İçeriğe geç

A Phone İssue -yarı texting-

Bölüm 2 · 12 dk okuma

A Phone İssue -yarı texting-

Bölüm 2

2. Bölüm

Okul yemekhanelerindeki sıralar dünyanın en bitmek bilmeyen şeyleriydi. “Ant biraz hızlı olur musun? Açlıktan öleceğim şimdi burada!” “Neden sürekli benden hızlı olmamı bekliyorsun!” “Şu an tartışmanın sırası mı? Sıra sana geldi. Önüne dönsene gerizekalı!” Ant’den sonra sıra sonunda bana da geldi. Kızarmış peynirli sandviç, tahıllı ekmek, mısır salatası, havuç, armut ve süt. Çok acıkmıştım. Tabağıma ne varsa doldurup bizim grubun yanına gittim. Zedy ve Ant büyük bir tartışmaya tutuşmuşlardı. Evet, 4 kişilik grubumuzun bir diğer üyesi –Ben, Hannah, Ant,- ise Ant’in sevgilisi Zedy di. Ant’e göre çok uzun boylu kıvırcık saçlı mavi gözlü bir çocuktu. “Ne demek basketbol maçıma gelemeyeceksin?” “Annem ders çalışmam için evden çıkmamı yasakladı Zedy üzgünüm.” Araya girerek “Hey, neler oluyor?” diye sordum. “Ant yarınki maçıma gelmeyecekmiş.” Zedy alınmış gibi gözüküyordu. “Zedy haklı Ant.” dedi Hannah “Sen onun sevgilisisin ne olursa olsun gitmen gerekiyor. Hem o gelmese bile biz geliriz değil mi Ash? Çatalımı salataya bandırarak başımı salladım. “Gelirim, yarın bir işim yok.” Ant ofladı. “Peki, annemi ikna etmeye çalışırım.” İşte Zedy şimdi mutlu görünüyordu. “Teşekkürler sevgilim.” Zedy Ant’ın kafasını çevirip dudaklarını dudaklarına bastırdı. İkisi de bir süre sanki japon yapıştırıcısı ile yapıştırılmış gibi bir birlerine bağlı kaldılar. “Dursanıza! Biri görürse çok kötü olabilir.” Hannah haklıydı. Onlar gibi çiftler toplumda pek saygınlık kazanamıyordu. Biri görürse ortaya kötü şeyler çıkabilirdi. İkisi de en yakın arkadaşlarımdandı. Onları destekliyordum. Çünkü gerçekten birbirlerine aşkla bakıyorlardı. En sonunda geri çekildiler. Ama sırıtışları hala yüzlerindeydi. “Biliyor musunuz? Ash ve Normi de dershanede böyle.” Ant’in kafasına ne geçirsem diye hızla etrafıma bakındım. Hiçbir şey bulamayınca sinirli bir nefes verdim. “Yalancı. Normi ile biz arkadaşız bir kere. Hem ben 2 senedir Ivan ile sevgiliyim. Ne saçmalıyorsun sen?” Güldü. “Şaka yapıyorum Ash. Çok ciddisin.” Normi’yi gerçekten seviyordum. Hatta ona karşı hissettiğim duygular sevginin de ötesindeydi. Fakat hayır, ikimizde sadece arkadaştık. Benim aşık olup sevebileceğim tek bir kişi vardı. O da Ivan dı. Bu sefer şaka yapma sırası bendeydi. “Yoksa sen Ivan ile olan ilişkimi mi kıskanıyorsun Ant?” Yediği tahıllı ekmek boğazında kalıp öksürmeye başladı. “Ne! Ne alakası var şimdi? Yanındaki suyu alıp içmeye başladı. Boğazını temizledi “İkinizin güzel bir ilişkisi var. Ivan yakışıklı, havalı ve iyi biri.” Biraz durdu ve düşündü “Hatta belki biraz korkutucu.” Ant’in bunu söylemesini beklemiyordum. Gerçekten Ivan’dan korkuyor muydu? Kahkaha atmaya başladım “Şaka yapıyor olmalısın! Gerçekten sevgilimden korkuyor olamazsın!” “Korkmuyorum ki!” “Selam gençler.” Kimin geldiğini görmek için kafamı çevirdim. Gelen Justin di. Saçımı çekip yanımdaki sandalyeyi aldı ve Hannah’ın yanına geçti. Sinir çocuk. Saçımı çekmeye bayılıyordu. Bazen tek tek o sarı saçlarını yolasım geliyordu. Hannah sevgilisini öptü. “Hoş geldin hayatım.” Bense hala sinirliydim. “Seni Ivan’a söyleyeceğim!” Dilini çıkararak güldü. “Ivan’ın o tek koluyla beni dövebileceğini mi sanıyorsun?” Kimse benim sevgilim hakkında böyle konuşamazdı. “Sen kendini ne sanıyorsun? O senin arkadaşın onun için üzülmen gerekirken birde dalga geçiyorsun! “Ash iyi misin sen?” dedi kaşlarını çatarak. “Tabii ki de onun için üzülüyorum. Sadece şaka yapmak istedim. Ses tonumdan da şaka yaptığım belli oluyor diye düşünüyorum.” Hannah kolumu tuttu. “Şu an ikinizde saçmalıyorsunuz. Kendinize gelir misiniz?” Ortam birden gerilmişti. Evet, kabul ediyorum biraz fevri tepkiler vermiş olabilirdim. Fakat şu sıralar Ivan’a karşı korumacı davranıyordum. Bunun sebebi Alice di. Yerimden kalktım. Biraz hava almam gerekiyordu. Nedensizce kendimi fazla huzursuz hissetmiştim. “Ash nereye gidiyorsun?” diye sordu Hannah endişeyle. “Biraz hava almam gerekiyor.” Yemekhanenin kapısından geçip karşıdaki tuvalete girdim. Musluğu açıp yüzümü ıslattım. Şükürler olsun ki sabitleyici sıkmıştım. Ellerimi kurulayıp aynaya baktım. Kumral saçlarımı topuz yapmıştım. Fakat aralarından saçlar çıkıp kötü bir görüntü oluşturmuştu. Topuzumu açıp saçlarımın omuzlarıma düşmesine izin verdim. Böyle daha iyi gözükmüştü. Bu yüzden saçlarımı tamamen açtım. Eteğimi düzelttim ve kalpli kolyemi görünür kıldım. Dışarı çıktığımda temiz havayı içime çektim. Yürümeye başlayıp elimde tuttuğum telefonun ekranını açtım. Ivan’a mesaj atabilirdim fakat saat erkendi. Uyuyor olma ihtimali vardı. Onu uyandırmak istemiyordum. Normi’yi arayabilirdim fakat derste olabilirdi. Aynı okulda olmadığımız için görüşmekte zorlanıyorduk. Gözlerimi kısıp etrafa bakındım. Oturma kısımlarında tanıdık birini görüyordum sanki. Evet, bu Pamela idi. Yine tek başına oturmuş gökyüzünü izliyordu. Yanına gittim. “Hava güzel görünüyor değil mi?” Kahkülleri gözünü kapıyordu. Bu yüzden yüzünü tam olarak göremiyordum. “Oturabilir miyim?” Dudaklarına bir tebessüm yerleşti. Kayarak “Gelebilirsin.” dedi. Eteğimi düzeltip oturdum. Bir süre sadece gökyüzüne baktık “Nasıl bu kadar sessiz kalabiliyorsun?” Gülümseyerek iç çekti. “Konuşmaktan hoşlanmıyorum diyebiliriz.” “Seni sinirlendiren, üzen kişilere nasıl tepki vermeden kalabiliyorsun?” “Kalmıyorum.” dedi ayaklarını çapraz yapıp sallayarak. “Sadece bunu diğerleri gibi dışa yansıtmıyorum. Bazı insanlar beni sinirlendirip üzebiliyorlar. Ben bir robot değilim.” Bunu söylerken ilk defa gözlerime baktı. Bu bakış içimde bir ürpertinin yayılmasına sebep oldu. Bir yandan bunları sakince anlatıyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. “Seni anlıyorum,” durup düşündüm. “Ya da anlamıyorum.” Ben de onun gibi tebessüm ettim. “Sen gerçekten iyi bir kızsın Pamela. Diğerleri gibi değilsin.” “Diğerleri nasıllar?” diye sordu. “Kötü kalpliler, yalancılar, kıskançlar…” Telefonumun titremesiyle irkildim. Ivandan bir fotoğraf gelmişti. Altında “Günaydın sevgilim yazıyordu. Fotoğrafa tıklayıp görüntüyü açtım. Fakat bunu yaptığıma pişman oldum. Çünkü Ivan alçılı koluyla yarı çıplak bir şekilde yatakta yorganın altında kameraya poz veriyordu. Hemen ayağa kalktım. Umarım Pamela bunu görmemişti. “Gitmeliyim.” dedim utançla. “Sonra görüşürüz.” Ivan’a mesaj atmak yerine onu aradım. Telefon ilk çalışta açıldı. “Günaydın sevgilim.” Sesi uykulu geliyordu. “Mesajımı aldın umarım.” Kıkırdadım. “Fazlasıyla.” Sesimde ki burukluğu anlamamasını umdum. Fakat Ivan beni benden daha iyi tanıyordu. “Hey, bir sorun mu var? Sesin iyi gelmiyor.” Ona her şeyi anlatmak istiyordum. Beni destekler miydi? Yoksa her şeyin benim yüzünden olduğunu mu söylerdi? “Aslında yok. Ama oladabilir.” Bıkkın bir nefes verdim. “Ivan bunları telefonda konuşmasak olur mu?” “Ash sen iyi misin? Gerçekten korkmaya başlayacağım.” Sesimi oldukça rahatlatmaya çalışarak “Hayır, hayır.” dedim. “Sadece konuşsak iyi olabilirdi. Ben iyiyim Ivan merak etme.” “Tamam olur. Zaten babam yurtdışı seyahatinde yani evde tekim. Okul çıkışı gelebilir misin diye soracaktım bende.” Bu çok iyi olurdu. Ivan ile güzel bir gece geçirmek için her şeyi yapabilirdim. Ivan’ın annesi ile babası ayrıydı. Ivan ise babası ile yaşıyordu. Ne zaman babası yurtdışında olsa Ivan evde tek olduğu için onun yanına gidiyordum. “Gelirim.” diyerek sırıttım. “Ama Niksi’yi getirmeyeceğim. Tüm romantikliğimizi bozuyor kıskanç köpek. Telefonun diğer ucundan güldüğünü duyabiliyordum. “O bana senden daha çok aşık Ash.” “Maalesef öyle.” Cümleme devam edecekken zilin çaldığını duydum. Bu dersim boştu gidip kütüphanede ders çalışabilirdim. Üniversite hazırlık okumanın en iyi yanı da buydu. Dersler yoğun değildi ve çok boş vaktimiz vardı. “Zil çalıyor bebeğim. Sonra konuşsak olur mu? Kütüphaneye gitmem gerek.” “Tamam.” diye mırıldandı. “Geldiğin zaman haber ver. Eve uğrayacak mısın?” “Evet, uğrarım büyük ihtimalle. Haber veririm. Seni seviyorum. Öptüm.” “Bende seni.” diyerek telefonu kapattı. Kütüphanelerin en sevdiğim yanı da sessiz olmalarıydı. Huzurlu ortamları seviyordum. Her zaman oturduğum yere doğru ilerledim. Fakat yerimde bir başkası oturuyordu. Kimin oturduğunu görmek için yanına gittim. Sinirli olmak istemiyordum. Şu an çok huzurlu bir ortamdaydım. Fakat Alice’in koreli sevgilisini görmemle sinir tepeme yükselmişti. Ne diye benim yerime oturmuştu bu çocuk? Kollarımı birbirine bağlayarak tepesinde dikildim. Geldiğimi fark etmemişti. Kulağında ki kulaklıkla defterin içine gömülmüş duruyordu. Omzunu dürttüm. Kulaklığını çıkarıp şaşkınca bana baktı. Boğazımı temizleyip sesimi ciddileştirdim. “Yerimden kalk burası benim yerim.” Bilerek soru sorarcasına değil, emir verircesine konuşmuştum. “Farkındaysan bir sürü boş yer var git başka yere otur.” dedi umursamaz bir tavırla. Kulaklığını tekrar taktı. Bunu kendi istemişti. Ben de onu tekrar dürttüm. Kaşlarımı çatarak “Burası benim yerim.” diye yineledim en ciddi ses tonumla. Kulaklığını tekrar çıkardı. Ve bir şey söylemek yerine beni uzun uzun süzdü. Bakışları ondan tiksinmeme sebep oldu. “Sen şu Ivan’ın sevgilisisin değil mi?” Alaycı bir nefes verdi. “O da senin gibi çok inatçı. Zaten hep bu yüzden kaybediyor. Gözüyle imalı bir şekilde kolunu gösterdi. Masaya yumruğumu geçirmemek için zor duruyordum. Demek ki gerçekten bilerek o yapmıştı. Oyunu onun istediği gibi oynayacaktım. “Sen de şu Alice’in sevgilisisin değil mi?” dedim rahat bir tavırla. Hatta güler yüzlü olduğum bile söylenebilirdi. “O da senin gibi çok kıskanç.” Durup gülmeye başladım. “Zaten hep bu yüzden kaybediyordunuz.” Şimdi sinirlenme sırası ondaydı. Gözlerinde ki öfkeyi saklamaya tenezzül etmedi. Çantasını koluna takıp ayağa kalktı. İyice dibime girdi. Pişkin bir tavırla sırıttı. Her hareketi ondan daha fazla nefret edip tiksinmeme sebep oluyordu. “Bunlar daha iyi günleriniz.” dedi tükürürcesine. “Başınıza gelebilecekleri düşünseniz iyi edersiniz.” Sandalyeyi çarptı ve kütüphaneden çıktı. Ne yaşanmıştı da bu çocuk Ivan’a bu derece kinlenmişti? Bunun sebebinin yalnızca Alice olması hakkında yanılıyor muydum? Gerçi Ivan da benim gibi düşünüyordu. Dün ki konuşmamızdan sonra pekte fazla diretmemiştim. Fakat kafam da çok fazla soru işareti vardı. “ Başınıza gelebilecekleri düşünseniz iyi edersiniz.” derken ne demek istiyordu? Başımın ağardığını hissediyordum. Gerçekten biraz kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Sandalyeme oturdum -tabii ilk önce silmem gerekmişti- çantamı açıp içinden tarih defterimi, kitabımı, kalem kutumu ve telefonumu çıkardım. Yine bir sürü bildirimle dolmuştu. Hannah: Ash neredesin? Hannah: Justin’in ağzının payını verdim merak etme. Ben: Kütüphanedeyim. Ders çalışıyorum. Kafa dağıtmak için. Hannah: Peki, bebeğim -öpücük atan emoji- Justin’e bir özür borçluydum. Sinirimi bir an ondan çıkarmıştım. Aslında çabuk sinirlenen bir insan da değildim. Sadece şu sıralar kendimi duygusal çöküşte gibi hissediyordum. Bu yüzden etrafımda ki insanlara zarar vermekte canımı sıkmıyor değildi. 2 saattir aralıksız bir şekilde ders çalışıyordum. Bu kadar ders çalışma yeterliydi. Saate baktığımda 13:42 olduğunu gördüm. Telefonumdan ders programına baktım. Ek İngilizce dersim vardı fakat eve gitsem daha iyi olacaktı. Bugün yeterince yorulmuştum. Başımın ağrısı da geçmemişti. Eşyalarımı toplayarak belimi kıtlattım -ufuk posision- çantamı koluma taktım ve kütüphaneden çıktım. Sol tarafa dönerek 554 numaralı dolabı açtım. Çantamın içinde ki ihtiyacım olmayan kitapları oraya doldurdum. Çok karışık bir dolabım vardı. Sağ tarafta Ivan’ın yine kupa kazandığı bir maçtan ikimizin kameraya poz veren fotoğrafı, onun altında Hannah ile benim McDonalds da ağzımızı patates kızartması doldurduğumuz bir fotoğraf, sol tarafta Normi ve benim dershanenin tuvaletinde çekilmiş bir ayna pozu -bu fotoğrafı çok sade bulup kalp içine almıştım- onun altında Ant’ın Zedy’nin kucağındayken çektiğim fotoğraf duruyordu. Hepsini uzun uzun inceledim. Hepsi de çok mutlu anlarda çekilmiş fotoğraflardı. İç çektim ve dolabın kapağını kapadım. Girişteki turnikelerden geçerek dışarı çıktım. Bu gece Ivan da kalacağım için çok heyecanlıydım. Uzun zamandır baş başa vakit geçiremiyorduk. Hatta kolunun durumundan dolayı okula bile gelemiyordu. Ivan benden 1 yaş büyüktü. Bu yüzden Üniversite 1’e gidiyordu. Fakat aynı okulda olmamız iyi bir şeydi. Evin anahtarın çantamdan çıkarıp kilide soktum. 3 kere çevirdim ve tak sesini duyduktan sonra kapıyı ittim. Niksi her zaman ki gibi kucağıma atladı. “Ben geldim kızım.” diyerek onu yere indirdim. İçeriden annemin sesi duyuldu. “Ashley çabuk buraya gel.” Acaba ne olmuştu? Umarım kötü bir şey değildi çünkü kötü bir haber almak istemiyordum. Ayakkabılarımı ayakkabılığa koyup içeri girdim. “Ne oldu anne?” diye sordum anlam verememişçesine. “Büyükannen hastalanmış yarın saat 8 de kalkıp San Fransisco’ya gideceğiz.” Büyükannem enerjik bir kadındı kolay kolay hastalanmazdı da. Şaşırmadan edemedim. “Şu an iyi mi peki?” “İyi.” dedi elindeki televizyon kumandasını sehpaya koyarak. “Ben de sabah telefon da konuştum. Dün gece halsizleşmiş teyzenler hastaneye götürmüşler. Gidip görsek iyi olur Ashley. Uzun zamandır yanlarına gitmiyoruz. Bir gün okula gitmesen bir şey olmaz değil mi güzel kızım?” Başımla onayladım. “Tabii ki. Hem ben de onları özledim. Gidelim.” Sonra birden aklıma bugün Ivan da kalacağım geldi. “Ben de bugün Ivan da kalacaktım. Ama madem gidiyoruz planları erteleyelim.” “Hayır, planlarınızı ertelemenize gerek yok kalma yeter. Akşam yemeğinden sonra gidersin. Önemli değil.” “Sağ ol anne.” diyerek sarıldım. “Odama gidip üstümü değiştireyim.” Tam merdivenleri çıkmıştım ki karnımdan gelen guruldamayla aşağı seslendim. “Anne yemekte ne var çok açım!” “Makarna yaptım. Baban birkaç saate gelir. Dayan azıcık!” Kendimi sırt üstü yatağa attım. Gözlerimi yumdum ve bir süre öyle bekledim. Aklıma Ji-Hun’un söylediği şeyler geliyordu. İçimi huzursuzluk kapladığında kalkıp dolabıma yöneldim. Rahat bir eşofman takımı giydim. Aynanın karşısına geçip saçlarımı taradım. Perçemlerimi açık bırakacak şekilde saçımı salık bir topuz yaptım. Masama oturdum ve makyajımı sildim. Sade bir odam vardı. Kapıdan içeri girdiğimizde ayaklı bir ayna onun yanında masa masanın karşısında yatağım yatağımın yanında komodin sağ tarafımda ise dolabım vardı. Penceremin karşısında oturma alanı onun karşısında kitaplık bulunuyordu. Telefonumu elime alarak yatağa atladım. Ivan’a mesaj atmam gerekiyordu. Bu gece onda kalamayacağım haberini aldığında eminim ki üzülecekti. Ben: Ivan, okuldan çıktım evdeyim. Ben: Ama kötü bir haberim var. Ivan: Ne oldu? Sakın bana gelemeyeceğini söyleme lütfen -endişeli yüz emojisi- Ben: Hayır, geleceğim ama kalamayacağım. Maalesef. Ivan: Nedennn. Ben: Büyükannem hastalanmış yarın San Fransisco’ya gideceğim. Ivan: Üzüldüm bebeğim geçmiş olsun. Kaç gibi geleceksin peki? Ben: Akşam yemeğinden sonra oradayım. Ben: Cipsleri şimdiden hazırlasan iyi edersin -göz kırpan emoji- Ivan: Her şey hazır sadece kucağım boş. Ivan: Sen gelirsen orası da dolacak. -göz kırpan emoji- Ivan ile olan tüm konuşmalarımızda sırıtmak zorunda mıydım? Ben: En iyisi Niksi’yi de alıp geleyim. Ben: Yoksa sen beni bitireceksin. -gülen suratlı emoji- Ivan: Benden kaçamazsın sevgilim. -şeytani surat emojisi- Ben: Beni korkutamazsınız beyefendi. Ben: Hem sizden kaçacağımı kim söyledi? Onu sinir etmeye bayılıyordum. Telefon karşısında hınzırca sırıttığına emindim. Ivan: Oo, sizli bizli olduk ha? Ivan: Öyle olsun… Ben: Bu sefer beni gerçekten bitireceksin galiba. Ben: -gülen suratlı emoji- Ivan: Eve gelince görürsünüz hanımefendi. Ivan: Babam arıyor şimdi sizinle görüşemeyeceğim. Ivan: Hıh. Ben: Peki, asıl sana hıh. Bu sefer onun beni sinirlendirmeye çalıştığını biliyordum. Mesajım birkaç saniye görüldü olarak kaldı. Ama sonrasında hemen üç noktaya geri döndü. Ivan: Seni çok seviyorum hea. Ben: Ya, öyle mi? Ben: Bilmiyordum. Ivan: Evde göstereceğim. Ivan: Merak etme. -beyaz kalp- Ivan: Gerçekten babam arıyor. Ivan: Açmazsam öldürecek. Ben: Tamam, sonra görüşürüz -öpücüklü surat- Ivan: -beyaz kalp- Ivan’ın seni seviyorum deme yöntemlerinden biri de buydu. Beyaz kalp. Saat 14:54 olmuştu. Aşağı inip kendime bir kahve yapsam iyi olacaktı. Ant yüzünden şu sıralar canım sürekli kahve istiyordu. Alt çekmeceyi açıp Americanoyu aldım. Kahve makinasının haznesini açıp içine döktüm. Makinayı fişe takıp düğmesine bastım Bip sesi gelinceye kadar bekledim. Dolaptan üstünde Los Angeles yazan ve gülümseyen bir güneş olan kupamı çıkardım. Biippp. Americanom hazırdı. Kahveyi kupama doldurup odama çıktım. Kitaplığıma yönelip 1 aydır bitiremediğim Game Of Throens kitabını aldım. Ders çalışmaktan ne kadar çok sevsem de kitap okumaya bir türlü vakit bulamıyordum. Zedy de bu serinin hayranıydı. Kitabını okusam da -onun söylediğine göre- dizisinde çok fazla cinsellik olduğu için izlememe izin vermiyordu. Birden aklıma yarın basketbol maçına gidemeyeceğim geldi. Şimdi Zedy’e de maçına gelemeyeceğini haber vermem gerekiyordu. Özelden yazmak yerine bizim gruba yazmaya karar verdim. COFFEE LOVERS: -grubun ismini tabii ki de Ant koymuştu- Ben: Zedy yarın ki maçına gelemeyeceğim maalesef. Ben: San Fransiscoya gideceğim üzgünüm. Zedy: Peki, öyle olsun. Zedy: Sen iyi misin? Ben: Evet, daha iyiyim. Şimdi Ant da gruba katılmıştı. Ant: Katarsis oldu bugün Ash’e. Ben: O ne be? Ant: Duygu boşalması. Off bu çocuk cidden bir maldı. Ama doğru söylüyor da olabilirdi. Zedy: -gülen suratlı emoji- Ben. Sanırım haklısın öyle olmuş da olabilir. Hannah: San Fransisco ha? Kulağa güzel geliyor. Hannah: Magnet getirmeyi unutma! Ant: Fotoğraf çekip bize atmayı da unutma! Zedy: Evettt! Ben: Gezmeye gitmiyorum kii! Ben: “Her yıl gerçekleşen malum büyükanne seyahati.” Yazdıklarımı bilerek tırnak içine almıştım. Ant: Ooo bu çok eğlenceli olur. Ant: Değil mi? Zedy: Şeyyy… Hannah: Gibi. Ben: Belki biraz. Ant: Saçmalamayın o kadar da değil. Ant: Ya da evet o kadar olabilir. Ant: Ashhh. Ben: Neee? Ant: Paketi açtın mııı? Ben: Neyden bahsediyorsun? Ant: Mrs. Lovatt’ın verdiği paketttt! Gerçekten yoğun bir insandım paketi açmak aklıma bile gelmemişti. Ben: Açmadım şimdi açıyorum. Koltuktan kalkıp dershane için kullandığım çantamı açtım. Elimi içinde gezdirdim. Paketi buldum ve açtım. İçinden uzun bilet gibi bir kart çıktı. 2025 Los Angeles Bilim Olimpiyatları Şampiyonası Katılım Daveti Elimde ki şeyin ne olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Şu an tek hissettiğim büyük bir şoktu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.