Rabia'dan:
Önünde bulunduğum devasa eve bakarken bir an olsun geri dönme fikri aklımdan çıkmıyordu. Bu eve yolumun düştüğü ilk günden itibaren içimi saran ürperti hiç azalmamıştı. Buna rağmen içimdeki bu ürpertiyi yok sayabilmek adına derin bir nefes aldım ve bileğimdeki tokayla hafif kıvırcık saçlarımı yukardan toplayıp eve doğru ilerlemeye başladım. Her attığım adımla birlikte kalp ritimlerim de artıyordu. Saniyeler içerisinde beni ürküten o evin kapısını çaldığımı fark ettiğimde artık kaçmamın imkansız olduğunu da fark etmiştim.
Kapıyı benim yaşlarımda bir hizmetli açınca yüzüme dost canlısı gülümsememi yerleştirip "Merhaba," dedim. Hizmetli beni biraz süzdükten sonra sanki beni tanımış gibi aydınlanan yüzüyle kendimi ünlü bir insanmışım gibi hissetmiştim.
"Rabia'ydı dimi?" diye sordu ismini henüz öğrenemediğim hizmetli. Başımı olumlu anlamda sallayıp "Toprak evde mi?" diye sordum. Güzel hizmetli kahverengi gözlerini hafif kısıp gülümsedi.
"Evet. Arka bahçede. Ben geldiğinizi haber vereyim."
"Haber vermesen daha iyi olur aslında. Süpriz yapmak istiyorum." dediğimde kız gülümsemesini biraz arttırıp "Peki. Bu taraftan." deyip bana arka bahçeye giden yolu gösterdi.
Toprak'ı göreceğim ve günler sonra Derin'den bir haber alacağım için o kadar çok heyecanlıydım ki içimde dolaşıp duran heyecan tomurcuklarını sakinleştirmeyi bir türlü başaramıyordum.
Nihayet bahçeye çıktığımda gözüm etrafta kusursuz bedeniyle oturan bir Toprak aradı ama gördüğüm şeyler gözlerimin aradığı kusursuz bedenden çok, Toprak'ın o kusursuz bedeninin acı bir filme figuran olduğu gerçeğiydi.
Toprak'ın ellerini tutan kız birden ona sarılınca onun vücudumda dokunduğu her yer yanmaya başladı. Öyleki yanan bir meşaleyi vücudumda gezdirseydiniz bu kadar büyük bir acı hissettirmezdi bana. Gözlerim hafifçe dolarken biraz daha kendime işkence ederek onları izledim. Kızın uzun sarı saçlarını okşayan Toprak'ın eli ve gördüğüm bu kalbimi buruş buruş eden manzara bir şeyi fark etmemi sağlamıştı. Toprak gibi bir adamın benimle ne gibi bir işi olabilirdi ki? Bu gerçek, ayak parmaklarımdan boğazıma kadar bütün hücrelerimde dolaşırken içimdeki kıskançlık ve öfke her bir zerremi ele geçirmişti. Bakışlarım onların üzerinden ayrılıp bir anlığına yere düştü. O esnada gözümden düşen bir yaş tamda önümdeki sanat eserini andıran fayansa damladı. Bakışlarım tekrar Toprak'ı bulduğunda kızın sanki gözlerindeki yaşları silercesine yanaklarını okşadığını gördüm. Bu görüntünün içime yaydığı acıyla hızla bulunduğum yerden uzaklaştım. Göz yaşlarım yanaklarımı sırıl sıklam ederken bir yandan da ellerimle onları kurulamaya çalışıyordum. Koşarak yola çıktığımda bir anlığına durup eve baktım. "Benden hoşlandığını sanacak kadar kör olduğuma inanamıyorum." diye mırıldandım çatlak çıkan sesimle. Geldiğim yöne doğru gidip biraz yürüdükten sonra kaldırımın kenarına oturup gördüğüm görüntüleri hazmetmeye çalıştım ama bu pek mümkün olmuyordu. Gözlerimi her kapattığımda sanki koskoca bir sinemada yalnız başıma film izliyormuş gibi aklıma sızan görüntüleri bir türlü def edemiyordum. Başımı dizlerime gömüp ellerimi sanki üzerine toprak atıyormuş gibi başımın etrafına doladım. Ne Derin'den bir haber alabilmiştim nede umduğum gibi Toprak'ın o güler yüzüyle karşılaşabilmiştim. Hayatım tam hızıyla mutsuzluk şehrine yuvarlanmaya devam ediyordu.
"Rabia?"
O anda Toprak'ın sesini duymam sanki beni, milyonlarca parçalara bölünmüş kalbimin arasından bir cımbız edasıyla çekip çıkarmış gibi hissetmiştim. Hemen oturduğum kaldırımdan ayağa kalkıp ellerimi göz yaşlarımı temizlesinler diye yüzüme yönlendirirken hızla arkamı döndüm. Toprak'ın beni bu halde görmesi en son isteyeceğim şeylerden biri bile değildi.
Onu duymazdan gelerek onun ters istikametinde yürümeye başladığımda peşimden gelen ayak seslerini duyabiliyordum. Git gide dibime girin Toprak kolumu kavrayıp beni kendine çevirdiğinde yüzümde tek bir damla yaştan eser kalmaması için Allah'a dua etmekle meşguldum.
"Noldu?" diye sordu gözleriyle yüzümü incelerken.
Bu kadar dikkatli bakmak zorunda mısın be adam?
"Ağladın mı sen?" diye sordu elini göz yaşlarımın neminin kaldığı yanağıma çıkararak. Hızla başımı olumsuz anlamda sallayıp bir adım geri gittiğimde elleri havada asılı kalmıştı. Gözlerindeki soru işaretleri kalbime saplanıyor, bilinmeyen her bir zerresine dahi işliyordu.
Toprak ellerini aşağı indirdiğinde baş parmağı ile evlerini işraret edip "Nergis söyledi geldiğini. Neden geri döndün?" diye sorunca daha fazla susup kendimi aciz duruma düşürmek istemedim. Ellerimi iki yana hafifçe açıp imalı ses tonumu takındım. "Meşgul gözüküyordun."
Toprak neden bahsettiğimi anlamamış gibi yüzüme bakmaya devam ettiğinde bende onun gibi evlerini işaret edip "Kız arkadaşınla." diye oldukça yeterli bir açıklama yaptım. Gözlerimi Toprak'ın yüzünü incelesinler diye görevlendirirken yüzünde beliren o ilginç sırıtış dikkatimi çekmişti? Neden gülüyordu bu?
"Komik bir şey mi söyledim?" diye sorarken kaşımın bir tanesi otamatikmen havaya kalkmış, kollarımda hesap sorar gibi belime kenetlenmişlerdi.
"Merve'den mi bahsediyorsun?" diye sordu yüzü daha çok aydınlanarak. Az önceki yorgun ve mutsuz halinden eser kalmayan yüzünü inceledim bir süre. Ellerimi belimden indirip yüzümü bu güzel bakışlar karşısında olabildiğince ifadesiz tutmaya çalıştım.
"Adı her neyse." dedim boş bir sesle. Sesimi her ne kadar böyle duygusuz ona aktarmayı başarsam da içimde kopan kıskançlık ve bu kıskançlığı tekmeleyen üzüntümü bir türlü bastıramıyordum. Toprak bir adım atıp bana yaklaştığında içimdeki duygular daha da çok büyüdü ve artık boğazıma yukarı tırmanmaya, beni nefessiz bırakmaya başlamışlardı.
Elleri iki yanımda duran ellerimle kavuşunca soluk alışverişim her zamankinin aksine daha da yükseldi.
Bakışlarını gözleriminin içine sabitleyip "Merve benim kız arkadaşım değil." dedi gözlerinin içindeki pırıltı gözlerimi kamaştırırken. Onun bu sözüyle mutsuzluk şehrine yolculuk eden hayatım birden firene basıp olduğu yerde öylece kaldı. Dudaklarımı aralayıp bakışlarımı yere indirdim.
"Dışardan hiçte öyle görünmüyordu."
Toprak gülüp bana sarıldığında ikinci bir şok dalgası bütün vücudumu sardı. İki yanda duran ellerim yavaşça onun sırtına doğru yol alırken aklımdaki soru işaretlerine cevap olacak şu cümleleri sarfetti.
"Merve Rüzgar'la benim çocukluktan beri arkadaşımız. Derin hayatımıza girmeden önce Rüzgar'la evleneceklerdi. Günlerdir ondan bir haber alamayınca meraklanmış." dedi. Hızla onu kendimden uzaklaştırıp "Ne yani sen hep böyle meraklanan kızlara sarılıyor musun?" diye sordum. Toprak gözlerini devirip "Değer verdiğim bir arkadaşım." dedi arkadaşım kelimesine vurgu yaparak. Sonra yüzüne oturttuğu muzip bir gülümsemeyle "Kıskandın galiba?" dedi. Deli gibi gülmeye başladığımda hafifçe kaşlarını çattı. Kesinlikle bu çocuğa kaşlarını çatmak yakışmıyordu.
"Neden kıskanacakmışım seni? Kıskanmam için bir sebep mi var?"
Toprak gülüp "Yok mu?" diye sordu.
Bakışlarımı etrafta dolaştırıp ona cevap vermediğimde ise Toprak daha çok gülüp beni eve doğru yönlendirdi.
Onun gülüşüne eşlik ederek eve doğru ilerliyordumki Toprak'ın çalan telefonuyla ikimizde yolun yarısında daha eve girmeden durmuştuk.
Toprak telefonu bana doğru çevirip "Bak Rüzgar arıyor. Kıskanacağin bir durum yok." deyip kahkahayı patlattığında ben sadece ona göz devirmekle yetindim. Telefonu açıp gülen yüzüyle "Alo?" dediği esnada yüzündeki gülümseme anında kaybolurken bütün dikkatimi ona verdim.
"Derin noldu? Bir sakin olur musun?" dediğinde kalp ritimlerim kulaklarımı tıkamaya başlamıştı çoktan. Toprak telefonu indirip ekranına baktığında Derin'in çoktan telefonu kapattığını gördüm.
"Noldu?" diye sordum paniğin elli tonunun da hakim olduğu sesimle.
"Bana konum atacakmış. Hemen oraya gelmemi istiyor." dedi şaşkın çıkan sesiyle.
"Bir şey mi oldu Toprak?"
"Bilmiyorum. Hadi koş."
Toprak elimi tutup beni arabasının olduğu yöne doğru sürüklerken aklımdaki mahkemenin sesleri kulaklarımda çınlıyordu. Bir sürü ses geliyordu kulağıma.
Yine ne oldu?
Size bu hayatta huzur yok.
Ne yaparsanız yapın kaderiniz mutsuzluğa mühürlendi.
Kafamı hızla sağa sola sallayıp kemerimi taktım.
"Toprak, Derin'in sesi nasıl geliyordu?" diye sordum Toprak'a bakarak. Çabuk hareketlerle arabayı çalıştırıp yola koyulduğumuzda "Tuhaftı." demekle yetindi. Kafamı sert bir şekilde koltuğun baş kısmına vurup "Neden?" diye mırıldandım. Toprak bakışlarını yoldan alıp bir anlığına bana baktıktan sonra bir eliyle direksiyonu tutarken diğer elini de başımla koltuğun arasına koydu.
Bir bana bir yola bakarken gözlerinin gözlerimi bulduğu o küçücük zaman diliminde "Bir daha asla canını yakacak şeyler yapmayacaksın. Anladın mı?" dedi ciddi bir ses tonuyla. Bakışlarımı kalbi güzel, gönlü şefkatli adamın yüzünde dolaştırdım bir süre. Elini başımın arkasından alıp avuçlarımın içinde tuttum. "Bu eller beni hep böyle koruyacak mı?" diye sordum merakla. Toprak bakışlarını yoldan ayırmayıp bir elimi dudaklarına götürüp kısa bir süre orada tuttu. "Bu soluk devam ettikçe bu eller hep seni koruyor olacak." Toprak'ın bu söylediği yüzümde kısacık bir gülümseme yaratsa da aklıma Derin gelince tekrar eski endişeli ruh halime büründüm. Ellerimi önüme alıp "Nerdelermiş?" diye sordum. Toprak telefonunu açıp Derin'in attığı konuma baktı. "Çok uzaktalar yaa." diye bir isyan döküldü dudaklarından. "Gitmemiz saatler alacak."
Ellerimle toplu olan saçımı bir taç edasıyla daha da bastırdıktan sonra kafamı geri yasladım. Aklımdan geçip giden sorular silsilesinde boğulacak gibi oluyordum. Ya Derin'e bir şey olduysa? Ya başları dertteyse?
O anda aklıma gelen şeyle hızla Toprak'a baktım.
"Siz hayatımıza girmeden önce gayet sakin bir hayatımız vardı. Ama şimdi şu hale bakar mısın? Derin'i öldürmek için daha kaç süikast düzenleyecekler? Kim bunlar Toprak?" Belki de başından beri söylemediğim ama söylemem gereken sözler şuan dökülüyordu dudaklarımdan. Bir türlü sormaya fırsat bulamadığım soruları, konuşmaya fırsat bulamadığım konuları, bu birkaç saatlik araba yolculuğumuza sığdırmaya karar verdiğimde aklımdan geçen her soruyu birer birer kelimelere döktüm.
"Ne senle nede Derin'le hiç oturup sağlam bir konuşma yapamadım. Rüzgar desen bambaşka bir alemde. Artık başımıza gelen olaylara bir anlam aramaktan yoruldum." Bakışlarımı hâlâ yola bakan Toprak'ın üzerinde tutarken "Derin'den ne istiyorlar?" diye sordum. Toprak derin bir nefes alıp sanki boğazına cam kırıkları takılmış gibi yüzünü ekşitip kesik çıkan sesiyle "Babamın amacı zaten ortadaydı." dedi. Ama ben ondan bahsetmiyordum. Daha öncesinden bahsediyordum. Henüz katil ortaya çıkmadan önce.
"Çağrı amcanın vurulduğu gün yine Derin'e bir saldırı olmuş. Hep birlikte dağ evindeyken Rüzgar'la Derin'in kaçırılışı da var. Bunlardan bahsediyorum. Bunları da baban mı yaptı?" diye sordum. Bakışlarımı bir an olsun Toprak'ın üzerinden ayırmıyordum. Sanki bu soruları ona değil de bomboş bir duvara soruyormuş gibi hissediyordum. Onu daha fazla üzmemek için çenemi kapalı tutmaya karar vermiştim ki Toprak'ın konuşmasıyla tekrar ona odaklandım.
"Babam en başından beri Rüzgar'ın Derin'le ilgili planlarına hep karşı çıktı. Onu hiç istemedi. Dağ evinde onların kaçırılmasının da emrini verenin kendisi olduğunu itiraf etti. O kadar kan dondurucu itiraflar döküldü ki dudaklarından aklıma geldikçe sinirlerime hakim olamıyorum."
Kadir Bey'in neler söylediği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Çağrı amca bana her şeyi üstünkörü anlatmış beni bu olayın hep dışında tutmayı başarmıştı.
Bakışlarımı Toprak'ın yüz hatlarında yavaşça yolculuğa çıkardığımda yüzündeki acı sanki bulaşıcı bir hastalıkmış gibi benim yüzüme de yayılmıştı.
"Sen en doğrusunu yaptın." dedim babasının suçunu kanıtladığı o zamanı ima ederek. Gülümsedi. Ama mutluluğu andıran bir gülümseme değildi yüzündeki. Buruk hislerinin bir gülüşle dışarı çıkmış haliydi daha çok. "İnan bana artık ne doğru, ne yanlış umurumda bile değil." dedi gaza biraz daha yüklenerek. İçimden, "Artık yalan diye bir şey kalmadı zaten." diye geçirdim. Arkama yaslanıp bir şey söylemeden varacağımız yere gelmeyi sabırla bekledim.
_____🌙
Gittiğimiz yol saatler sürse de sonunda gelmiş olmanın verdiği huzurla hızla indim arabadan. Ormanlık alanda etrafa bakmaya başladım. Devasa ağaçlar ve etraftaki bol yeşilliğe eşlik eden göl manzarası ve minik şirin iskelesiyle o kadar güzel bir yere gelmiştik ki adeta cennetten bir köşeymiş gibi büyülenmiştim. Bu cenneti andıran yerin tam merkezinde sanki cehennemden cennete atılmış simsiyah küllerle kaplı evi görmek içimi ürpertmiş, buranın büyüleyici manzarasını gölgede bırakmıştı. Bakışlarımı ilerde duran polis arabalarını bulduğunda gözlerim Derin'i ararken hızla onlara doğru koşmaya başladım.
Derin'in bakışları beni bulmadan ben çoktan ona sarılmıştım.
"Noldu? İyisin dimi?" diye sordum endişeyle. Derin, yaşlı gözlerini benim üzerimden çekip ilerdeki kül olmuş yapıya baktı. Bakışlarım onunkileri takip ederken bu sefer de rotası polislerle konuşan Rüzgar'a kaydı. "Ben iyiyim de, o asla iyi olamayacak." dedi acıyla. Toprak, Rüzgar'ı görür görmez kocaman adımlarla ona doğru ilerlemeye başlayınca bende Derin'in koluna girip onu yönlendirdim. Biz onların yanına ulaşamadan arkamızdan doğru elinde benzin şişesi tutan bir polis bizi geçip tahminen amiri olan polise "Komserim bunu ilerki ağacın dibinde bulduk." dedi elindeki benzin şişesini göstererek.
Komiser, "Bu şişe de gösteriyor ki evinizi biri bile isteye yakmış. Sizin şüphelendiğiniz biri var mı?"
Rüzgar bakışlarını kısa bir süre Toprak'ın üstünde gezdirdi. Aklından Kadir Bey'in geçtiğini tahmin etmiştim ama bunu kanıtlayamazdım. Bakışlarını komisere çevirip sinirli sesiyle "Yok. Olsa zaten sizi buraya çağırmazdım." dedi. Polislerin ve devletin adaletine zerre inancı olmayan ve kendi adaletini yaratmaya çalışan biriydi o. Tahminimce amcası ve yengesine biçilecek cezadan da hoşnut olmayacaktı. Onun için belkide en büyük ceza ölümdü. Bunu görmek, bunu anlamak onun gözlerine bakınca hiçte zor değildi. Rüzgar Toprak'a bakarak "Kızları eve götür." dedi. Sesindeki acı tona ilk defa şahit olmuştum. Susup Rüzgar'a itiraz eden Derin'e baktım.
"Hayır burda kalacağız."
Rüzgar, Derin'in itirazını dinlemeden onun yanına gidip saçına küçük bir öpücük kondurdu ve kulağına eğilip bir şey fısıldadı. Ben gördüğüm bu görüntünün şokunu üzerimden atamazken "Bari Toprak kalsın. Biz taksiyle gideriz." dedi Derin. Rüzgar düşünürken Toprak hemen söze atılıp "Ben taksi çağırayım." diyerek telefonunu açtı. Bense burada olup bitenleri biran önce Derin'e sormak ve artık kafamdaki bu sorulardan kurtulmak istiyordum.
Bakışlarımı önce yanıp kül olmuş eve sonra da dağılıp yok olmuş adama çevirdim. Bu ev onun için başka anlamlar taşıyor olmalıydı yoksa Karun gibi zengin bir adamın basit bir evin ardından bu kadar yıkılması hiç mantıklı gelmiyordu bana. Bakışlarımı Rüzgar'ın yüzüne çevirdiğimde bir süre incelemekle yetindim.
Evet, görüyordum.
İlk zamanlardaki o intikamla alev alev yanan gözleri, tekrar intikamın yakıcı alevleri sarmıştı ve bu hepimizi korkutan türden bir bilinmezlikti!


