İçeriğe geç

ABİS

Bölüm 21 · 13 dk okuma

ABİS

Bölüm 21

21

Gözlerimi, burnuma dolan mis gibi omlet kokusuyla açmıştım o sabah. O kadar güzel uyumuşum ki ömrümde alacağım bütün uykuları almış gibiydim. Yattığım koltukta diklenip tahminen darmadağın olan saçlarımı elimle düzelttim. Şöminenin önünde duran şişeye baktığımda dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Gece yan yana şöminenin önünde uyuyakalsakta Rüzgar beni koltuğa taşımış olmalıydı. Onun böyle bir adam olduğuna inanmak hâlâ çok zordu benim için. Sanki hâlâ hastane odasında komada uyurken gördüğüm bir rüyadan ibaretmiş gibi olduğunu düşünmeden edemiyordum. Yavaşça koltuktan kalkıp bana kadar gelen omletin kokusunu çektim içime. Mis gibi kokuyordu ve bu da benim karnımda ziller çalmasına neden oluyordu. Yavaş adımlarla mutfağın bulunduğu tarafa doğru ilerleyip göz ucuyla Rüzgar'a baktım. Üzerine giydiği siyah gömlek ve altındaki siyah pantolonla adeta bir sanat eserini andırıyordu ki bunu daha önce zilyon kere söylemiştim. Dağınık saçları o kadar dağınık olmalarına rağmen ona çok yakışıyor adeta onun modeli gibi gözüküyordu. Seyre daldığım karede ona yakışan bir şey daha vardı. Elindeki spatula ve üzerindeki mavi önlük. Rüzgar'ın elinde silahtan başka bir şey görmek benim için mucizevi bir şey olsa gerekti. Bu düşüncelerimin eşliğinde zihnim beni ilk tanıştığımız o güne götürdü.

"Derin,"

Rüzgar elini koluma koymaya çalışınca hızla elini itip "Dokunma bana!" diye bağırdım. "Katil!"

"Tamam. Tamam şimdi sakin ol ve derin derin nefes al."

"Ne nefesi yaa?! Çocuk mu doğuruyorum burda? Adamı öldürdün sen!"

Söylediğim şeye güldüğümde ağzımdan çıkan ses vesilesiyle Rüzgar beni fark etmişti. Yüzünde oluşan gülümsemeyle "Günaydın." kelimesi adeta büyülü bir an gibiydi. Bana yolladığı gülümsemeyi kendi suratıma yerleştirip bende "Günaydın," dedim. Göz ucuyla hazırladığı masayı görünce şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim. Her şey o kadar muhteşem gözüküyordu ki yemeye bir başlasam tabakların yıkanmaya ihtiyacı kalmazdı.

"Hadi otur." dedi masanın hemen yanında duran sandalyeyi işaret edip.

"Elimi yüzümü yıkayıp geliyorum." dedim gülümseyerek.

"Hadi omlet soğuyor."

Rüzgar cümlesini bitirene kadar ben çoktan lavoboya gitmiştim bile. Musluğu açıp bol sabunla ellerimi yıkadıktan sonra suyu birkaç kez yüzüme çalıp güzelce yüzümü de yıkadım. Bumbuz su yüzümle buluşurken uykum iyiden iyiye açılmıştı. Hemen ellerimi havluyla kurulayıp mutfağın yolunu tuttum. Bekle beni omlet ben geliyorum!

Mutfağa gittiğimde Rüzgar'ı masaya oturmuş beni beklerken bulmuştum. Çaylarımızı doldurmuş ve her şeyi hazırlamıştı.

"Eline sağlık her şey çok güzel gözüküyor." dedim masaya hayranlıkla bakarken.

"Afiyet olsun."

O sırada gözüme Rüzgar'ın arkasındaki camın dibinde duran piknik sepeti ilişivermişti. Dikkatim ne çabuk dağılıyordu öyle.

"O ne?" diye sordum piknik sepetini işaret ederek. Rüzgar neyi kastettiğimi görmek için bana baktı ve ardından benim bakışlarımı takip edip piknik sepetine ulaştı.

"Süpriz," dedi muzip bir gülümseme eşliğinde. Ama ben durur muyum? Durmam. Birbiri ardına gelen sorularım çoktan ağzımdan çıkmaya başlamıştı bile.

"Pikniğe mi gideceğiz? Nereye gideceğiz? Ne var sepetin içinde? Çilekte koydun mu?"

Rüzgar elindeki çatalı bırakıp arkasına yaslandı. "Sen hep böyle sabırsız mıydın?" Güldüm. Sanki beni tanımıyormuş gibi konuşmuştu.

"Ben 35 gün erken doğmuş bir kızım Rüzgar Özcan. Artık sen düşün." dedim neşeli sesimle ortalığı inleterek. Şimdi bunu da bildiğini söyle de şıp diye bayılayım şuracığa.

"Neyin acelesiydi bu?" dedi Rüzgar tekrar çatalı eline alarak. Bende onu taklit edip bir şeyler attım ağzıma. Lokmamı çiğneyip yuttuktan sonra "Belki babamın bizi terk edeceğini hissedip onla biraz daha vakit geçirebilmek için erken gelmişimdir dünyaya." Bu söylediğim acı ama gerçekti. Rüzgar gülüp "Akıllı bebek." dedi ağzına bir tane zeytin atarken. Bu konuşmalardan sonra ikimiz de tabaklarımıza gömülüp güzelce yaptık kahvaltımızı. Rüzgar'ın hazırladığı omletin tadı kesinlikle ağzımdan ömrüm boyunca gitmeyecek kadar lezzetliydi.

Kahvaltımız bitince Rüzgar'la birlikte mutfağı toparlamaya başladık. O sırada masanın üzerinde duran Rüzgar'ın telefonu bütün dikkatimi dağıtmış, aklıma sadece onu karıştırma fikirlerini aşılamıştı. Elimdekileri bırakıp telefona doğru ilerledim. Aklımdan geçen muziplikleri durduramıyordum. Umarım şuan yapacağım şey için Rüzgar bana kızmazdı.

Telefonu elime alıp açtım. "Yıl olmuş 2020 hâlâ telefonuna şifre koymayan insanlar varmış." diye geçirdim içimden. Hemen whatsapp uygulamasına girip durum kısmına geldim. "Ve video başlasın!"

"Napıyosun?" Bu soruyu sorduğumda Rüzgar bana bakmasın diye sesimdeki gülme tınısını gizlemeye çalışıyordum. Eğer güldüğümü görürse bana bakabilirdi ve videom yarıda kalabilirdi. "Bulaşıkları yıkayacağım," dedi tabaklardaki yemek kırıntılarını akıtarak. "Her eve senden bir tane lazım." dedim gülerek. Rüzgar elindeki tabağı tezgaha koyup süngere uzanırken "Emin misin beni her evle paylaşmak istediğinden?" diye sorduktan sonra elindeki süngere bulaşık detarjanı dökerken bana baktı.

"Sen beni mi çekiyorsun?"

Eyvah! Çok pis yakalanmıştım. Hemen telefonu indirip "Yooo çekmiyorum," dedim. "Kocamın telefonunu kurcalayabilirim diye düşünmüştüm sadece." Rüzgar biraz düşünür gibi yapıp omuz silkti.

İçimden şuan bulunduğumuz duruma hunharca gülüyordum. Resmen Rüzgar Özcan önümde bulaşık yıkıyor bende onun telefonunu kurcalıyordum. Bu olayın tek bir mantıklı açıklaması olabilirdi. O da birinin çıkıp "Bütün bunlar bir rüyadan ibaret." demesiydi.

Bakışlarımı telefona çevirip az önce çektiğim videoyu duruma gönderdim. Rüzgar'ın rehberindeki insanlar onun ne kadar mutlu ve mesut olduğunu görmeliydiler. Video gittikten sonra galeriye girmeye karar verip Whatsapp'ı ve Rüzgar'ın internetini kapattım. Bu süprizi biraz geç öğrense sorun olmazdı heralde onun için.

"Zorla eski Rüzgar'ı geri çağırıyorsun."

İç sesime gözlerimi devirip dil çıkardım. Bana hep muhalefet olmak zorunda mısın sen?

"Evet."

"Sus."

Rüzgar'ın "Efendim?" demesiyle ona bakıp "Bana muhalefet olan bir iç sesim var da." dedim baş parmağımla daireler çizip kafamı işaret ederek. Rüzgar kafasını iki yana sallayıp önündeki bulaşıkları durulamaya koyuldu. Derin bir nefes verip Rüzgar'ın galerisini karıştırmaya başladım. Pek fazla resim bulunmasa da Rüzgar'a ait birkaç resim çarptı gözüme. Annesiyle çekildiği yakın zamana ait bir fotoğraf beni duygulandırmıştı. Hem onun hemde annesinin gözlerindeki o mutsuz bakışları görmekten çok onları hissediyordum. Bir aileye ölüm girdiği zaman sadece bir kişiyi değil bütün aileyi öldürüyordu. Kiminin ruhunu uzaklara götürüyordu kimininse aklını. Bu fotoğrafın içimde bıraktığı burukluk hissiyle fotoğrafı geçip diğerlerine bakmaya başladım. Toprak'la birkaç fotoğrafı vardı ve bu fotoğraflar benim tahminimce Toprak'ın ısrarları karşısında çekilmiş fotoğraflardı. Rüzgar hepsinde çok güzel çıkmıştı. Fotoğrafı yakınlaştırıp ona bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum. O anda elimden birden çekilip alınan telefonla sanal dünyadan kopup gerçek dünyaya dönmüştüm.

"Burda gerçeği dururken neden fotoğrafa dalıp dalıp gidiyorsun?" Rüzgar bir elini masaya koyup ötekini de sandalyemin arka kısmına koydu. Yüzümüzü aynı hizaya getirip "Gerçeğine dalıp gidebilirsin." dedi hınzır gülüşünü yüzüne yerleştirerek. Yanaklarım kızarırken göz ucuyla tezgaha baktım. Onca bulaşığı ne zaman yıkayıp bitirmişti bu?

İşaret parmağımla Rüzgar'ı kendimden uzaklaştırıp "Sen bu kadar yakınımdayken mantıklı konuşabileceğimi sanmıyorum." dedim gülerek.

"Unuttun mu güzelim? Bizim işimiz mantıkla değil."

Rüzgar eskilerden bir alıntı yapınca içimdeki muhalefet ses "Nerdeeeen nereyeee!" diye haykırdı beynimin bütün odacıklarına. Gerçekten bu sefer ona hak veriyordum. Ne hâldeyken ne hâle gelmiştik. Buna inanmak güçtü. O an beni kim kaçırdıysa ona teşekkür edecek kıvama geldiğimi fark edince tüylerim diken diken olmuştu. Resmen beni Rüzgar'a yaklaştıran şey birkaç manyak tarafından neredeyse öldürülüyor olmamdı. Bu içimin daha da ürpermesine sebep olurken Rüzgar bu düşüncelerimden habersiz çalan telefonunu açarak yanımdan uzaklaştı.

Rüzgar'ın gidişini fırsat bulup oturduğum sandalyeden piknik sepetinin bulunduğu yöne doğru yürüdüm. İçinde yiyecek bir şeyler olduğu barizdi ama işte neydi o yiyecek şeyler? Bakıp bakmama konusunda kararsız kalıp kısa bir süre piknik sepetiyle bakıştık. İçimdeki şeytan vesveselerini beynime fısıldarken ona kulak verdim. "Ucundan aç bak işte. Sonra da bilmiyormuş gibi yaparsın. Yalandan kim ölmüşte sen ölesin?" Ona karşılık gelen içimdeki melek sesi de "Rüzgar seni düşünüp senin için bir süpriz hazırlamış. Neden onun süprizini mahfedesin ki? Er yada geç öğreneceksin zaten içinde ne olduğunu." diyordu. Kafamda ikisinin söylediklerini de düşünüp zihnimdeki terazide tarttıktan sonra meleğin söylediğine hak verip uzaklaştım piknik sepetinden. Tam o sırada mutfağa giren Rüzgar'a odaklandı bütün düşüncelerim.

"Kimle konuştun?" diye sordum piknik sepetine doğru yürüyen adama.

"Burada yaşayan bir tanıdığım varda onunla konuştum. Bizi görmeye geliyor."

Başımı anladığımı belli edecek şekilde sallayıp dış kapıya doğru yönelen Rüzgar'ın peşinden gidebilmek için salonun bir kenarında giyilmeyi bekleyen spor ayakkabılarıma koştum. Ben ayakkabılarımı ayağıma giyene kadar Rüzgar çoktan evden çıkmıştı.

Bugün hava düne göre çok güzeldi. Güneş etrafı neredeyse kurutmuş dünkü yağmurdan eser bırakmamıştı. Kapının önüne çıkınca derin bir nefes alıp muhteşem orman kokusunu doldurdum ciğerlerime. Eşi benzeri olmayan bu kokuyla birlikte huzur da doluyordu içime ve bu, Rüzgar hariç her şeyden güzeldi.

"Orda dikilmeye devam mı edeceksin?" diye sordu Rüzgar. Ona baktığımda elindeki piknik sepetini iskeleye bırakmış kendisi de iskelenin kenarına oturmuştu. Adımlarımı ondan tarafa yönlendirip bende iskelenin üzerine çıktım. İskeleye adımımı atar atmaz duyduğum o gıcırtılı ses ölüm kokan verandalı evlere girerkenki o sesten çok farklı geliyordu kulağıma. Yavaşça Rüzgar'ın yanına oturup iskelenin kenarına doğru ayaklarımı asarken bir yandan da hayretle manzaraya bakıyordum. Önümüzdeki göl bayağı büyük ve görkemliydi. Görünürde sadece birkaç ev olması da buranın güzelliğine daha da güzellik katıyordu. Umarım böyle cennet mekanı bir yeri turist çekme malzemesi olarak görüpte bu yemyeşil alanı betonlarla ve evlerle doldurmazlar diye geçirdim içimden.

"Ne zaman gelecek tanıdığın?" diye sordum Rüzgar'a bakıp. İskeleden minicik bir tahta parçası koparıp göle fırlattı. Cebinden telefonun saatine bakıp "Az sonra gelir." dedi.

Kimin geleceğine dair en ufak bir tahminim bile yoktu. O yüzden bu konuyla ilgili pek bir fikir yürütmeyip başka bir olaya odakladım düşüncelerimi.

"Babaannen nasıldı?"

Rüzgar'ın babaannesi belki de bu olaydan en çok hasarı alan kişiydi. Bir oğlu, hem diğer oğlunu hemde kocasını öldürmüştü. Böyle büyük bir gerçek ortaya döküldüğünde kaldırılması oldukça zor bir şeydi.

"Bu kadar acı bir olay karşısında babaannemin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu bir kez daha anladım. İnan bana, 'babaanne' sıfatının hakkını sonuna kadar veriyor. Bu süreçte üzüntüsünü bir kenara bırakıp hem babamız gibi davrandı hemde annemiz gibi. Kaldıramaz diye düşünmüştüm ama öyle olmadığı için çok mutluyum. Onu da kaybetseydim ne yapardım inan hiç bilmiyorum." dedi Rüzgar başını öne eğerek. O anda Servet Hanımın gücü karşısında hayranlıkla kalakalmıştım. Rüzgar'ın bir elini avuçlarımın arasına alıp bana bakmasını bekledim. "Her şey düzelecek ve daha iyiye gidecek. Buna en içten duygularımla inanıyorum. " dedim gülümseyerek.

"İnşallah Derin."

O sırada uzaklardan gelen bir bağırma sesiyle etrafıma bakındım. Rüzgar hızla ayağa kalkıp "Şerif Amca!" diye seslendi gölde bize doğru kürek vuran yaşlı adama. Adam, "Hele bir oraya geleyim kulaklarını çekeceğim kerata!" diye karşılık verdi Rüzgar'a. Adamın bu söylediği beni kahkahalara boğmuştu. Gözümün önüne Rüzgar'ın kulağını çeken bir buçuk metrelik adamın görüntüsü canlanınca gülmem daha da şiddetleniyordu. Rüzgar elini ensesine götürüp bana baktı.

"İnan bana vücuduma giren kurşunları tercih ederim."

"O kadar mı ya?" Rüzgar'ın ciddiyetine nazaran ben hâlâ gülüyordum.

"Gül sen gül. Az sonra kulağımı gölde ararız."

Biz Rüzgar'la bunları konuşurken adam çoktan kayığıyla iskeleye yaklaşmıştı. Rüzgar adamın elini tutup onu iskeleye çeker çekmez sarılmışlardı.

Şerif Amca, "Oğlum benim hoş geldin," dedi sesindeki sevecen tonla.

"Hoş bulduk."

Rüzgar Şerif amcanın elini öptükten sonra Şerif amca bana döndü.

"Sende hoş geldin güzel kızım." dedi gülümseyerek. Adam tamda hayal ettiğim gibi en fazla bir buçuk metre boyunda, yetmişli yaşlarda bir adamdı. Seyrekleşmiş saçına düşen aklar ona ayrı bir hava katıyor diyebilirdim. Küçük burnu ve yüzünü kaplayan beyaz sakalları onu şirin bir dede görüntüsüne sokuyordu. O anda Rüzgar bizi tanıştırması gerektiğini fark edip hemen "Şerif amca bu Derin." dedi beni işaret ederek. Adam yaşlı yüzünü bana çevirip bal rengi gözleriyle beni süzdü. "Şimdi söylediğim şeyden sonra belki iki kulağımı birden koparacaksın Şerif Amca ama söylemem gerekiyor. Derin benim karım. Ben evlendim." Rüzgar cümlesini bitirir bitirmez "İşte bende bu anı bekliyordum." dedi adam Rüzgar'ın bir kulağını tutup çekerken. "Varmı öyle sessiz sedasız evlenmek he?"

"Her şey çok ani gelişti valla kimseyi çağırma fırsatımız olmadı." Rüzgar'ın sesindeki o tını o kadar komiğime gitmişti ki içimden kopup gelen gülme isteğimi asla dizginlemiyordum.

"Gazetecileri çağırmışsınız ama. Paşamızın evlendiğini magazinlerde şans eseri görmesek haberimiz olmayacak." Şerif amca isyanında sonuna kadar haklıydı. Gördüğüm kadarıyla Rüzgar'la birbirlerine fazla değer veriyorlardı ve Rüzgar'ın nikahına onu davet etmemesine bozulması kadar doğal bir durum olamazdı.

"Valla ne desen haklısın Şerif amca. Artık kulağımı bıraksan mı? Karımın yanında böyle çocuk muamelesi falan pek hoş olmuyor," dedi Rüzgar beni öne sürerek. Oysaki benim için hiçbir sorun yoktu çünkü izlediğim tiyatro beni çok eğlendiriyordu.

Şerif amca bana döküp "Arada çek bunun kulaklarını kızım. Bu adam başka türlü akıllanmaz." dedi.

Kesinlikle bu uygulamayı ilerleyen günlerde deneyecektim. Bakışlarımı Rüzgar'a çevirdiğimde kulağını ovuşturuyor olması beni yine güldürmüştü. Ben Rüzgar'ın bu tepkisine gülerken onların muhabbetleri ne ara bu kadar ciddiye dönüşmüştü o kısmı kaçırmıştım işte.

"Olanları duydum oğlum. O meymenetsiz heriften bile böyle bir şey beklemezdim." dedi Şerif amca bütün içtenliğiyle üzüntüsünü belli ederek. "Bende beklemezdim." diye yanıt verdi Rüzgar. Onlar konuşurken kendimi burada unutulmuş gibi hissetmiştim. Ellerimi birbirine dolayıp onları dinlemeye devam ettim.

"Buraya yolun düştüğüne göre iyileşmesi gereken bir şey var sanırım." Şerif amcanın bakışları bir bana birde Rüzgar'a gidip geldi. Rüzgar da bana bakıp "Derin'in ufak bir yarası var." dedi. Ama bana kalırsa da burada iyileşmesi gereken tek şey Rüzgar'ın yaralı ruhuydu.

"Hayırdır kızım? " diye sordu Şerif amca bütün ilgisini bana yönlendirerek.

"Önemli bir şey değil. Geçmek üzere." dedim gülümseyerek.

"E peki madem. O zaman ben tutmayayım sizi."

"Estağfurullah Şerif amca." dedi Rüzgar. Bende hemen lafa atılıp "Daha yeni geldiniz." dedim.

"Benimde işlerim var kızım. Gitmezseniz sonra yine uğrarım." diyen adama gülümseyip başımı salladım. Adam Rüzgar'ın omzuna iki kere vurduktan sonra yavaşça uzaklaştı yanımızdan. Rüzgar kısa bir süre hemen sağımızdaki patika yola doğru ilerleyen adama baktıktan sonra "Hadi gel," diyip kayığa doğru ilerledi.

"Ne yani kayığa mı bineceğiz?"

Gözlerimden çıkan kalpler ve soru işaretleri Rüzgar'a ulaşınca "Ne o korkuyor musun yoksa?" diye sordu? Hayır kesinlikle korkmuyorum. Bu benim yapmak istediğim şeylerden biriydi. "Hayır tabiki," dedim Rüzgar'a doğru ilerleyip. Rüzgar önce piknik sepetini koydu kayığın içine. Sonra da elini bana uzattı.

"Gel bakalım."

Elimi Rüzgar'ın avucunun içine bırakıp kayığa bindim. Rüzgar eki elimi birden turup oturmama yardımcı oldu. Kendisi de oturup kayığın iki küreğini kocaman elleriyle kavrayıp "Hazır mısın?" diye sordu. Kocaman gülümsememi yüzüme yerleştirip dişlerimi gösterdim. "Hiç bu kadar hazır olmamıştım." dedim heyecanı her halinden belli olan sesimle.

Rüzgar benden onayı alır almaz kayığın küreklerini çekmeye başladı. O, kürekleri çektikçe iskeleden uzaklaşmaya başladık. O anda ne kadar heyecanlı olduğumu fark ettim. İlk defa kayığa biniyordum ve bu benim için tarif edilemez bir mutluluk kaynağıydı.

"Gözlerindeki bu ifadeyi görmek için canımı bile verebilirim." dedi Rüzgar bir yandan da kürek çekerek.

Böyle söylemesi beni çok mutlu etmişti. Bana olan duygularını hiç çekinmeden rahatça söyleyebiliyor olması gerçekten benim için çok özeldi. Bakışlarımı gözlerine dikip

"Canını vermene gerek yok. Zaten görüyorsun." dedim. Rüzgar bu söylediğim karşısında sadece gülümsedi ve uzun bir süre ikimizde gölün inanılmaz manzarası karşısında, küreklerin suya çarparken çıkardığı o sesle susarak içimizi huzura teslim ettik. Uzunca bir süre ikimiz de tek kelime etmemiştik. Küçücük bir kayığın içinde akıllarında dolambaçlı düşünceler geçen iki kişiydik o an. Her ne kadar onunla susmayı bile sevmeme rağmen konuşmak ve bir şeylerden bahsetmek her zaman daha güzeldi. Bu sessizliği bozmak adına "Bu gölde balık var mı?" diye sordum. Rüzgar sanki onun düşüncelerine dalmışım gibi irkilip kendine geldi. Kafasını olumlu anlamda sallayıp "Var. Küçükken iskelede hep tutar sonra da onları göle geri atardık."

"Geri mi atardınız? Neden?"

Rüzgar manidar bir gülümseme atıp geçmişı yadetti.

"Bitmesinler diye. Küçükken göldeki balıkların bitmesinden çok korkardım. Hatta diğer evlerde de balık tutanlar olurdu. Kovalarını göle düşürürdüm." Rüzgar cümlesine başlarkenki gülümsemem cümlesinin sonunda kahkahaya dönüşmüştü. Ne kadar da çok gülmüştüm bugün yahu?

"Yaramazmışsın." dedim gülmemin arasından. Rüzgar kafasını sallayıp "Hemde ne yaramazlık. Bütün tehlikeli işler vardı bende. Aklıma ne gelirse hepsi eğlenceli gelirdi kulağıma ve hepsini yapardım. O yüzden hiçbir komşumuz çocuğunun benle oynamasına izin vermezlerdi. Haklıydılar da."

"Yine bütün tehlikeli işler sende." dedim ellerimi iki yana açarak. Rüzgar olumsuz anlamda başını sallayıp "Onlar geride kaldı. Artık bambaşka bir Rüzgar'a bakıyorsun. Bulaşıkları yıkadığım videoyu watsaap durumunda gördüğümde kızmayacak kadar değişen bir Rüzgar var karşında."

Gerçekten o videoyu oraya yüklediğimi ne zaman görmüştü bilmiyordum ama buna kızmamış olması beni Rüzgar'ın gerçekten değiştiğine ikna etmeye yetmişti. Rüzgar konuşmalarına devam edip "Şunu bilmeni isterim ki asla bu tarz şeylerden gocunmam. Bence bir erkek yeri geldiğinde hamur bile açabilmeli." Rüzgar'ın engin düşünceleri karşısında adeta büyülenmiş gibi ona bakıyordum.

"Bence de öyle." diye cevap verdim. O, her işi kadınlara yükleyip onları yoran ve yıpratan bir erkek değildi. O anda, işte tam o anda onunla her şeyi paylaşabileceğimizi anladım. Kelimenin tam anlamıyla her şeyi.

Bölüm sonu

5 yorum