İçeriğe geç

A Phone İssue -yarı texting-

Bölüm 1 · 12 dk okuma

A Phone İssue -yarı texting-

Bölüm 1

1. Bölüm

Ant, hadi geç kalacağız!” Telefonumu cebimden çıkarıp saate baktım. 14:28 di. “ Dersin başlamasına 2 dakika var çabuk ol!” “ Iced Latte kalmamış!” Ensesine bir tane şaplak attım. “Görmüyor musun kör? Önünde duruyor ya!” Eline Iced Latte’sini tutuşturup çantasını çektim ve onu kasaya yapıştırdım. Işık hızıyla ödemeyi yapıp Go-Exam dershanesinin yanında ki büfeden çıktık. Kapının üstünde ki çanın tıngırtısı kulağımda hoş bir tını bırakmıştı. Los Angeles her zaman ki gibi bugün de güneşliydi. İstemsizce gözlerimi kısıp sola döndüm. Ant de bana yetişmişti. “Bir güne de kahvesiz başlasan olmuyor mu?” “Tabii ki de hayır kahve benim her şeyim.” Gerçekten de öyleydi. Uzun zamandır birlikteydik. Aynı dershaneye ve aynı okula gidiyorduk. Hatta aynı sınıftaydık. Neredeyse her gün birlikte olduğumuzdan dolayı kardeş gibi olmuştuk. Bu yüzden birbirimizi iyi tanıyorduk. Ant’ın bir kahve bağımlısı olduğu ve kahvesiz bir güne başlayamadığı kaçınılmaz bir gerçekti. Adımlarımı hızlandırıp Go-Exam dershanesinin kapısını araladım. Ve karşımda Christine Lovatt’ı görmemle aniden durdum. Arkamda ki Ant de aniden durmamla bana tosladı. Christine Lovatt bu dershanenin öğrencilerle ilgilenen rehber öğretmeniydi. Aşırı hoşgörülü bir insandı. Bu yüzden onu seviyordum. Gözlüklerini düzelterek bana baktı. “Günaydın Ashley.” “Günaydın Mrs. Lovatt.” Merdivenlere doğru yürüdüğümde beni durdurdu. “Geçen gün çıkışta seni göremedim. Bu teneffüs yanıma gelebilir misin?” Olumlu bir şey olduğuna emindim. “Tabii.” Merdivenleri çıkmaya başladığımda durdurulmadığıma sevindim. Derse yetirince geç kalmıştık zaten. Merdivenlerden çıkmayı bırakıp 2. kata döndüm ve B1 dersliğinin önünde durdum. Kapı kapalıydı. Kahretsin! Kesin derse başlamışlardı. Ant benden önce davranıp elini yumruk yaptı, kapıyı tıklattı ve bekledi. İçerden Marget Cooke’un sesini duyunca kapıyı açıp içeri girdik. Tahmin ettiğim gibi derse başlamışlardı. Miss Cooke bir elinde İspanyolca sözlüğünü tutmuş diğeriyle ise tahtaya işlediğimiz konuları yazıyordu. Renkli bir kadındı. Her zaman ki gibi kırmızı fularını takmış, kızıla yakın kahve tonundaki saçlarını açık bırakmıştı. Boğazımı temizleyerek “Geç kaldığımız için üzgünüz.” dedim. “Önemli değil fakat bir daha olmasın.” Kapı tarafından 3. sıradaki yerime oturup çantamdan İspanyolca defterini çıkardım. Ve başımı Normi’nin omzuna yasladım. O da aynı şekilde bana karşılık verdi. “Seni çok özledim.” diye fısıldadım kulağına. Normi bu hayatta sahip olduğum en iyi şeylerden biriydi. Sadece dershane arkadaşım değildi. O benim sahip olduğum eni iyi arkadaştı. Benim yeşil gözlü meleğimdi. Kokusunu iyice içime çektim. Aynı yeni yıkanmış bir bebek gibi kokuyordu. Ve bu kokusu hiçbir zaman değişmiyordu. Miss Cooke’un yazdıklarını hızlıca defterime geçirdim. Kabul ediyordum, iğrenç bir yazım vardı. Ama özensem çok vakit kaybedecektim. Eve gidince hiçbirine bakmayacağıma emindim. Miss Cooke tahtanın önünden ayrılıp masasına oturdu. “Şimdi yoklamayı alacağım.” “Alice Davies.” Alice elini kaldırdı. “Burada.” Alice. Büyük düşmanım. Aynı sınıfı aynı okulu ve aynı dershaneyi paylaştığım kişi. Yine gereğinden fazla süslenmiş en kırmızı rujunu sürmüş, tırnaklarını yaptırmış, sarı saçlarını fönletmişti. Üzerinde “Barbie” yazan bir sweatsheartü ile oldukça havalı ve güzel olduğunu düşünüyordu. Onu sevmememin sebebi saydıklarımın hiçbiri değildi. Onun beni sevmemesiydi. Derslerimde başarılı bir insandım. Okulun olmasa da dershanenin birincisiydim. Bu sebeple benden hoşlanmıyordu. Kendini beğenmiş biri olduğumu, derslerimin iyi olduğuyla ilgili sürekli hava attığımı düşünüyordu. Başarımı göstermeyi ve bununla övünmeyi seviyordum. Fakat bunu kesinlikle hava atmak için yapmıyordum. Egolu ve kıskanç olan ta kendisiydi. Deneme sınavlarında hep 2. olduğu ve beni geçemediği için bana ayrı bir gıcıklığı vardı. “Normi Ryder.” Normi elimin üstündeki elini kaldırdı. “Burada.” “Ashley Hauton.” Miss Cooke elimi kaldırmama müsaade etmeden “Buradasın.” dedi. Bu Alice’in bayağı sinirlerinin bozulmasına sebep oldu ve bana keskin bir bakış attı. Aynı bakışı ben de ona atarak önüne dönmesini sağladım. “Celine Watkins.” Celine her zaman ki gibi yoktu. Geldiği gün sayısı nadirdi. İyi ve kafa dengi bir kızdı. Ve aynı zamanda komşumdu. Dershaneye benden hemen sonra başlamıştı. Buraya alışması biraz uzun sürmüştü çünkü Alice’in ona zorbalık yapmadığı tek bir gün yoktu. “Pamela Sherleot.” Pamela aramızdan en sessizi ve en sakiniydi. Bir köşeye çekilip oturur, asla çıtı bile çıkmazdı. Arkadaşı da yoktu. Bize karşı iyiydi. Fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışıyordum. “Anter Gilliot.” Sınıfımızın tek erkeği Ant idi. Dershaneye en son o katılmıştı. Hemen önümüzde oturuyordu. Elini kaldırmadan “Buradayım.” diye bağırdı. Ant’i seviyordum. Komikti. İnsanın en mutsuz zamanında bile güldüre biliyordu. Teneffüs zili çaldığında yerimden kalkıp gerindim. Elimi çantamın içine atıp telefonumu çıkardım. 1 tane bildirim gelmişti. Ivan: Hey, güzelim dershane de misin? Ben: Evet. Sen neredesin? Mesajım anında görüldü. Ivan: Evdeyim. Need For Speed oynuyorum. Ah! Hayır yine kaza yaptım. Sanırım tek elle oynamak imkansız. Ivan: Kaç gibi çıkacaksın? Buluşalım seni özledim. Kolu kırık olduğu için 1 haftadır görüşemiyorduk. Hastaneden dün çıkmıştı. Ben: 16:00 da çıkacağım. Ivan hastaneden dün çıktın. Ağrın olabilir. Buluşmayı erteleyebiliriz. Ivan: Umurum da değil. İyiyim ben. Benim ilacım sensin. Seni görürsem kolumda kırık falan kalmaz. Merak etme. -Göz kırpan emoji- Gülümsemeden edemedim. Ben: Peki, buluşalım. Ben de seni çok özledim. Nerede? Ivan: Meydanda ki park olur mu? Ben: Olur. O zaman ben hemen eve geçip Niksi’yi alırım. Sonrada çıkarım. Ivan: Tamam, sevgilim. Seni seviyorum. Görüşürüz. -beyaz kalp- Ben: Ben de seni seviyorum. Bye! -öpücük atan emoji- Ivan McCarthy. Okulumuzun hokey takımının kaptanı. En popüleri. En zengini. Hatta en yakışıklısı. Yani erkek arkadaşım. Aslında bakarsak ikimiz de iki alakasız kişiyiz. Ben derslerinden başka hiçbir şey ile ilgilenmeyen, arkadaş çevresi pek olmayan, okulda pek tanınmayan o sıradan kişiyim işte. O ise benim tam tersim. Popüler, herkes tarafından tanınan, spor konusunda başarılı, arkadaş çevresi çok olan, yakışıklı. Ve en önemlisi ise zengin. Çok ama çok karışık bir tanışma hikayemiz var. En başından başlayacak olursak tanışmamıza en yakın arkadaşım Hannah Lighter vesile oldu. Bundan tam 1 sene önce önceydi. Yani Hannah’ın Justin Greenable ile tanıştığı zaman. Daha doğrusu sevgili oldukları zaman. Justin de aynı Ivan gibi okulun popülerlerinden olup onunla aynı takımı paylaşıyordu. Bu yüzden Hannah sürekli maçlara gittiğinden beni de yanında sürüklüyordu. İşte o zaman Ivan ile konuşmaya başlamıştık. Telefon numaramı almıştı, geceleri iyi geceler mesajları atıyordu vesaire. Ivan’a zamanla aşık olduğumu fark ettim. Bunların hepsi normal şeylerdi. Fakat babam eve bir müşterisi ve oğlunun geleceğini söyleyene kadar. Ben evde ayıcıklı pijamalarım ve terliklerimle AGT izlerken birden Ivan’ı evimin içinde görünce şok geçirmiştim. Meğer isem babamın müşterisi Ivan’ın babası imiş. Bu sebeple daha fazla görüşmeye başladığımız sırada Ivan beni okulun final maçını kazandığında herkesin ortasında öpmüştü. Bizde bu vesile ile 2 seneye yakındır sevgiliydik. Kısacası artık okulda Ivan’ın sevgilisi olarak ben de popülerdim. Onunla ünü için sevgili değildim. Çünkü onu gerçekten tüm kalbimle seviyordum. Aslında Alice’in benden nefret etmesinin en büyük sebebi ise Ivan’a sırıl sıklam aşık olmasıydı. Hatta maç günü Ivan beni öptüğünde saatlerce kendini tuvalete kilitleyip ağlamış 1 hafta boyunca okula gelmemişti. Ant’in beni sarsmasıyla kendime geldim. “Nereye daldın yine?” “Boşver.” diyerek telefonu cebime koydum. Son anda aklıma Mrs. Lovatt’ın beni aşağı çağırdığı geldi. Ayaklandım. “Nereye gidiyorsun.” Normi de benimle birlikte ayaklandı. “Aşağı Mrs. Lovatt çağırdı.” “Tamam, o zaman bizde Ant ile yukarı çıkalım değil mi Ant? Ant kaşlarını çattı “Neden?” Normi dudaklarını büzdü. “Hani bana kahve ısmarlayacaktın.” Ant sayesinde Normi de bir kahve bağımlısı hatta manyağı olmuştu. Onların yerinde olsam kusmaktan kendime uzun bir süre gelemezdim. Onlar yukarı merdivenleri çıkarken ben de aşağı merdivenleri indim. Mrs. Lovatt’ın odası girişteki kapıyı geçtikten sonra ki ilk odaydı. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Gelmemi bekliyormuş gibi gülümsedi. “Hoş geldin canım oturabilirsin.” Sağ tarafta ki koltuğa oturup konuşmasını bekledim. Zımbaladığı son evrakı da çekmecesine koydu. Her zaman yaptığı gibi gözlüğünü gözüne doğru itti. “Merak etme çok vaktini almayacağım. Yapılan deneme sınavında birinci olmuşsun tebrik ederim. Aynı zaman da kitap kontrollerinizi de yaptım gerçekten çok eksiksizdi.” Dosyaları koyduğu çekmeceyi tekrardan açtı Ve bir paket çıkardı. “Bu senin için canım.” Uzattığı paketi aldım. “Bu nedir?” “Başarılarının karşılığı küçük bir hediye. Eve gidince açarsın.” Acaba şu an elimde ne tutuyordum merak etmiştim. “Peki, teşekkür ederim Mrs. Lovatt. İyi günler. Kapıyı açıp ofisten çıktım. Dersliğe girdiğimde Normi ve Ant kahve içip gülüşüyorlardı. Elimdeki paketi hemen gördüler. “Hey o da ne böyle?” Ant paketin üstüne sazan gibi atlamıştı bile. Omuzlarımı silktim. “Hiçbir fikrim yok.” “Aç hadi çok merak ettik.” Şimdide paket Normi’nin elindeydi. Alice bile çaktırmadan buraya bakmaya çalışıyordu. Normi’nin elinden paketi aldım. “Eve gidince açacağım. Resmini çekip atarım.” Miss Cooke’un içeri girmesiyle yerimize oturduk. Saat çoktan 16:00 olmuştu bile. Normi ve Ant ile vedalaşıp eve doğru yürümeye başladım. Cebimden telefonu çıkartıp Ivan ‘a mesaj attım. Ben: Çıktım sevgilim. Şimdi eve doğru yürüyorum. Gidince haber ver. Ivan: Tamam bebeğim. Hazırlanıyorum. Ev ile dershanenin arasındaki mesafe kısaydı. Bu yüzden çok yorulmadan eve gelmeyi başardım. Çantamdan anahtarı çıkarıp kilide soktum ve çevirdim. Mutfaktan annemin yemek yapan sesleri geliyordu. İçeri girdiğimde Niksi kucağıma atladı. Niksi 2 yaşında Golden Retriver cinsi bir köpekti. Aslında Niksi benim değil annemin köpeği sayılırdı. Çünkü annem köpekleri çok sevdiğinden onun zoruyla almıştık Niksi’yi. Ama şu an onunla annemden daha fazla ben ilgileniyordum. Bu yüzden artık benim köpeğim olarak biliniyordu. “Hoş geldin tatlım. Aç mısın?” “Hayır anne değilim.” Ayakkabılarımı çıkarıp ayakkabılığın üstüne koydum. “Ivan ile buluşacağız. Üstümü değiştirip hemen çıkmam gerekiyor.” “Tamam canım yanına hırka almayı unutma.” Merdivenleri çıkarak odama girdim. Ne giyebilirdim ki? Yeşil tayt mı yoksa mavi mi? Yeşil taytımı giymeye karar verdim. Üstüne de normal beyaz sloganlı “Don’t give up.” yazan bir tişört bence çok iyi durmuştu. Hafif bir makyaj yapıp saçlarımı sımsıkı bir topuz yaptım. Bence iyiydi. Yeşil hırkamı da üstüme giydim. Hava sıcak ve güneşliydi ama annem yanıma hırka almazsam beni öldürebilirdi. Sanki eksik olan bir şey vardı. Evet buldum! Masama gidip ikinci çekmeceyi açtım. Ve Ivan’ın bana doğum günümde aldığı kalpli kolyeyi taktım. İşte şimdi hazırdım. Aşağı inip ayakkabılarımı tekrardan giydim. Niksi’nin de tasmasını taktım ve evden çıktım. Park ile evin arası 10 dakika yürüme mesafesiydi. Zaten Ivan ile buluşmasam bile Niksi’yi bugün buraya her zaman olduğu gibi getirecektim. Telefonumu alıp kamerayı açtım. Evden çıktığımı haber vermek için Niksi ile fotoğraf çekinip Ivan’a attım. Fotoğrafı anında görüp kalp attı. Ivan’ın en sevdiğim özelliklerinden birisi de buydu. Mesajlarıma anında cevap verip nerde olursa olsun bakabiliyordu. Ivan: Ben geldim bile sizi bekliyorum.” Telefonumu kapamıştı ki Hannah’tan mesaj geldi. Hannah: Ashhhhh Hannah: Justin bana hediye almışşş. Hannah: Baksanaaa. Bu mesajdan sonra birde fotoğraf göndermişti. Fotoğrafta Hannah’ın uzun zamandır çok istediği özel üretim Louis Vuitton tasarım çanta duruyordu. Ben: Omg, bu çok iyiii. Ben: Çok şanslısın. Gerçekten sana çok yakışmış. Hannah: Teşekkürler bebeğimmm. Hannah: Şu an mutluluktan evin içinde kaç adım attım bilmiyorum. Hannah: Şanslılık konusuna gelecek olursak da sanırım gerçekten öyleyim. Ben: -gülen emoji- Ben: Seni sonra arasam olur mu? Şimdi Ivan ile buluşacağız. Hannah: Tabii ki. Sonra konuşuruz. Öptüm. -öpücük atan emoji- Ben: Bende seni -öpücük atan emoji- Parka çok yaklaşmıştım. Ivan beni bir ağacın altında oturmuş bekliyordu. Üstünde her zaman giydiği siyah Balenciaga sweatshirtü, altında Nike Air Jordan ayakkabıları ve şortu vardı. Dalgalı kahverengi saçları zaten hep dağınıktı. Tek farklılığı kolundaki alçıydı. Parka girdiğimde el salladım. Beni fark edip ayaklandı. Niksi benden daha çok Ivan’ı özlemiş olmalıydı çünkü artık onu tutamıyordum. Eğilip tasmasını çıkardım ve Ivan’a koşmasını izledim. Ivan onu kucağına aldı ve yüzünü yalamasına izin verdi. Onların bu halini kıskanmadan edemedim. İkisi de birbirlerine çok düşkündü. Yanlarına gittiğimde hala birbirleriyle meşgullerdi. Kollarımı göğsümde birleştirip kıskançlıkla onlara baktım. “Ben gideyim madem siz böyle iyi gibisiniz.” Ivan Niksi’yi yere indirip bu sefer kollarını -yani tek kolunu- bana doğru açtı. Normalde sabaha kadar trip atabilirdim. Fakat onu çok özlemiştim. Büyük bir mutlulukla ona doğru koşup kollarımı boynuna doladım ve başımı göğsüne yasladım. Gucci Guılty Essence. İşte parfümü buydu. Ve mükemmel kokuyordu. Başımı göğsünden kaldırdım. “Sen çok özledim Ivan.” “Ben de seni çok özledim Ash.” Öne eğilip dudaklarımızı birleştirdi. Bu tutkulu öpücüğe aynı şekilde karşılık verdim. Niksi aramızda ki boşluktan faydalanıp aramıza girdi ve bizi ayırmaya çalıştı. Patilerini bacaklarıma sanki “Onu öpemezsin.” der gibi vuruyordu. En sonunda taytımdan bir cart sesi çıkmasıyla başımı yere çevirdim. “Niksi sen ne yaptın?” Olamaz. Taytımda upuzun bir yırtık açılmıştı. Ağlamak istiyordum. “Niksi seni mahvedeceğim.” diye azarladım onu. Ama o kadar masum bakıyordu ki kıyamıyordum da. Ivan kahkahalara boğulmuştu. “Bu gerçekten çok şeytanice.” Onun kahkahaları beni de güldürdü. “Ben bu halde eve nasıl gideceğim?” Ivan yerden bir dal parçası alıp karşıya doğru fırlattı. “Şimdi git ve bizi rahat bırak kıskanç köpekçik.” Niksi anında koşmaya başladı ve dal parçasını aramaya gitti. “Seni daha fazla öpmek isterdim güzelim. Ama her an gelebilir.” Şu an hem sinirli hem de mutluydum. İçimde ki gülme isteğini bastıramıyordum. Ivan arkasındaki sepetten bir örtü çıkarıp yere serdi. “Piknik yapacağımızı neden söylemedin?” diye sordum. “Ben de bir şeyler getirirdim.” “Ben zaten her şeyi getirdim.” diye yanıtladı. “Senin yorulmanı istemedim.” Örtünün üzerine oturdum ve sepettekileri çıkarmaya başladım. “Kitkat hem de en sevdiğimden.” “Tabii ki.” dedi övünerek. “Sevgilim ne seviyorsa aldım.” Yanıma oturup sırtımı ona yaslamamı sağladı. Şükürler olsun ki Niksi hala dal parçasını bulamamıştı. Sepettekileri çıkarmaya devam ettim. Peanut Butter Oreo, Carrot Cake Oreo, Mix m&m’s, Mint m&m’S, Strawberry Sour Patch ve Smash Mallow. Özelikle en sevdiklerimden almıştı. Sour Patch paketini hemen açıp ağzıma bir tane attım. Bu ekşi tat çok hoşuma gidiyordu. Ivan’ın da ağzına bir tane attım. Yüzünü buruşturdu. “Bu çok ekşi Ash.” Kıkırdadım. Kolunu omzuma attı. Elini tutup “Nasıl oldun?” diye sordum. “Daha iyiyim. Bir şeyim yok diyorum inanmıyorlar. Çok sıkıldım. Antrenmanlara bile gidemiyorum. En kötüsü haftaya maç var. Ve ben maçta olamayacağım.” Dudaklarımı büzdüm. “Üzülme en yakın zamanda iyileşeceksin. Hem ben de yanındayım.” “Biliyorum sevgilim. Tek tesellim sensin.” Dudakları tekrar dudaklarıma uzanmıştı ki. Niksi aramıza yeniden girdi ve dal parçasını Ivan’ın kafasına fırlattı. Ofladım. “Bir daha seni hiçbir yere götürmeyeceğim.” diyerek dal parçasını daha uzağa fırlattım. Tam o sırada parkın biraz daha ilerisinde Alice ve Ji-Hun’u gördüm. Gözlerimi kırpıştırdım. Sahiden de onlardı. Neden birlikteydiler ki? Ivan bir şeye baktığımı anlamış olacak ki “Nereye bakıyorsun?” diye sordu. Omuzlarımı silktim “Önemli değil.” Ama bu kızı görmemle sinirlerim yine zirveye tırmanmıştı. Ivan da bakışlarını o tarafa çevirdi. “Şurada ki Ji-Hun değil mi?” “Evet, sanırım o.” Ivan aniden sinirlendi. “İşte bu piç yüzünden kolum bu halde. Güya sopayı yanlışlıkla koluma vurmuş. İndirdi resmen koskoca hokey sopasını. Bir iyileşeyim onun o sopayı götüne sokacağım. “Hey, sakin ol bebeğim.” Elini daha çok sıktım. “İyi de neden sana böyle bir şey yaptı.” “Çünkü sevgilisinin bana aşık olduğunu biliyor. Aklınca intikam almaya çalıştı göt kafalı.” Duyduklarımla şoke uğradım. Ivan bana bunlardan bahsetmemişti. Olayı basit bir kaza sanıyordum. Alice ve Ji-Hun’un sevgili olduğunu bile yeni öğrenmiştim. Başımı göğsünden çektim. “Bana neden bunları söylemedin?” Sesim kızgın ve şüpheci çıkmıştı. “Alice’i sevmediğini biliyorum. Canını sıkmanı istemedim.” Elimi tutup dudaklarına götürdü. “Özür dilerim.” Aslında Ivan’a değil Alice ve sevgilisine kızmıştım. O kim oluyordu da benim sevgilime zarar verebiliyordu. Hem de Alice yüzünden. Alice’in gözü hala Ivandaydı demek ki. Onu ellerimle parçalayacaktım. “Ash, iyi misin?” “Evet, iyiyim.” diyerek yalan söyledim. Dudaklarını büzdü. “Bana kızdın mı?” Sırtımı tekrardan göğsüne yaslayıp boynunu öptüm. “Söylesen iyi olurdu. Kızdım ama sana değil onlara.” “Boşver onları Ash biz kendimize bakalım.” Haklıydı. Fakat Alice’den almam gereken bir intikam da vardı. “Niksi, fazla uzaklaşma buraya gel!”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.