İçeriğe geç

ABİS

Bölüm 17 · 6 dk okuma

ABİS

Bölüm 17

17

Karanlık ve acının elleri herkesin vücudunu sarmışken o gece bu karanlığı hafifçe dağıtacak bir şey yaşandı ama bunu henüz bilmeyen genç adam saatlerdir ameliyathanenin önünde beklemesinin ardından bir hışımla lavaboya gitti. Ruhundaki acı ve pişmanlık vücudunun her bir zerresine kadar işlemiş ve onu kafesine hapsetmişti. Aynada baktığı yüzü, yorgunluktan artık eskisi gibi değildi. Üzerinde Derin'ın kanına bulanmış kazağıyla artık asla eskisi gibi olamayacaktı.

Bütün bu olanlar onun yüzündendi. Alacağı intikam belki bir nebze de olsa alınmıştı ama bedeli çok büyük olmuştu.

İçinde birbirleriyle kapışan şeytan ve meleğin seslerine kulak verdi bir süre. Şeytan "Bütün bunlar senin suçun? Derin senin yüzünden ölecek. Her şeyi mahvettin. Suçlusun!" derken Melek "Senin bir suçun yok. Katilin kendi amcan olduğunu nerden bilecektin?" diye haykırıyodu. O anda öfke kıvılcımları baş göstermeye başladı Rüzgar'ın vücudunda. Babası ve dedesi öldükten sonra amcası onu ve Toprak'ı bir tek şeye inandırmış başka hiçbir seçenek koymamıştı önlerine.

Rüzgar aynada gördüğü bu kandırılmış, yaralı ve kırık görüntüye daha fazla katlanamıyordu. Bu görüntü, görmek isteyeceği son şey bile değildi. Bu görüntü karşısında çok geçmeden buluşmuştu yumruğu aynayla. Defalarda yumrukladı aynayı. Kırılan ayna parçaları önce eline, sonra kalbine saplandı. Bu acıyı hak ettiğini düşündüğünden daha da yumrukluyordu aynayı. Aynayı un ufak edinceye kadar, elini paramparça edinceye kadar durmadı. Ruhunun acısını elinin acısıyla örtebileceğini düşünse de bu hiç mümkün olmamıştı. Derin'i kaybedebileceği gerçeği bütün acılara ağır basıyordu. Elinde olmadan gözlerinden akan yaşlarla lavobonun kapısının önüne oturdu. Çocukluğundan bu yana belki de ilk defa ağlıyordu. Bu duyguyu unutan vücuduna bunu hatırlatmak için belki de böyle bir şey gerekiyordu.

Öte yandan Rüzgar 'ın eline batan cam kırıklarının başka birinin kalbine de battığı aşikardı. Ayağını firene sertçe bastıran genç, araba durur durmaz hızla inip hesaplaşma vaktinin geldiğini belli eden kararlı adımlarla eve doğru yürüdü. İçindeki acı duygusu asla doğru olanı yapmasının önüne geçemeyecekti. Onun babası yüzünden bir çocuk yetim kalmıştı. Kim bilir belki kaç tane çocuk yetim kalmıştır?

Adımları evin kapısına gelince kendiliğinden yavaşladı. Sakin olmalıydı ve akıllıca davranmalıydı. Kabakuvvet ve sinir ne zaman neyi çözebilmişti ki?

Kapıyı çalıp sabırla kapının açılmasını bekledi. Eve girene kadar geçen her saniye onu biraz daha akıllı bir adama dönüştürüyordu.

"Oğlum hoşgeldin," diye karşıladı Şeyma hanım oğlunu.

Annesinin de bu olaya yardım ve yataklık etmiş olabileceği düşüncesi doldu anında beynine. Ama sakinliğini korumayı başarmıştı Toprak.

"Babam nerde?" diye sordu.

"Saatlerdir çalışma odasında oğlum. Bir sorun mu var?" dedi Servet hanım. Anlaşılan bu evde olanlardan haberi olmayan tek kişi Servet hanımdı. Bunu Şeyma hanımın beyaza atan ten renginden anlamıştı Toprak.

"Yok babaanneciğim. İşle alakalı bir şey konuşacağım." dedi Toprak yaşlı kadının gönlüne su serperek. Sonra da koşar adımlarla merdivenleri tırmanıp çalışma odasının yolunu tuttu. Odaya varmasına az bir süre kalmışken cebinden telefonunu çıkarıp ses kayıt butonuna bastı. Belki kayda değer bir konuşma olursa bu Rüzgar'ın bulacağı kanıtın ta kendisi olacaktı.

Telefonu cebine attı ve kapıyı tıklatıp içerden gelen "gir" sesiyle içeri girdi. Oğlunun geldiğini gören adam hızla oturduğu koltuktan kalkıp "Durum ne?" diye sordu. Endişeli bir hali vardı. Bunu gerçekten Derin'i önemsediği için mi sormuştu yoksa kendini önemsediği için mi sormuştu pek anlaşılmıyordu.

"Ben gelirken hâlâ ameliyattaydı. Doktorlar pek ümitli konuşmuyor."

"Hadi yaa." Her ne kadar üzülmüş taklidi yapsa da Toprak bunu yememişti. Hareketleri bir suçlunun hareketleriyle aynıydı. Sürekli terliyor ve hızlı hızlı hareket ediyordu.

"Rüzgar bunu yapan adamları illaki bulup bunu ona ödetecektir." dedi Toprak babasının vereceği tepkiyi ölçmek için. O sırada odanın kenarında olan oturma grubuna doğru ilerleyip telefonunu cebinden çıkardı ve sehpanın üzerine koydu. Daha sonra bu telefon hizmetliyle istetilmek için burada unutulacaktı.

"Kim neden yapsın böyle bir şeyi aklım almıyor." diye devam etti sözlerine Toprak. Kadir Bey de ağır adımlarla yanına gelip "Babasının içeri tıktığı suçlulardan biridir." dedi Toprak'ın karşısına oturarak.

Bu durumun sorumlusunun babası olduğunu bilmese belki de bu olasılık onun için en makul ihtimal olabilirdi.

Ama yine de babasının yüzünde değişen ifadeleri incelemek için "Öyle olduğunu sanmıyorum. Bu işte başka birinin parmağı varmış gibi geliyor bana." Bakışları Kadir Beyin üzerinde dolaşıyordu. Yüzündeki gerginliği görebiliyordu. Babasının bu halleri Derin'in söylediklerinin bir kanıtıydı adeta.

"Olabilir oğlum." dedi Kadir Bey masadaki suyundan bir yudum alarak. "Çağrı bir savcı. Ona gücü yetmeyen birisi kızını bu hale getirmiş olabilir."

Ona gücü yetmeyen birisi sen misin yoksa baba? diye geçirdi içinden Toprak. Ama bunu kelimelere dökmek yerine sadece susmayı tercih etti.

Ortamındaki sessizliği Kadir Bey'in çalan telefonu bozunca Toprak dikkatini babasına yöneltti. Kadir Bey'in yüzündeki ifade daha da gerilirken telefonu kapatıp cebine attı.

"Kimdi? Neden kapattın?" diye sordu Toprak. İçinden bir ses arayan kişinin Toprak'ın bütün amacını gerçekleştirecek kişi olduğunu söylüyordu.

"Şirketten arayıp duruyorlar. Bir şeyinde kendileri halletsin."

"Yarın gidip ilgilenirim." dedi Toprak ayağa kalkarak. Şimdi gitmeliydi ki Kadir Bey arayan o kişiye geri dönsün ve artık ne olacaksa olsun.

"Ben odama çıkıyorum. Bir duş alacağım. Sonra da uyurum. Çok yoruldum bugün."

"Tamam oğlum. İyi geceler."

Toprak kapıya doğru yönelirken Kadir Bey bir bardak su daha doldurmakla meşguldü. Bu kadar rol yapmak onu susatmış olmalıydı.

Diğer taraftan hastaneye döndüğümüzde Derin çoktan ameliyattan çıkmış yoğun bakım ünitesine sevk edilmişti. Doktorlar klasik cümlelerini çoktan Derin'in yakınlarına söylemiş onları umut ile umutsuzluğun arafında sallandırıyordu.

Koridorun bir ucunda oturan eli sargılı kalbi kanayan Rüzgar gözünü bir an bile yoğun bakım ünitesinin kapısından ayırmıyor içeri gireceği o anı bekliyordu. Öte yandan koridorun öbür ucunda oturan Çağrı Bey de bir an olsun ölümcül bakışlarını Rüzgar'ın üzerinden çekmiyordu. Kızı bu adam yüzünden bu haldeyken onu içeri tıkmak için elinden hiçbir şey gelmemesi onun en büyük imtihanı olabilirdi.

Hastane koridorundaki sessizliği onlara doğru yaklaşan bir hemşire bozmuştu. Çağrı Bulut'a doğru yaklaşan hemşireyi gören Rüzgar hızla yerinden kalkıp onların yanına geldi.

"İçeri sadece birinizi alabilirim." dedi hemşire ikisiyle de göz teması kurarak.

Çağrı Bulut "Tamam ben gireyim. Babasıyım." dedi demesine ama Rüzgar'ın "Kocasıyım." cümlesini bu dört kelimelik cümle alt edememişti.

Bir kız evlendiği zaman artık babadan bağımsız oluyordu. Birinci dereceden yakını kocasından başkası değildi.

"Eşini almamız daha uygun olur." dedi hemşire Rüzgar'a yol göstererek. Çağrı Bey ne yapar eder zaten içeri girebilirdi ama Rüzgar'ın artık kızının bir metre yakınına dahi kesinlikle yaklaşmasını istemiyordu. Kızı uyanınca onu hayatından şutlayacak, o da bütün bu olanları keyifle izleyecekti.

Rüzgar hemşirenin ona verdiği koruyucu kıyafetleri giydikten sonra nihayet Derin'in yanına gelebilmişti.

İçinden o kadar yüklü bir duygu seli geçiyordu ki en profesyonel yazarlar bile bu duygu selini betimlemekte zorlanırdı.

Yavaşça yatağa yaklaşıp okyanuslarını gizleyen göz kapaklarına baktı bir süre. Benim yüzümden ne hâle geldin sen böyle diye geçirdi içinden.

Solmuş teni, ifadesiz yüzü, hareketsiz bedeni... bunlar hiç Derin gibi değildi. İşte o an Derin'i bütün çocukluklarıyla, bütün saçmalıklarıyla sevdiğinin kararına varmıştı. Bütün her şeyini affedip yeni bir sayfa açabileceklerini düşünmüştü. Derin'in bir elini avuçlarının arasına alıp ona seslendi. Her ne kadar Derin şuan komada gibi olsa da onu duyacağını biliyordu.

"Burdayım güzelim. Ben geldim."

Eli öylesine soğuktu ki bu Rüzgar'ın acıdan alev alan kalbini dondurmaya yetmişti.

O, yoğun bakım sistemlerinden hep nefret etmiştir. Dondurucuyu anımsatan odalarda yatan çırılçıplak insanlar onun hep üşümesine neden olurdu.

"Hadi uyan da çıkalım bu dondurucudan." dedi Rüzgar Derin'e biraz daha yaklaşarak.

"Bak elini tutuyorum. Hissediyor musun? Bir daha asla bırakmayacağım elini. Düşsen bile bende seninle düşeceğim. Seni bir daha asla yalnız bırakmayacağım."

Rüzgar'ın konuşurken titreyen sesi onun başına gelen en tuhaf şeylerdendi. İlk defa böyle bir ses tonu ile konuşmuştu.

"Sen uyandığında her şey çok farklı olacak. İnan bana. Yaşayacak çok güzel zamanlarımız olacak. Bu günleri unutturacağım sana. Yeniden başlayacağız. Sana kendimi affettirmek için elimden geleni yapacağım. Yeterki uyan. Beni içimi kemiren acıyla başbaşa bırakıp sakın gitme."

O sırada Rüzgar'ı çıkması için uyaran bir hemşire gelip gitmişti. Genç adam çıkmadan önce sevdiği kadının kulağına yaklaşıp ona şu dizeleri mırıldandı.

"Ayağını bastın odama

Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi

Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde

Ağladın, avuçlarıma döküldü inciler..."

Bölüm sonu

8 yorum