İçeriğe geç

ABİS

Bölüm 19 · 11 dk okuma

ABİS

Bölüm 19

19

Siz hiç nereye gideceğinizi bilmeden artık en kuytu odalarını bile tanıdığınız biriyle bir yolculuğa çıktınız mı? Tanımadığınız yollara nedenini bilmediğiniz bir sebepten ötürü düştüğünüz oldu mu? Yada kimseye cevabını vermediğiniz hatta kendinize bile veremediğiniz bir soruyla karşılaştınız mı? Mesela neden Rüzgar'ın her dediğini yapıyordum?

"Nereye gidiyoruz?" diye sordum yanımda saatlerdir araba kullanan adama. Rüzgar düşük omuzlarını kaldırıp bana baktı. "Sonunda konuştun."

"Apar topar hastaneden çıkardın beni. Kendimi yorgun hissediyorum." dedim yüzümü buruşturup Rüzgar'ın kusursuz yüzüne bakarak.

"Haklısın. Biraz erken çıkarttım seni. Ama merak etme. Sana çok daha iyi bakacağım."

Dudaklarımda bir gülümseme belirirken Rüzgar'la göz göze geldik. Bakışları çok farklıydı. Eskisi gibi değildi. Gözlerinin içindeki o karanlık kuyu yok olmuş yerine sadece iki kahve göz gelmiş gibiydi.

"Beni neden hâlâ yanında tutuyorsun? Benle bir daha görüşmezsin sanıyordum."

"Sen benim karımsın. Tabiki yanımda olacaksın."

"Bizim evliliğimiz sahte. Unuttun galiba?"

Rüzgar bu oyuna o kadar inanmış gibi konuşuyordu ki görende gerçekten evli olduğumuzu sanırdı.

"Yalandı."

"Ne yalandı? Anlamadım."

Rüzgar bir elinle direksiyonu tutarken diğer elinide ensesine götürüp "Sahte evlilik yalanını uydurmasaydım zorluk çıkaracaktın hatta belkide benle evlenmeyecektin. Bende böyle küçük masum bir yalan konuştum."

"Ne! Masum mu?"

Gerçekten sinirlenmiştim. Resmen beni kandırıp benimle evlenmişti. Bir insan neden böyle bir şey yapar ki? Sırf bir intikam uğruna sevmediği bir kadınla neden evlenir ki?

"Kandırdın beni."

"İnan bana babanın bana olan o bakışları için değerdi."

"Bırak artık babama laf çarpmayı! Başından beri katil amcanmış işte. Hâlâ babamdan ne istiyorsun?"

"Senin baban iyi bir adam değil Derin."

"Hepimiz hatalar yaparız Rüzgar. Bu bizim iyi olmadığımızı göstermez. Mesela sen. Bana inanmadın. Beni evden kovdun. Senin yüzünden amcan beni öldürtüyordu. Bu seni kötü bir adam mı yapar?"

"Evet yapar. Başına gelen her şeyin sorumlusu benim. Eğer ben senin hayatına hiç girmeseydim bunların hiçbiri başına gelmeyecekti. Boşu boşuna seni karanlığıma bulaştırdım."

Konu evlilikten ne ara buraya gelmişti anlamamıştım ama galiba Rüzgar'ın karısı olmak beni o kadar da sinirlendirmemişti.

"Beni eğer karanlığına bulaştırmamış olsaydın belki de dedenin ve babanın katilinin amcan olduğunu bulamayacaktın. Hatta annenin mektubunu da bulamayacaktın."

"O adamlar bizi kaçırmasaydı ben yine bulamayacaktım o mektubu." diye mırıldandı Rüzgar ağzında. Anlamış olmama rağmen "Bir şey mi söyledin?" diye sordum.

"Yok bir şey." dedi gaza biraz daha basarak.

Arkama yaslanıp sabahtan beri cevabını aradığım soruyu sordum tekrar.

"Ya nereye gidiyoruz?"

"Gidince görürsün."

Bu konuşmanın ardından saatler geçmişti ama hâlâ araba durmamıştı. Sadece Rüzgar bir ara markete uğramış sayamayacağım kadar çok şey alıp arabaya tıkmıştı. Bakışlarımı bıkkınlıkla Rüzgar'a çevirip "Çocuk gibi mızmızlanmak istemiyorum ama ne zaman geleceğiz. Benim karnım acımaya başladı."

Rüzgar bakışlarını yoldan çekip önce bana sonra da karnıma baktı. "Sık dişini güzelim geldik sayılır."

Rüzgar bana güzelim diyince nedense ağrım sızım birden yok olup gitmişti. Artık isterse fizana bile sürebilirdi arabayı.

Çok geçmeden ormanlık bir araziye girip biraz ilerledikten sonra odundan yapılmış bir evin önünde durduk. Arabanın camından gördüğüm kadarıyla evin manzarası şahane bir göldü ve göle doğru uzanan bir iskele de vardı. Bütünüyle bu ev ve bu manzara adeta Alaska'yı anımsatıyordu.

"İşte geldik." dedi Rüzgar dış taraftan benim kapımı açıp. Ne zaman inmişti bu arabadan yahu?

Rüzgar eğilip yavaşça beni kucağına aldı ve eve doğru ilerlemeye başladık. "Biliyor musun? Tekerlekli sandalyeyi sırf bu yüzden hastanede bıraktım."

Gerçekten bu adamın kafasına bir şeyler düşmüş olmalıydı. Yoksa bunlar hiç Rüzgar'lık hareketler değildi.

Dayanamayıp sordum. "Ben uyurken sen kafanı bir yerlere mi çarptın?"

Rüzgar kapı deliğine anahtarı tutturmaya çalışarak "İlla kafama bir şey düşmesi mi lazım?" diye sordu.

"Yani ne bileyim pek senlik hareketler değil bunlar."

Rüzgar beni oturma gurubunun olduğu yere doğru götürüp koltuğa yatırdı ve ayakkabılarımı çıkarıp kenara koydu.

"Benim yüzümden bu haldesin. Sana gözüm gibi bakacağım." Rüzgar yanımdan uzaklaşmaya kalkınca hemen elini yakalayıp yanıma diz çökmesini sağladım.

"Bu konuda seni asla suçlamıyorum. Senin hiçbir suçun yok. Amcanın böyle bir adam olabileceğini sen nerden bilecektin ki?"

Rüzgar gözlerimin içine bakıp "En çokta kendime kızıyorum. Gözümün önündeki hiçbir şeyi görememişim."

Rüzgar'ın elini bırakıp konuşmaya devam ettim. "Öyle yada böyle. Biz gerçek suçluyu bulduk ve cezasını çekiyor."

"Onun cezasını çekiyor olması hiçbir şeyi değiştirmiyor Derin. Biraz bile soğumadı içim."

"Bunu görebiliyorum." dedim bakışlarımı tavana çevirerek. Rüzgar da ayağa kalkıp "Sen biraz dinlen. Hava bozacak gibi. Ben şömineyi yakmak için biraz odun alıp geleceğim."

Rüzgar yanımdan uzaklaşırken koltukla buluşmanın verdiği rahatlama ve içimdeki bütün yorgunluk tomurcuklarının filizlenip beni uykuya doğru itmesine izin verdim.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama gök gürültüsünün etrafı dolduran sesiyle aniden uyandım uykumdan. Hemen baş ucumda oturan ve bana endişeli gözlerle bakan Rüzgar'ı görmek içimi rahatlatmıştı.

"Sakin ol. Sadece gök gürültüsü."

Yattığım yerde derin bir nefes verip elindeki kitaba çevirdim bakışlarımı.

"Ne okuyorsun?" diye sordum uykulu sesimle. Rüzgar'ın dudaklarında beliren gülümseme ve o gülümsemeye eşlik eden şöminenin o kızıl ışığıyla adeta büyüleyici bir manzarayı seyrediyor gibiydim.

"Can Yücel." dedi gözlerime bakarak. Yattığım yerde dikleştim.

"Şuan okuduğun şiiri okur musun?"

Onun sesinden siir dinlemek hayatta başıma gelen en güzel şeylerden biriydi. O kadar güzel bir sesi vardıki bağırırken bile insanı etkilemeyi başarıyordu. Rüzgar bulunduğu sayfadan birkaç sayfa öne gidip bir şiiri okumaya başladı.

"Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,

Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..

Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..

Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,

Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,

Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,

Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,

Çok acıttığında anladım..

Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,

Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım.."

Rüzgar bir an duraksayınca adeta üzerimde hakim olan büyü bozulmuşçasına "Neden durdun? Devam et." dedim. Rüzgar elindeki kitabı kapatıp yanına koydu. Gözlerimin içine baktı. O an devamını okumayacağını düşündüm ama hayır. O şiiri ezbere biliyordu.

"Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,

Yüreğini elime koyduğunda anladım..

"Sana ihtiyacım var, gel ! " diyebilmekmiş güçlü olmak,

Sana "git" dediğimde anladım..

Biri sana "git" dediğinde, "kalmak istiyorum" diyebilmekmiş sevmek,

Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,

Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, "affet beni" diye haykırmak istemekmiş pişman

olmak,

Gerçekten pişman olduğumda anladım..

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,

Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,

Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,

Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

Sevgi emekmiş,

Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş..."

Rüzgar şiiri bitirince ortamda oluşan sessizlik ve bu sessizliği dolduran şöminenin gürül gürül yanan ateşinin sesi harika bir atmosfer sunuyordu bize. Kendimi uzun zamandır olmadığım kadar huzurlu hissediyordum.

"Çok güzelmiş." dedim gülümseyerek.

"Senin kadar değil." Rüzgar'ın bu cümlesi içimi gıcırdatmıştı. Evet kelebekler. Onlar gerçekler.

"Acıkmışsındır. Sen uyurken bir şeyler hazırladım." dedi Rüzgar mutfağa doğru giderken. Ben hâlâ bana güzelsin demiş olmasının etkisinden çıkamamıştım. Gerçekten onun gözünde o şiirden daha mı güzeldim?

Çok geçmeden Rüzgar elinde bir tepsiyle çıkagelmişti. Tepsiyi kucağıma bırakıp az önce oturduğu yere oturdu.

"Umarım beğenirsin."

İçinde çorba ve tavuklu bir yemek olan tepsiyi görünce gerçekten acıktığımı fark ettim. En son ne zaman yemek yemiştim ben?

"Gerçekten sen mi yaptın bunları?"

"Evet. İnanmıyor musun yoksa?"

"Yani bilemiyorum."

Çorbadan bir kaşık alacaktım ki çorbanın sıcaklığıyla dilim yanınca hemen suya uzandım.

"Üflesende yesen nasıl olurdu acaba?" Rüzgar oturduğu yerden kalkıp tepsiyi kucağımdan aldı. Ortadaki sehpayı uzandığım koltuğa yaklaştırıp üzerine oturdu. Çorbaya kaşığı daldırıp üflemeye başlayınca iç sesim beni sağır edecek derecede bir feryat kopardı.

Rüzgar üfleyip soğuttuğu kaşığı ağzıma yaklaştırırken içimde kıpır kıpır olan o kelebeklere sakin olmaları için yalvarıyordum adeta.

Çorbayı yerken gözlerim bir an olsun Rüzgar'ın kahverenginin en güzel tonu olan gözlerinden ayıramıyordum. Hani dizilerde bu tarz sahneler uzatıldıkça uzatılırdı ya şuan öyle bir durum yaşıyordum. Sanki gözlerimin tek ihtiyacı onun güzel gözlerine bakmaktı.

"Gerçekten çok güzel." dedim gözlerine bakmaya devam ederek.

"Evet." dedi Rüzgar.

"Çok güzel."

"Bak hemen kendini övmeye başladın. İyiki güzel bir çorba yaptın." dedim gülerek. Rüzgar da gülüp elindeki kaşığı tepsiye bıraktı ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Çorbadan bahsettiğimi nerden çıkardın?"

Yanaklarıma kan dolarken şöminenin yüzüme vuran ışığının bunu gizlemesini diledim. Ona aşık olmayı nasıl başarmıştım gerçekten bilmiyordum ama onun bu kadar yakınımda olması bana kendimi çok mutlu ve huzurlu hissettiriyordu.

Elimi Rüzgar'ın yanağına koyup "Senin böyle bir adam olabilmen için benim nerdeyse ölmem mi gerekiyordu?" diye sordum. Hafiften gözlerim dolmuştu. Bu çabucak değişen ruh halimede bunca yıldır bir anlam verememiştim. Şuanda vermeye hiç niyetim yoktu. Bütün duygu ve düşüncelerimi Rüzgar'ın bana vereceği cevaba odaklamıştım.

"Hani derler ya insan bir şeyin değerini kaybetmeden anlamaz diye. Onun gibi bir şey yaşadım. Gerçekten Derin. Seni kaybetme düşüncesi beni deliye çevirmeye yetmişti. Doktor ameliyatının başarılı geçtiğini söylediğinde kendime bir söz verdim. Sana verdiğim değeri senden saklamayacağım. Seni sevmekten korkmayacağım. Biliyorum ki sen beni asla terk edip gitmeyeceksin. Bunu bana dönünce anladım."

Gülümsedim. Bunlar Rüzgar için çok büyük itiraflardı. Bakışlarımı ellerine çevirip "Peki ya bu nasıl oldu?" diye sordum ellerindeki kesik izlerini göstererek.

Rüzgar gülümseyip "Ayna çarptı." dedi.

Ellerini kavrayıp tam yaraların olduğu yerleri öptüm. "Bütün yaralarını saracağım." dedim gülümseyerek. Rüzgar kısa bir süre bana bakıp ayağa kalktı "Artık kendin yiyebilirsin sanırım." dedi koltuğuna doğru ilerleken.

Önündeki tepsiye dönüp çabuk çabuk tepside ne varsa hepsini silip süpürdüm. O kadar güzel olmuşlardı ki bir küçük parça bile bırakamazdım ardımda.

"Eline sağlık." dedim tepsiyi bana yakın olan sehpanın üzerine koyarak.

Rüzgar tepsiye bakıp "Afiyet olsun." dedi ve kitabına geri döndü.

Onunla sohbet etmek istiyordum ama kitap okuyor olması beni durduruyordu. Onu bölmek istemiyordum. Bende susup onu izlemeye başladım. Şömine ateşinin yüzüne vuran kızıllığı hâlâ devam ediyordu. Karşımda oturan adam sanki en yetenekli bir ressamın yaratmış olduğu bir tablo gibiydi. Sanat eserlerinde kusur aranmadığı gibi onda da arayamıyordum. Bana o kadar kusursuz ve güzel görünüyordu ki onu saatlerce seyredebilirdim.

"Beni böyle seyretmeye devam mı edeceksin?" diye sordu Rüzgar gülerek. Onu bölmemek istemiştim ama sanırım bunu bakışlarımla başarmış gibiydim.

"Yani bana da yapacak bir şey lazım galiba." dedim gülmesine karşılık vererek. O gülünce gözlerinde kaybolmamamın imkanı yoktu çünkü gülünce gözlerinde gördüğüm cennet kocaman oluyordu. O cennete düşüp orda kaybolmamak ne mümkün.

"İstersen oyun oynayabiliriz?" dedi Rüzgar. Bu harika bir fikirdi. Hemde bu sayede onunla sohbet etme fırsatını ve kafamdaki soruları sorma fırsatını da bulmuş olurdum.

"Nasıl bir oyun?" diye sordum. Rüzgar ayağa kalkıp mutfağın olduğu tarafa gitti ve elinde boş cam bir şişe ile geri geldi. Tam karşıma oturup şişeyi yan bir şekilde sehpanın üzerine bıraktı.

"Şimdi bu şişeyi çevireceğim. Ağız kısmı kime gelirse diğerine soru sorma hakkına sahip olacak. Yada bir görev verme hakkı da olabilir. Ne dersin bence eğlenceli olabilir."

Küçük bir kız çocuğunun heyacanıyla olumlu anlamda başımı salladım. En son ne zaman oyun oynamıştım gerçekten hatırlamıyordum.

Rüzgar biçimli eliyle şişeyi çevirince ilk soru sorma hakkı bana doğmuştu. Ama ne soracaktım ben şimdi?

Aklımda tabiki bir sürü soru vardı ama bu sorularla başlayıp Rüzgar'ı oyndan soğutmak istemiyordum. İllaki kafamdaki soruların cevaplarını ilerleyen günlerde alırdım ama şimdi daha neşeli bir gece geçirmek adına biraz bizi yaşadığımız bu stresten uzaklara götürecek konuları açabileceğimiz bir soru sormalıydım.

Biraz düşündükten sonra ona bir görev vermeye karar verdim.

"Kucağına al beni."

"Ne? Anlamadım."

Rüzgar böyle bir şey söylememe şaşırmış olacakki bana bir sürü soru işareti atan bakışlarla öylece bakıyordu.

"Demedin mi görev de verebiliriz diye."

Rüzgar başını salladı. "Evette seni taşımamı mı istiyorsun?"

"Evet beni taşımanı istiyorum." Elimle dışarıyı işaret edip "Dışarı!" diye bağırdım neşeyle.

"Derin yağmur yağıyor."

"Bende bu yüzden istiyorum işte. İstersen beni bırakıp kendin verandanın altına geçebilirsin."

Rüzgar'ın böyle bir şey yapmak istemediği her halinden belliydi ama daha oyuna yeni başlamıştık ve kaybeden taraf olmak istemediği de apaçık ortadaydı. Yavaş adımlarla bana doğru gelip beni kucağına aldı.

"Karnın acırsa söyle." dedi kapıya doğru yürürken.

Rüzgar'ın kapıya doğru attığı her adım beni hem mutlu ediyor hemde heyecanlandırıyordu. Onunla birlikte yağmura ilk defa çıkacaktık.

Kapının önüne çıktığımızda yağmurun serinliği iliklerime kadar işlemişti. Rüzgar verandanın ucuna kadar yaklaşıp "Bunu yapmak istediğinden emin misin? Bak çok kötü yağıyor." dedi. Ama hiçbir şey beni yolumdan döndüremezdi.

"Tam yol ileri kaptan!" diye bağırıp yağmurda ıslanacağım o anı bekledim. Rüzgar bir adım daha atınca başımı geri yaslayıp yağmurun yüzümün her yerine damlamasına izin verdim. Yağmura çıkar çıkmaz sırıl sıklam olsakta bu beni çok mutlu etti. Ellerimi yana açıp mutluluk nârâları atmaya başladım. Rüzgar da bana eşlik edince daha da çok mutlu olmuştum. Galiba onuda mutlu etmeyi başarmıştım. Bu beni çok daha mutlu etmişti.

Rüzgar birkaç tur kendi etrafında döndükten sonra durup beni yavaşça ayaklarımın üzerine bıraktı. Her ne kadar karnım acısa da buna aldırış etmeyip Rüzgar'a tutundum. Yağan yağmur ikimizi de sırıl sıklam etmişti. Rüzgar'ın sanat harikası kahverengi saçları alnına dökülmüş, kısacık sakallarından yağmur damlaları süzülüyordu. O kadar harika bir görüntüye bakıyordum ki bunu kimseye anlatmayıp sadece kendime saklamak istiyordum.

"Çok güzel değil mi?" diye sordum Rüzgar 'ın gözlerinin içine bakarak.

Rüzgar olumlu anlamda başını sallayıp "Çok güzel." dedi.

İşte tamda o anda kendimi dünyanın en mutlu insanı benmişim gibi hissetmiştim. İçimdeki huzuru tarif edecek kelimeler arıyordum ama bulmakta gerçekten zorluk çekiyordum. Galiba bu huzurun sebebi, yağmurla alakalı bir şey değildi. Benim içimde Rüzgar'a karşı oluşan bazı duygular vardı. Mesela aşk gibi.

O sırada Rüzgar'ın alnıma kondurduğu ufacık bir buseyle bunun tek taraflı bir şey olmadığını anlamıştım. Galiba bunca yaşadığımız kötü olaylara rağmen ve onca kaybettiğimiz kişiye rağmen kazandığımız bir şeyde olmuştu. Birbirimizin kalpleri... Bence birinin kalbini kazanmak tartışmasız bu dünyadaki en büyük ödüldü.

Yağan yağmur ıslatırken sokakları sen kalbime damladın.

Bölüm sonu

8 yorum