Esen serin rüzgar tenimi gıdıklarken hâlâ bu Afrika ormanlarını andıran yerde, bu asma köprünün üzerinde ne işim olduğunu düşünüyordum. Alttan şırıl şırıl akan nehrin sesi bütün ormanı dolduruyor, harika bir huzurla başbaşa bırakıyordu insanı.
Derin bir nefes alıp hayatı ne kadar çok sevdiğimi hatırlattım kendime. Oysaki yaşamak ne büyük bir nimetmiş. Çoğu insanın kıymetini bilmediği ve insana sadece bir ömür kadar kısa bir süreliğine nasip olan hayat sanki ellerimden kayıp gitmiş gibi hissediyordum.
"Derin?"
Yalnız olduğumu düşündüğüm bu garip yerde düşüncelerimi bölen aşinası olduğum bir ses doldu o anda kulaklarıma. Köprünün hemen ucunda beni kendine çağıran bir ses.
"Durma orda. Gel güzelim."
Rüzgar'ın beni çağıran naif sesine karşı koymam imkansızdı. Kalbim çoktan rotasını onun yanına çevirmiş, ayaklarıma beynim yürü emrini vermişti.
"Hayır Derin dur!"
Arkamdan yükselen başka bir tanıdık sesle bakışlarımı köprünün diğer ucundaki Savaş'a çevirdim. O sırada dikkatimi başka bir şey çekmişti. Köprünün Savaş'ın tarafına giden kısmı Rüzgar'a giden kısmından çok daha sağlam ve güvenilir gözüküyordu.
"Ona gitme Derin! Bu senin sonun olur."
Neden bahsettiğini anlayabiliyordum. Rüzgar'a gitmem demek köprüden düşmem demekti. Rüzgar'a giden yol, ölümdü.
Adımlarım iki adım geriye gitti. Nefesim hızlanırken ne yapacağımı bilemedim. Rüzgar'a gitmek istiyordum ama ona ulaşmam imkansızdı.
"Derin yanıma gel." dedi Savaş ellerini bana uzatarak. Ona giderdim gitmesine tabi ama karşıda beni çağıran bir Rüzgar olmasaydı.
"Derin," diye seslendi Rüzgar. "Hadi gel." Ses tonu o kadar naif ve hoştu ki bu beni ona biraz daha çekiyordu.
"Köprü çürük. Sana gelirsem düşerim." dedim çürük tahta parçalarını göstererek.
"Düşmezsin tutarım seni. Bir daha asla ellerini bırakmam."
"Ya tutamazsan?"
"O zaman bende senle düşerim."
Rüzgar'a karşı koymak gelmiyordu içimden. Onun olduğu her şey çekici ve güzel geliyordu bana. Az önce kıymetinden bahsettiğim hayatı kaybetmek bile.
Adımlarım yavaş yavaş Rüzgar'a ilerlerken tahta köprüden çıkan gıcırtılar nehrin sesine karışıp kulağıma doldu. Bu ses güzel bir şeyin ürkütücü hale dönüşmüş versiyonuydu.
"Derin! Gitme Derin! Ölüme gitme!"
Savaş'ın ardımdan yakarışlarına cevaben ona küçük bir bakış atıp "O, ölüm bile olsa yine onu seçerim." dedim. Hızla koşup koca köprünün sonuna yaklaşınca çürük tahtaları atlayarak Rüzgar'a ulaşmak istedim. Adrenalin nefesimi kesecek derecede güçlü ve bir o kadar da beni boğacak gibiydi. Atlayışımın sonucu kesinlikle ölümdü. Bunu biliyordum. Mesafe çok uzundu ve ben çok güçsüzdüm. Köprüden aşağı düşerken duyduğum tek şey Savaş ve Rüzgar'ın haykırdıkları ismimdi. Soğuk sulara çarptığım o anla gözümün önüne bembeyaz bir duvarın çıktığı o an aynı andı.
"Derin? İyi misin?"
Hareketsiz yatan bedenimle, baktığım beyaz duvarın hastanenin tavanından başka bir yer olmadığını anlamam uzun sürmemişti. Bana endişeli gözlerle bakan babam ve Rabia'nın meraklı bekleyişine bir cevap vermek istedim ama pek yüksek bir ses çıkmadı benden.
"İyiyim."
O kadar kısık sesle söylemiştim ki bunu ben bile zor duymuştum.
"Allah seni bize bağışladı kızım." dedi babam saçlarıma bir buse kondurarak.
"Çok korkuttun bizi kardeşim. Ya sana sarılmak istiyorum ama canını yakmaktan korkuyorum." deyip kocaman güldü Rabia. O zamana kadar onlar sayesinde aklıma gelmeyen Rüzgar ve aklıma getirmek istemediğim şeytan Kadir Bey doldu zihnimin odacıklarına. En son Rüzgar'ın bana "güzelim " diyen o büyülü sesini hatırlıyordum. Dudaklarımı aralayıp "Rüzgar nerde?" diye sordum. Kabul ediyorum bu babam için belki büyük bir hayal kırıklığıydı ama Rüzgarın Kadir Bey'e ne yaptığını çok merak ediyordum.
Rabia, "Sen servise alınıncaya kadar burda bekledi. Doktorla konuştuktan ve Toprak geldikten sonra ikisi beraber gittiler."
Rüzgar'ın benim için burda beklemesi bana kendimi çok özel hissettirmişti. Nedense içime dolan mutluluğa engel olamayıp gülümsedim.
"Ne o küçük hanım? Hoşunuza gitti galiba? Bizde bekledik burda günlerce. Bize de sevinsene yahu biraz."
Babamın sitemli sözleri beni daha da güldürmüştü. Ama gülmek dikişlerimi çok acıttığı için galiba birkaç gün tebessümle yetinmek zorundaydım.
"Sizin içinde sevindim baba."
Babamın ona her baba dediğimde yüzünde değişen o ifadeyi sevmeye başlamıştım.
Hepimiz gülerken birden ortamı bir durgunluk kapladı. Anlaşılan soru fırtınası beni tutmak üzereydi.
"Sana bunu kim yapmış olabilir kızım? " diye sordu babam.
Biliyorum bazı cevaplar istiyordu ama ona bunu söylersem tekrar silahı eline alıp o ailenin kapısına dayanmasını istemiyordum.
"Bilmiyorum baba." dedim kısık sesimle konuşmaya çalışarak. Gerçekten konuşmak hiç bu kadar yorucu bir eylem olmuş muydu bilmiyordum.
"Ben biliyorum." dedi Rabia bana bakarak. "Neden söylemiyorsun Derin? O sadece senin baban değil aynı zamanda bir savcı. Bunu bilmeye hakkı var."
Rabia'ya söyleme diyemezdim artık. Çünkü çoktan konuşmaya başlamıştı. "Derin Kadir Beyle Şeyma Hanımı konuşurlarken duymuş. Rüzgar'ın dedesinin ve babasının katili kendisiymiş. Sonra Kadir Bey Derin'in bunu duyduğunh görünce peşine adam takıp öldürtmeye kalktı."
Rabia'nın her kelimesinde babamın yüz ifadesi biraz daha kızarmaya başlıyordu.
"Ama merak etme Çağrı amca." dedi Rabia saatine bakarak. "Şu saatlerde evinden polis tarafından yakapaça götürülüyor olması gerekiyor."
Rabia'nın bu söylediğe babam inanmamış olacak ki "Birkaç telefon görüşmesi yapıp geleceğim." dedi ve odadan çıkıp gitti.
Rabia'ya neden söyledin sitemi yapamayacak kadar yorgundum. Başımı pencereden tarafa çevirip arada bir camın önünden geçen kuşları seyretmeye başladım. Rabia odadaki koltuğa oturup biraz sessiz kaldıktan sonra "Nasıl olduğunu merak etmiyor musun?" diye sordu. Bakışlarımı masmavi gökyüzünden çevirmek gelmemişti içimden. Hâlâ pencereden bakarak "Neyin?" diye sordum.
"Kadir Beyin tutuklanmasının."
"Şu saatten sonra pek umrumda değil." dedim ama burnumun direği sızlamıştı. Beni neredeyse öldürtüyordu ama bundan daha çok canımı yakan Rüzgar'ın bana inanmamasıydı. Eğer bana inanmış olsaydı karnımda bilmem kaç tane dikişle bu hastane odasında yatıyor olmazdım.
"Peki." dedi Rabia arkasına yaslanarak. Galiba bugünlük enerjimin tamamını kullanmıştım. Gözlerimi kapatıp uykunun beni, o hiçbir şey hissetmeyeceğim dünyaya çekmesini bekliyordum ki aniden kapı açılınca beklemeye son verip gelene baktım.
"Rüzgar?"
Rabia'yla ikimizin dudaklarından dökülen bu soru işaretli Rüzgar kelimesi ikimizi de ürkütmüştü.
"Ne işin var burda?" diye sordu Rabia öfkeyle. Anlaşılan bu durumdan o da Rüzgar'ı sorumlu tutuyordu.
"Karımı almaya geldim." dedi bana bakarak.
Onunla göz göze gelince onu ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Hıç istemesem de bu kadar kısa bir zamanda ona çok alışmış ve her baktığım yerde olmasına ihtiyacım varmış gibi hissediyordum.
"Seninle hiçbir yere gelmem."
Rüzgar Rabia'ya bakıp "Beni karımla biraz yalnız bırakabilir misin?" diye sordu. Rabia gözlerini devirip hızla odadan çıkarken Rüzgar gelip yatağımın kenarına oturdu.
Birden bütün tutumu değişmiş gözlerinin içine şefkat yerleşmiş gibiydi. Bu beni gerçekten çok şaşırtmıştı. Rüzgar'ın gözleri bir başka bakıyordu.
"Çok üzgünüm." dedi gözlerimin içine bakarak. "Sana bunları yaşattığım için affet beni."
Rüzgar'ın bu söyledikleriyle içime yayılan şok dalgası adeta beynimi uyuşturmuştu. Rüzgar Özcan, Derin Bulut'tan özür diliyordu. Bu cümle çok kıymetli bir cümleydi çünkü buna bir daha rastlamak pek mümkün olmayacaktı.
"Umarım için soğumuştur."
"Hayır. Hiç soğumadı. Aksine daha da körüklendi ateşim." Bu sefer gözlerini nefretin koyu gölgesi kaplamıştı. "Bu yaşadığım şeye hâlâ inanamıyorum."
"Babamın katil olmadığına inanmışsındır artık."
Rüzgar olumsuz anlamda kafasını sallarken içeri giren babamla kalp atışlarım hızlanmıştı.
"Ne işin var senin burda?"
Rüzgar ilk geldiğindeki somurtkan maskesini takıp "Karımı almaya geldim. Bir itirazın mı var?" dedi.
"Evet var. Kızımı hiçbir yere götüremezsin."
"Bir kadının yeri kocasının yanıdır Çağrı Bey. Ama doğru ya. Siz bunu nerden bileceksiniz."
Babamın sinirinin giderek arttığını gerginleşen yüzünden çok net bir şekilde anlıyordum.
"Bir kızın yeri de babasının yanıdır."
"Evlenmeden önce." diye devam ettirdi Rüzgar babamın cümlesini.
"Hâlâ gözlerindeki nefretin bir nebze dahi olsa azalmasının nedeni ne? Katil ben değilim işte. Ne zaman çıkacaksın hayatımızdan?"
Babam artık bağırarak konuşuyordu. O kadar sinirli bir hali vardı ki ikisinin gerginliğinin ipleri sanki beni boğuyordu.
"Bütün bu olanları başlatan sendin. Sen dedemi vurmasaydın amcam suçu atacak bir keriz bulup dedemi ve babamı öldüremeyecekti."
"Ailenizdeki katili ben nerden bilebilirdim."
"Senden nefret etmemin tek sebebi bu değil." diye devam etti sözlerine Rüzgar.
"Kanser karısını ve ufacık kızını başka bir kadın için terk eden bir adama olanca bütün nefretimi gösteririm. Buna hiç şüphen olmasın."
"Defol burdan."
"Karımı almadan hiçbir yere gitmiyorum." dedi Rüzgar bana bakarak.
"Daha yeni açtı gözlerini. Bu halde onu hiçbir yere götüremezsin."
"Ona iyi bakacağımdan hiç şüphen olmasın."
Bu ikisi neden ben burda yokmuşum gibi benim adıma kararlar veriyorlardı?
"Kızım hiçbir yere gitmiyor."
"O zaman kızına soralım."
Sonunda bana konuşma hakkı doğunca ağzımı tam açtım ki. Ne söyleyeceğim ben?
Bir tarafta gitmemi istemeyen babam öteki taraftaysa onunla gelmemi isteyen Rüzgar vardı. Bunun kararını nasıl verecektim?
O sırada aklıma, zihnimin duvarlarını kırıp paldır küldür içeri dalan, uyanmadan önce gördüğüm rüya doldu ve defalarda yankılanıp durdu zihnimde bu cümle.
"O ölüm bile olsa yine onu seçerim."

