklı ırk olarak, aynı zamanda birbirimize çok da benziyorduk. Belden üstümüz birbirini andıran anatomik yapılara sahipti. Lacivert saçlarım suyun içinde süzülürken onun siyah saçları, yağmurun da etkisiyle dümdüz duruyordu. Yerçekimi onun zemine temas etmesini sağlarken, ben suyun kaldırma kuvveti yüzünden bu durumdan çok uzaktım.
Sonra olmaması gereken bir şey oldu. Lacivert gözlerim, onun inci tanesini andıran gözleriyle buluştu. Kendi yansımamı onun gözlerinde gördüm ve içimde, dışarıdan kopan fırtınanın aynısı koptu.
Bir insana, daha da kötüsü; bir korsana bağlandım.
Uzun süre alamadım gözlerimi ondan, onun da benden pek farkı yoktu. İnci tanesi gözlerinin içindeki ışıltılarda kendi yansımamı görebiliyordum. Yağmurdan ıslanan kıyafetleri ve alnına yapışan saçıyla, korsan olmasına rağmen korkutucudan çok zararsız olduğu yönünde bir izlenim veriyordu bana.
Gözlerimizin birbirinden kopmasına neden olan, kaptan olduğu varsayımında bulunduğum adamın kapıyı çarparak odaya girmesi olmuştu. Duvara sertçe çarpan kapı ürkmeme neden olmuştu, refleksle geriye kaçınmayı denedim ancak fanusun içinde hareket alanım kısıtlıydı.
"Bu gördüğüm üçüncü siren."
Bana bakıyor ama diğer korsana hitaben konuşuyordu. Cam fanusun diğer ucuna yaklaşıp sakalını ovarken gözleri, sırtıma sardığım büyük deniz kabuğundaydı.
Dalgalar yüzünden, terazi misali bir sağ tarafa bir sol tarafa eğiliyordu gemi. Suyun altındayken dalgalar pek sarsmıyordu beni ancak midemin bulanmasına sebep oluyordu. Cam fanusumun içindeki su da dengesi olmayan zeminden üstüne düşeni alıyor, sürekli taşarak git gide azalıyor, beni hayatta tutacak alanın küçülmesine neden oluyordu.
"Her bir zerresi milyonlar ediyor. Aptal zenginler, sadece canlılarına sahip olabilmek için bütün varını yoğunu ortaya koymaya hazırlar. Eğer ölü halleri daha çok para etmeseydi, bu güzelliğe kıymak istemezdim. Kim bilir, iyi bir teklif gelirse belki onu parçalamadan veririz."
Beni parçalara ayırma konusunda, bu kadar serin kanlı konuşabilen kaptanın barbarlığı içimi ürpertmişti. İnsanların ne kadar vahşi olabileceklerinin bir sınırı yoktu, biliyordum ki korsanlar bu sınırı belirleyen kişilerdi. Vega daha az korkutucu geliyordu artık
gözüme, en azından kendi türümüze ait olması vahşeti uzakta aramamı engelleyen faktörlerden biriydi.
Genç korsanı yana itip ellerini cam fanusa koydu kaptan. "Sen, kurtuluş biletimiz olacaksın küçük çirkin yaratık."