“Ivan! Seçilmiş olmama inanabiliyor musun?” Çığlıklarım geniş Amerikan mutfakta yankılandı. Ivan oturduğum -daha doğrusu onun tarafından oturtulduğum- tezgaha ellerini dayayarak bana daha çok yaklaştı. Geçici alçısını çıkarmış yerine kolluk takmıştı. Salladığım çıplak bacaklarıma dokunarak ona çarpmamı engelledi. Yüzünde muzip bir gülümseme hakimdi. “Tabii ki de inanıyorum.” dedi. “Sonuçta sen benim sevgilim değil misin?” Maşa ile dalgalandırdığım saçlarımı savurdum. “Kendine pay biçemesin. Bu benim başarım.” Bilim Olimpiyatı biletimi daha önce hiç görmemiş gibi gözüne sokup tekrarladım. “Ashley Hauton. 2025 Los Angeles Bilim Olimpiyatlarına davetlisiniz.” Bunu söylerken sesim heyecanlı çıkmıştı. Daha da belirgin olsun diye elimle altını çizdim. İki parmağını çapraz yapıp tek hamlede bileti elimden alıp tezgahın yanına koydu. Muzip gülümsemesi hala yüzündeydi. “Artık başka şeylere odaklanabilir miyiz?” diyerek ellerini tezgâhtan çekip belime doladı. Sırtımı dikleştirerek suratlarımızı sabitledim. “Ne gibi?” “Biz gibi.” Bir elini belimden çekip buklelerimle oynadı. Bazı tutamları kulağımın arkasına sıkıştırarak yüzünü boynuma gömdü. Boynumdan köprücük kemiğime kadar uzanan bir öpücük yolu çizdi. Keşke bu an sonsuza kadar sürseydi diye düşündüm. Ivan insana kendini nasıl iyi hissettireceğini iyi biliyordu. Anın büyüsüyle gözlerimi kapayıp başımı arkaya doğru yasladım. Bir elimle giydiği Los Angeles Lakers tişörtünü sıyırıp sırtındaki kaslara dokundum. Diğerini ise saçlarına geçirdim. Dokunuşları daha da sertleşti. Bu sefer onun eli benim kot eteğimi sıyırıp altına girdi. Kalçamı sıkıp boynumu ısırdığında ağzımdan bir inilti kopuverdi. Ayaklarımı beline dolayarak tezgaha çarpmasını sağladım. Vücudum daha fazlası için yanıp tutuşuyordu. Ayaklarımı daha fazla çekerek ikimizin de tezgaha yatmasını sağladım. Ivan üzerime eğilmiş ellerini vücudumda dolaştırıyordu. Elimi kaldırıp tekrar saçlarına soktum. Boğazından tatlı bir ses çıktı. “Pişmanım.” diye mırıldandı. Kaşlarım çatıldı. “Neyden.” “Seni ilk gördüğümde öpmediğime pişmanım.” Bu halde hiçbir şekilde güleceğime inanmazdım. Fakat birden kahkaha atmaya başladım. “O zaman kıçına tekmeyi yiyebilirdin Ivan.” Dudaklarıma bakıp sırıttı. “Peki, şimdi yer miyim?” “Yersin.” dediğimde bana garip garip baktı. “Benim öpüşmekten daha fazlasını istiyorum.” Nefesi yüzüme çarptı, kulağıma doğru eğilip “Sarhoş olmak sana fazla iyi gelmiyor.” dedi. “Ben sarhoş değilim bir kere!” diye çıkıştım. Sadece bir bira içmiştim. Ama bünyem çok güçsüzdü. Bazen hemen sarhoş olabiliyordum. “O yüzden mi istiyorsun.” dedi imalı bir şekilde. “Seni sevdiğim için istiyorum.” Dudaklarını sertçe öpüp alt dudağını dişledim. İnleyip beni tek hamlede kucağına aldı. Ayaklarımı sıkıca beline doladım. Dudakları dudaklarımda dans ederken kalçamı tutup sıkıca kavradı ve duruşumu dikleştirdi. Eteğim neredeyse tamamen açılmıştı. Ivan’ın eli son düğmemi de açmıştı ki durdu. Kapı çalmıştı. “Hey, bu da kim?!” “Kahretsin bilmiyorum!” “Ya babansa Ivan!” “Saçmalama o olamaz!” Çabucak Ivan’ın kucağından indim. Kim gelip de bizim bu kırk yılda bir yaşadığımız özel anı bozmaya cüret etmişti ki! Ofladım. Eteğimin düğmelerini telaşla bağlayarak “Gidip kimin geldiğine bak!” dedim. “Sikerim ben böyle işi!” dedi sinirle. “Sevgilimle iki dakika baş başa kalamıyorum ya!” Duvara doğru bir tekme atarak kapının arkasında ki kişinin kim olduğuna bakmaya gitti. Bense bu sırada üstüme başıma çeki düzen vermeye çalışıyordum. Giydiğim koyu lacivert tişörtü çekiştirdim. Buzdolabının yansımasından bile boynumdaki ısırık izleri belli oluyordu. “Ivan şu boynumun haline bak! Nesin sen Drakula falan mı? Kanımı emmişsin resmen.” Buklelerimi öne alarak izleri kapamaya çalıştım. “Az önce öyle söylemiyordun ama.” dedi kapının deliğinden bakarak. Sesinde hafif bir gurur ibaresi de vardı. Yanına gidip “Kim gelmiş.” diye sordum. Bıkkın bir nefes verdi. “Ben bu çocuğu mahvedeceğim! Justin gelmiş. Boşver açmayalım gitsin.” Gözlerimi devirdim. “Olur mu hiç öyle şey Ivan.” “Ash ben kaç gündür bu günü bekliyordum. Doğru düzgün baş başa kalamıyoruz bile.” Elimle saçlarını düzelttim. “Biliyorum sevgilim. Bir daha ki sefere söz yanında kalacağım. Ve hiçbir yere gitmeyeceğim.” “Söz mü?” “Söz.” Kapı tekrar çaldı. “Ivan ağaç olduk burada açsana şu kapıyı!” Ivan elini kilide uzatarak kapıyı açtı. Justin Nike siyah tişörtü ve şortuyla karşımızda duruyordu. Aklıma ondan özür dilemem gerektiği geldi. Sabah gerçekten biraz fazla fevri davranmıştım. Durup dururken kalbini kırmak asla istemezdim. Ivan ile Alice konusunda konuşmayı unutmuştum! Gelir gelmez Bilim Olimpiyatı hakkında konuşmaya başladığım için tamamen aklımdan çıkmıştı. Belki böylesi daha iyiydi. Ivan’ın moralini bozmaya değmezdi. Justin kollarını yana doğru açtı. “Ben geldim!” “Hiç hoş gelmedin.” Ivan’ı kıçımla itip “Sen boşver onu içeri gel.” diyerek kapıyı tamamen araladım. “Beni de bekleyin!” Hannah birden kapının önünde berildi. O benim aksime sarı saçlarını düzleştirmiş üstüne pembe çiçekli bir bluz giymiş altına da pileli beyaz etek giymişti. Kolunda Justin’in aldığı özel tasarım çanta duruyordu. Elindeki Mercedes arabanın anahtarını salladı. “Sanırım bu sefer gerçekten şu park işini başardım!” Gözleri benim olduğum tarafa kaydı. “Ash sende mi buradaydın?” “Evet, Ivan’a gelmiştim bana da sürpriz oldu sizin gelmeniz.” İkisi de içeri girip ayakkabılarını çıkardı. Justin Ivan’ın boynuna atlayıp “Çok özlendin kaptan.” dedi. Ivan şimdi bıkkın ve sinirli modundan çıkmış Justin’in sırtını sıvazlıyordu. Sonuçta birbirlerini bir haftadır görmemişlerdi. Özlemeleri normaldi. Hannah “Justin’i durduramadım illaki seni görmek istedi Ivan.” dedi bana sarılırken. “Benim gibi mükemmel bir varlığa sahipsiniz tabii ki özlemelisiniz yani.” Hannah benden ayrılıp Ivan’a sarılınca bende Justin’e sarılmak için hamle yapmıştım ki beni durdurdu. Kafasıyla Hannah’ı gösterdi. “Sana dokunmam yasaklandı küçük hanım. Lütfen başka bir zaman tekrar şansınızı deneyiniz.” Demek ki Hannah Justin’e çok kızmıştı. Kıkırdamadan edemedim. “Çok mu kızdı?” Büyük bir nefes verdi. “Görmen lazımdı sabahtan beri kafamın etini yedi ya!” “Benim arkadaşımın canını sıkmasaydın sende o zaman canım sevgilim.” Ivan Justin’in ensesine bir şaplak attı. “Ne yaptın lan sen benim sevgilime?” “Yemin ederim kötü bir şey yapmadım salın beni yaaaa! “Senin tek kolunla onu dövemeyeceğini sanıyor Ivan.” diye araya girdim. Ortalığı karıştırmayı seviyordum. Justin’in durumu şu an çok komikti. Hannah ile beraber tipine gülüyorduk. “Ya öyle mi?” Ivan salondaki koltuğu gösterdi. “Geç bakayım sen şöyle kim kimi dövüyor görelim.” Justin yardım dilenircesine bize baktı. “Ivan bak gerçekten öyle demek istememiştim.” Ivan ve Justin dövüşürken Hannah’ın kolunu dürttüm “Gel biz yiyecek bir şeyler hazırlayalım.” Amerikan mutfağa girip dolaptan büyük bir kase çıkardım ve adanın üstündeki Pringles kutularını içine boşalttım. Buzdolabından içecekleri alıp Hannah’a da bardakları uzattım. Oturma odasına girdiğimizde Ivan ile Justin koltukta gülüşüp boğuşuyordu. Erkekler neden hep böyleydi ki! Hannah ile aynı anda “Ivan!” diye bağırdık “Ivan rahat bıraksana çocuğu!” Başımı yana yatırdım. “Ivan kolunu incitmemen lazım!” Hannah durdu ve ekledi. “Senin için yanımda krem getirdim. Bekle.” Hannah’ın Ivan’ı benimse Justin’i düşünmem komiğime gitmişti. Hannah doktor olmak için tıp okuyordu. Bu tarz konularda her zaman çok titiz olduğundan sağlığımızdan kendisini sorumlu tutuyordu. Hannah çantasından bir sürü krem çıkardı. “Bak bu eğer kolunda morluk varsa onun için. Bu kemiğin güçlenmesi için. Diğeri-.” Ivan Justin’in üstünden kalkıp Hannah’ı durdurdu. “Ben iyiyim gerçekten bunlara hiç gerek yok.” “O zaman kolunu aç bakayım.” Hannah’ın Ivan’ı iyileştirmeden bırakmayacağını biliyorduk. Ivan oflayarak kolundaki korumalığı çıkardı. Bense bu sırada elimdekileri sehpaya bırakıp koltukta oturan Justin’in yanına oturdum. “Özür dilerim Justin ben gerçekten öyle demek istememiştim.” “Boşver Ash.” diyerek olayı fazla büyütmedi. “Ben seni affettim bile.” Sarılma meraklısı değildim. Fakat Justin’in parfümü Ivan’ın ki kadar güzeldi. “Beni sevdiğini bu kadar belli etmene gerek yok.” dedi ona sarılırken. “Seni değil parfümünü.” Justin kadar kendini beğenmiş bir insanın egosunu okşamak her zaman mükemmel bir fikir değildi. Fakat aramızda ki buzları eritmek uğruna belki buna katlanabilirdim. “Ivan’ın bu kadar güzel kokmaması benim suçum değil.” dedi benden ayrılırken. Yüzünde pişkin bir gülümseme vardı. Birden diğer tarafımda bir ağırlık hissettim. Bu sefer başka güzel bir parfüm kokusu burnuma doldu. “Ne varmış benim kokumda?” Ivan kolunu arkamdaki yastığa dayadı. “Ash senin kokundan hiç hoşlanmıyormuş.” “Hayır, bu büyük bir yalan sevgilim.” Hannah araya girdi. “Bence Ivan’ın parfümü daha güzel.” dedi Justin’i kızdırabilmek için. Ivan omuz silkti. “Benim daha çok fanım var kıskanma.” “Takım artık benim elimde kıskan.” “Sadece bir haftalığına.” diye karşılık verdi Ivan. “Bomba gibi geri döneceğim.” Göz kırptı. “Merak etme.” Hannah bıkkın bir nefes verdi. “Hadi film izleyelim. Yoksa size katlanamayacağız.” “Olur.” dedi Ivan “Yukarı çıkıp terastaki projeksiyondan mı izlemek istersiniz? İstemezseniz burada izleyelim.” Tabii ki de terasta izleyecektik. İki dakika sonra hepimiz terastaki koltuklara kurulmuştuk. Ben Ivan’ın kucağına Hannah ise Justin’in kucağına oturmuştu. “Eee, ne izleyeceğiz?” diye sordu Justin ilk birasını bitirip ikinciye geçerken. “Your Fault izleyelim.” diye bir fikir attım ortaya. Bu fikir sadece Hannah’ı heyecanlandırdı. “Evet, bence de onu izleyelim. Hem zaten Gabriel Guerva oynuyor.” “Ben bu filmi de bahsettiğiniz kişiyi de tanımıyorum.” dedi Justin. “Açınca görürsün sevgilim. Ivan açar mısın?” Ivan elindeki kumandayla Amazon Prime’ı açtı. Arama çubuğuna “Your Fault.” Yazıp ilk çıkan görsele tıkladı. Justin tiksintiyle görsele baktı. “Bu o çocuk mu?” Hannah’ın sesinde ki heyecan hala aynıydı. “Evet, o çok yakışıklı değil mi?” “Kesinlikle öyle.” diye Hannah’ı destekledim. Aslında bunu sadece Ivan’ı kıskandırmak için söylemiştim. Çocuğu yakışıklı bulduğum falan yoktu. Justin homurdandı. “Siz ciddi olamazsınız! Bu çocuğun neresi yakışıklı ki?” Ivan’ın kıpırdandığını hissettim. Rahatsız olmuş olmalıydı. Beni kıskanması aşırı hoşuma gidiyordu. “Açıyorum o zaman.” dedi elindeki kumandayı sallayarak. “Evet, aç hadi.” dedim yavaşça zıplayıp. Ivan tekrardan görsele tıklayıp oynat düğmesine bastı. Kumandayı masaya bırakıp kollarını belime sardı ve beni kendine çekti. Sırtımı göğsüne yasladım. Teras tamamen açık değildi fakat cam mekan içindeydi. Bu yüzden dışarıda ki Ay Işığı içeri girebiliyordu. Buradan filmi değil de Ayı izlemek çok daha keyifliydi. Ivan da filmi izlemiyordu zaten. Ama Ayı da izlemiyordu. Beni izliyordu. Ivan’ın bana hayran hayran baktığını görünce istemsizce yüzüm kızardı. Gözlerimi kaçırıp filme odaklandım. “Ne oldu? Utandın mı yoksa?” Bana bu şekilde bakıp sırıtması kalbimin erimesine sebep oluyordu. “Alakası bile yok!” Burnunu yanağıma sürttü. “Emin misin?” “Ivan sen böyle yaptıkça filme odaklanamıyorum! Benden biraz uzaklaşır mısın?” Ellerini belimden çekti “Peki.” Sesi alınmış gibiydi. Ivan’ın her hali ona daha çok aşık olmamı sağlıyordu. Yavru bir kedi gibi olan surat ifadesi, çatılmış kaşları, alıngan sesi… Kıkırdamaya başlayınca kaşlarını daha çok çattı. “Birde eğleniyor musun sen şimdi?” Kollarını birbirine bağladı. “Sen beni istemiyorsun. Küstüm ben sana.” Bana ne der gibi omuzlarını silkti. Sanki yarım saat önce aşağıda yaşananları unutmuştu. Ah… Neden bu kadar yakışıklıydı ki! “Ivan gerçekten şaka gibisin. Ben sana neden bu kadar aşığım ki?” “Aşık olsaydın beni kendinden uzaklaştırmazdın.” “Peki, kime aşık olabilirim?” diye sordum. Tam o sırada projeksiyon ekranında Gabriel Guerva belirdi. Son model arabasından inmiş, harika bir takım elbise giymiş, saçlarını taramış çok yakışıklı duruyordu. Kafamı yana çevirdiğimde Hannah ona hayranlıkla Justin ise tiksintiyle bakıyordu. İkisinin oluşturduğu bu tezat görüntü aşırı komik duruyordu. “Belki onu seviyorsundur.” Ivan başıyla devasa ekranı işaret etti. O sırada içimden yalnızca şu geçti “Kıskandırma operasyonu başarıyla tamamlanmıştır.” Hınzırca gülümseyip çenesini tuttum ve dudaklarına upuzun bir öpücük kondurdum. Geri çekildiğimde o da gülümsüyordu. “Benim sevip sevebileceğim tek kişi zaten yanımda diğerleri umurum da bile değil.” Masaya eğilip bir bira daha aldım ve bir yudum içtim. “Şimdi ellerini ait oldukları yere koyabilirsin.” Ivan her söylediğimi yapıyordu. Bu yüzden bazen şımardığımı hissediyordum. “Az önce bana ne kadar aşık olduğunu söylediğini unutmadım.” dedi aynı sırıtışını tekrardan yüzüne ekleyip. “İnsanın benim kadar mükemmel bir sevgilisi olması nasıl bir duygu Ash?” “Bilmem.” dedim. “Onu sana sormalı Ivan.” Kafam güzel olduğu için mi böyle davranıyordum? Cevabı tabii ki de evetti. O da esprimi beğenmiş olacak ki benim gibi kıkırdadı. “Bunu anlatmaya ömrümün yeteceğini sanmıyorum Ash.” “Sen yeter ki anlat ben bir ömür yanında olacağım zaten.” Yanağımı öperek “Anlatmaya başlamadan önce biraz bekle.” dedi. Beni kucağından indirip merdivenlerden aşağı indi. Geldiğinde elinde iki tane yumuşak küçük battaniye vardı. “Ivan üşümüyordum ki niye getirdim.” diye sızlandım. “Üşümediğini biliyorum.” dedi. “ Ama altında etek var rahat olmanı istiyorum.” Elindeki ikinci battaniyeyi Justin’in kafasına fırlattı. “Hannah’a ver şunu.” Justin de onu dinleyip battaniyeyi Hannah’ın bacaklarına serdi. Benim düşünceli sevgilim. Altımda etek olduğu için rahat hareket edemediğimi anlamış olmalıydı. Ivan ben ne giyersem giyeyim daha önce bunu hiç sorun etmemişti. Karasız kaldığım zaman “İstediğini giy, sana her şey yakışıyor.” derdi. Bacaklarıma battaniyeyi serdiğinde bacak arasındaki ait olduğum yere girdim. Vücudumu çevirip başımı koltuğun koluna yasladım. Böylece Ivan’ın kucağında yatay pozisyona geçtim. Hannah ile Justin’in ne yaptığı umurumda bile değildi. Hem onlardan da utanacak değildim. Ivan boynumdaki izleri eğilip teker teker öptü. Tüy kadar hafif olan öpücükleri beni kışkırtıyordu. Eğer şimdi beni şuracıkta ısırmaya başlarsa bu hiçte iyi bir fikir olmazdı. Eli giydiğim tişörtü sıyırınca ne yapmak istediğini anladım. “Ivan bunu yaparsan seni öldürürüm!” dememe kalmadan beni gıdıklamaya başladı. “Hayır, hayır sakın yapma!” diye küçük bir çığlık attım. Beni gıdıklaması hoşuma gidiyordu. Ama Justin ile Hannah’ın dikkatini çekmek istemiyordum. “Durmam için bir sebep söyle o zaman.” deyince boştaki elimle karın kaslarını çimdikledim. Şimdi o da benim gibi kıvranıyordu. “Tamam, tamam durdum Ash!” “Sen beni mahvediyorsun.” diye fısıldadı. “Gitmene izin vermeyeceğim. Bu gece benimle kalacaksın.” Gerçekten bunu çok isterdim ama yapamazdım. “Mecburum.” dedim nefes nefese. Soluklarım hala düzene girmemişti. “Biliyorsun Ivan gitmeliyim. Ben de seninle kalmak istiyorum. Ama yapamam.” “Daha kapanmamış bir hesabımız var unutma.” Güldüm. “Bir daha ki sefere kapatırsın artık.” Aklına bir şey gelmiş gibi düşündü. “Sen bugün bana bir şey söyleyecektin. Telefonda konuştuğumuzda sesin iyi gelmiyordu.” Bunu başka zamanda konuşabilirdik. Şu an buna hazır değildim. “Önemli bir şey değildi. Dedim ya Justin’in işleri işte boşver.” Başımı ona yaslayıp kokusunu içime çektim. Saatlerce böyle durup filmi izledik -tabii öpüşme molalarımız dışında-. Film bittiğinde saat 23:00 dı. “Hayatımda bu kadar kötü bir film izlemedim.” dedi Justin ayakkabılarımızı giyerken. “Rezaletti resmen. Hem sonu da belliydi. O çocuktan beklenilecek hareket.” “Oyunculuğunu da hiç beğenmedim.” diye ekledi. Justin hokey dışında oyunculuk eğitimi de alıyordu. Bunu sadece kıskançlıktan ötürü söylemiş olsa dahi gerçekten iyi bildiği bir işti. “Sus ve şu anahtarı al Justin, hadi!” Hannah Justin’e arabanın anahtarını uzattı. Artık gitmek için hazırdık. Son kez Ivan’a sıkıca sarıldım. “Kendine dikkat et. Seni seviyorum Ash.” “Ben de seni seviyorum. Hemen döneceğim merak etme. Dudaklarına uzanıp uzunca öptüm. “Gittiğinde haber vermeyi unutma.” “Unutmam.” Kapıya çıktığımda Justin ile Hannah arabayı kim kullanacak diye kavga ediyorlardı. Gerçekten nasıl 3 senedir sevgili olduklarını anlayamıyordum. En küçük sorunu bile bazen çok fazla büyütebiliyorlardı. “Çok sarhoşsun Justin bu şekilde kullanamazsın!” “Hava çok karanlık asıl sen bu şekilde kullanamazsın!” “Sakin olun!” diye söylendim. “Justin bırak Hannah kullansın. Sarhoşsun lütfen.” Justin arabanın kapılarını açıp anahtarı Hannah’a verdi. “Peki, siz öyle diyorsanız.” Arka koltukta resmen uyukluyordum. Yarın sabah erkenden kalkmam gerekiyordu. Hannah evin önüne park edince arabadan indim. İkisi ile de vedalaştıktan sonra çantamdan anahtarı çıkartıp kilide soktum. Üç kere sağa çevirip açtım. Işıklar kapalıydı büyük ihtimalle uyumuşlardı. Sallanarak merdivenleri çıkıp odama girdim. İlk işim üstüme rahat bir pijama giyip uyumaktı. Umarım yarın sabah uyanabilirdim. “Ashley hadi uyan!” Annemin sesi sabahın 05:00’inde kulaklarımı doldurdu. Başım çok ağrıyordu. Hala sarhoş gibiydim. Tuvalete girip yüzümü yıkadım. Küçük bir çanta hazırlayıp içine ihtiyacım olan şeyleri koydum. San Francisco’nun havası Los Angeles’dan daha soğuktu. Aslında tam olarak soğukta denemezdi. Oranın garip bir havası vardı. Gökyüzünde güneş olması gerekirken orası her zaman sisliydi. Bu yüzden altıma şort yerine sade bir pantolon giymiştim. “Yanına kalın bir şeyler al Ashley!” diye seslendi annem aşağıdan.” Kapı da birden babam belirdi. Elindeki telefonu sallıyordu. Saçlarını her zaman ki gibi taramış tıraş olmuştu. Üzerinde şık mavi bir gömlek vardı. “Şarjı bulamıyorum Ashley sen de mi?” Komodinime göz gezdirdim. Fakat yoktu. Dün akşam Ivan’a gitmeden önce telefonumu şarja takmış, daha sonra annem istedi diye ona vermiştim. “Annemde olmalı baba üzgünüm.” Bıkkın bir nefes verdi. “Sordum, nereye koyduğunu yine hatırlamıyor.” Annemin de en büyük özelliklerinden biri buydu. Eşyaları bir yere koyar sonra nereye koyduğunu unuturdu. Babam göz kırptı. “Eee, dün gece nasıldı?” “İyiydi.” dedim küpemi takarken. “Hannah ile Justin de geldi. Film falan izledik.” Babam Ivan’ı kendi oğlu gibi görüyordu. Sevgili olduğumuzu öğrenince mutluluktan havalara uçmuştu. “Başka?” “Baba!” diye üsteledim. “Hiçbir şey olmadı.” Olsaydı da bunu neden kendi babama söyleyecektim ki?” “Peki.” deyip aşağı indi. Ben de son konrtolleri yaptıktan sonra peşinden aşağı indim. “Niksi’yi Bayan Fadden’a verelim.” diyordu annem mutfakta sandviç hazırlarken. “Alışkın zaten 1 gün idare edebilir bizi.” Niksi oturmuş ona yeni aldığım topla oynamak yerine yerde bir kablo patiliyordu. Bir saniye! Bu şarj kablosuydu! “Niksi onu çabuk bırak!” dedim emir verircesine. Yanlış bir şey yapmış olduğunu anlayacak ki masum ifadesine bürünüp kuyruğunu yavaşça sallamaya başladı. Artık bu masum numaralarını yemiyordum. Eğilip kabloyu aldım ve babama verdim. Gözlerimle Niksi’yi işaret ettim. “Onun telefonu şarjdaymış.” Gülüp kabloyu kendi iş çantasına attı. “Ashley gidip Niksi’yi Bayan Fadden’a ver.” Annem elindeki sepeti babamın eline tutuşturdu. “Bizde bunları arabaya yükleyeyim değil mi hayatım?” Babam ellerini çırptı. “Evet, haydi gidelim!” Niksi’nin tasmasını sıkıca tutup kapıyı tıklattım. Annem haber vermiş olmalıydı. Yaşlı başlı kadını bu saatte uyandırmak istemezdim. Bayan Fadden tek başına yaşıyordu. Emekliydi ve huzurlu bir hayatı vardı. Yardımına ihtiyacımız olduğunda kapısını bize her zaman açmıştı. Güvenilir bir yan komşuydu. Kapı bir tıkırtıyla açıldı. Yaşlı kadın beni gördüğünde gülümsedi. Şu an yüzü kırışıklarla dolsa da belli ki gençliğinde çok güzel bir kadındı. Üstünde sarı hoş bir sabahlık vardı. “Nasılsınız?” dedim kapının eşiğinde durarak. İçerisi küçüktü ve her yerde el örgüleri vardı. “Seni gördüğüme sevindim Ashley.” dedi. “Uzun zamandır göremiyorum seni. Ben gördüğün gibiyim işte.” “Bugün San Francisco’ya gidiyoruz. Niksi’yi getirmek için geldim.” “Annen haber vermişti.” dedi tebessümle. “İyi yolculuklar, dikkatli olun. Niksi’ye gözüm gibi bakacağım.” Elimdeki tasmayı çıkarıp kadının nasırlı eline bıraktım. “Bu da tasması, belki dışarı çıkmak ister.” Niksi zaten içeri girmiş el örgüleriyle oynuyordu. “Ben gideyim o zaman.” diyerek ikisine de el salladım. Hava daha tam aydınlanmamıştı. Yan tarafta eşyaları arabaya yükleyen ailemi görebiliyordum. Başka herkes de büyük ihtimalle uyuyordu. Fakat az ilerlediğimde bir şey dikkatimi çekti. Karşımızdaki evde biri salıncakta sallanıyordu. Hatta sallanmıyor öylece duruyordu. Bu ev Watkins ailesinin eviydi. Sallanan kişi ise Celine di. “Hey!” diye seslendim. “Her şey yolunda mı?” Uzun zamandır dershaneye gelmiyordu. Sokakta da hiç karşılaşmamıştık. Sesimi duyunca irkildi. Sanki birinin gelmesini beklemiyormuş gibiydi. Uzun kahverengi saçları her zaman ki gibi yine açıktı. “E-evet yolunda.” Eliyle oynadı. “Şey… Ben iyiyim.” “Tebrik ederim.” deyince afalladım. “Anlamadım.” “Şey… Olimpiyatlar için gönderini gördüm. Çok mutlu oldum. Tebrik ederim.” “Evet. Teşekkür ederim.” Sosyal medya hesabımda bileti paylaşmıştım. Onu görmüş olmalıydı. Arkadan annemlerin sesi geliyordu. “Ashley hadi gidiyoruz.” “Şey.” dedim. “Gitmem gerekiyor.” “Sonra görüşürüz.” “Evet, görüşelim.” Nedense çok tuhaf hissetmiştim. Bu saatte neden dışarıdaydı? Neden beni durup dururken tebrik etmişti? Arabaya bindiğimde içimdeki düşünceler hala son bulmamıştı. Ama kötü bir şey yoktu. Emindim. Onunla çok iyi anlaşıyordum. O yalnızca komşum değil arkadaşımdı. Çantamdan kulaklığımı çıkartıp telefonuma bağladım. Ve yol boyunca başımı cama yaslayıp şarkı dinledim. Çünkü tuhaf hissettiğimde hep bunu yapardım.
Bölüm 3
3. Bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.