Suçluluk duygusu insanı bazen en beklemediği anda vururdu. Hatta öyle ki yaptığı şeyden utanırdı bazen. Öyle anlarda ağzını kapatmak ve asla konuşmamak isterdi. İşte böyle anlarda insan bir bakmalı neyden suçluluk duyduğuna. Çünkü bu suçluluk duygusu en olmadık kişileri vurur ve olmadık şeylerden suçluluk duymasını sağlardı.
Ama insan bilmeli. Bu duygu en çok en merhametli olanı vururdu. Bir hırsız hiç yaptığından suçluluk duyar mı? Hayır, aksine zevk alır. Ama merhametli bir kişi, çoğu yaptığı şeyden suçluluk duyar.
Ve ben ne merhametli ne de hırsızdım. Bize doğrultulan silahların hepsi benim suçumdu. Nasıl bu kadar çabuk gaza geldim? Ama bir yandan da Koray'ın suçu. Eğer o cümleyi söylemek yerine kırmayı deneseydi şimdi silahlar bu şekilde bize doğrultulmazdı.
Katil bir Koray ile el ele tutuşmuş ellerimize, bir de gözlerime bakıyordu. Öldürecek miydi bizi? Gözlerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Ama biliyordum, ölürsek benim suçumdu.
Ya ekip o günkü gibi geç kalırsa? Kahretsin, ya biz ölürsek? Bu sorular yüzünden delirmek üzereymiş gibi hissediyordum. Ne yapacağımızı bilmiyordum, Koray ne düşünüyor onu bile bilmiyordum. Hani Koray konum atmıştı, şimdiye kadar gelmeleri gerekiyordu. Eğer yine geç kalırlarsa bu sefer yanık ve morluklar ile kurtulamazdım. Koray da kurtulamazdı.
Ardından tekrar yankılandı beynimde söylediği cümle, "Bu oyunun sonu değil, Almina. Oyun şimdi başlıyor." Oyun şimdi başlıyor, oyun şimdi başlıyor... Nereden biliyordu? Rastgele söylenmiş olması ihtimal dahilinde bile değilken sesinin çok tanıdık gelmesi canımı yakıyordu.
"İnsanları kendin öldürmedin, kendin hakkında en ufak bir bilgi bile vermedin." dedi Koray dişlerini sıkarken, "Oyunu adaletsiz oynayanlar için bitmesi çok yakındır." Neler dönüyor, Koray da mı biliyor? Anlayamıyordum, sanki beynim durmuştu. Ağzımı bile açamıyordum, ya yanlış bir şey söylersem? "Oyunu adaletsiz oynamak kazanmayı getirir Koray. Aptal olma." dedi katil. Fakat sözlerinde bir ima vardı. Belli etmemeye çalışıyor ama gözleri onu ele veriyordu.
Koray da bunu anlamış olacak ki lafın altında kalmadı, "Oyunda kurallara uymamak, en deneyimli kişilerin karşısında zordur." Nasıl yani? Koray bize doğrultulan silahları hiçe mi sayıyordu? Nasıl o bu kadar soğukkanlıyken ben bu kadar korkuyordum? Ah, ne saçmalıyorum ben... O yıllardır dedektif, yani oyunda gerçekten de deneyimli olan kişi. Bu yüzden belki de sorgulamamam ve işleri yoluna koymasına engel olmamam lazımdı.
Ardından aklım Furkan'a gitti, uyanmış olabilir miydi? Eğer uyandıysa kurtulacağımız varsa da kurtulamazdık. İki tarafımız da sarılmış olurdu. Ben bunları düşünürken hemen yanımda duyduğum, korkunç bir silah sesi ile titredim. Son zamanlarda ne çok silah sesi duymak zorunda kalmıştım ama... Ardından korkunç bir gerçekle yutkundum. Koray, hemen yanımdaydı ve silah sesi hemen yanımda son bulmuştu.
Nefesim kesildi. Hemen yanıma baktığımda onu gördüm, yerde resmen diz çökmüştü ve kalbinin oradan, hatta tam kalbinden kanlar akıyordu. Koray ölüyordu! Hızlıca yere eğildim, onu kontrol edecekken bu sefer bambaşka silah sesleri doldurmaya başlamıştı kulağımı. Hatta öyle ki bir kurşun tam başımın üstünden geçtiğinde ne yapacağımı bilemedim. Koray'ı burada bırakıp kaçacak mıydım? Hayır tabii ki de, o beni ekiple birlikte Furkan'ın elinden son anda kurtarmıştı. Belki de ben kurtaramayacaktım onu, belki de ölecekti. Ama bir korkak gibi kaçıp gitmeyecektim.
Ardından etrafıma baktım. Üç kişi tıpkı Koray gibi yerde yatıyordu. Ekip gelmişti! Hızlıca ayağa kalktım. Ekipten birini görmeyi umdum, belki o gün arabayı süren dedektifi, belki Yazel, Lavinya ve beni arabaya binmeye ikna eden kadını hatta en kötü ihtimal o gün sorguda beni cinayetle suçlayan huysuzu. Ama hiçbiri yoktu. Nasıl ölmüştü o zaman bunlar? Eğer hızlı olmazsam veya birini bulamazsam Koray da 'bunlar' diye bahsettiğim ölülerden olacaktı. Yutkundum.
Gözlerim hâlâ ekipten birini arıyordu. Ve birini gördüm. Zafere ulaşmış gibi hissettim. İkinci cinayetin işlendiği gün arabayı süren dedektifti bu. Arkasına dönük, hiçbir şey yapmadan öylece duruyordu. Bu durum biraz garip gelse de Koray'ı kurtarmak adına ona doğru koştum. Koşarken bir yandan da bağırıyordum, "Dedektif, buraya bakın!" diye bağırırken yanına ulaşmıştım. Tekrardan ona seslenecekken ben ne olduğunu anlayamadan çevik bir hareketle beni döndürüp ellerimi arkamdan kenetlenmişti. Kahretsin, yine mi bir hain var!? "Benim adım Eray, Almina." dedi. Nefeslerini kulağımda hissederken çırpınıyor ve ne yapacağımı bilmiyordum. Koray orada can çekişiyordu! Ve belki de çoktan...
Sinirden ağlamaya başlamıştım. Eğer o benim yüzümden ölürse hayatım boyunca altından kalkamayacağım bir pişmanlık omuzlarıma konacaktı. Ayrıca Eray denen şerefsiz nasıl ihanet edebilmişti? Ne yapacaktım ya ben?!
Eray beni o kadar sıkıyordu ki bileklerim acımaya başlamıştı. Ardından aklıma gelen fikirle bacak arasına tekme atmaya çalıştım fakat atamayacağım kadar yakındı bana. Gözyaşlarım gözlerimden firar ederken iğrenç hissediyordum, o gerçekten bir şerefsizdi. Çırpınıyordum, kurtulmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Ortağı ölürken ihanet ediyordu. Çaresizce çığlık atıyordum, "Senin karakterine sıçayım şerefsiz!"
Ardından duyduğum ses ile Eray'ın bileklerimden tutan elinin gevşemesi bir olmuştu. İğrenç vücudu benden uzaklaştığında ne olduğunu anlayamamıştım. Temkinli bir şekilde arkamı döndüğümde omzundan vurulduğunu gördüm. Yavaş yavaş geriye adımlarken haraketlerini analiz etmeye çalışıyordum ki herhangi bir hareketinde kaçmayı başarabileyim. Bir anda kafasını kaldırdı ve bana doğru koşmaya başladı. İlk önce ne yapacağımı bilememiştim ama bu şaşkınlık hâli uzun sürmedi, arkamı dönüp koşmaya başladım.
Birkaç adımdan sonra yine birine çarpmıştım. Yine mi hain, yeter artık!
Kafamı kaldırdığımda o tüm nefretiyle elindeki silahı Eray'a doğrultuyordu. Gözlerimi açtım, Koray az önce vurulmuştu ama? Koray'ın az önce vurulduğuna emin olduğum yere baktım. Kan vardı, ama Koray yoktu. Bir saniye, bu gerçek Koray mıydı? Şaşkınlıkla bir kez daha ona baktığımda gerçek Koray olduğuna emin olmuştum.
Bu düşünceleri bir kenara bırakıp yaptığı şeye baktım. Eray'ı omzundan vurup, belinden çıkardığı ve kendisine doğrultulan silahı hiçe sayıp, elindeki silahla Eray'a doğru yürüyordu. Üstelik iki silah da birbirine bakıyordu. Ne yapacaklardı ki, iki eski dost birbirine ne yapabilirdi? Ayrıca Koray dirilmiş miydi, nasıl kalktı ayağa hiç vurulmamış gibi?
Ardından Koray konuşmaya başladı, "Sen ne kadar iyi rol oynadın Eray. İnanır mısın ben bile anlamadım." dedi sakince. Az önce kalbinden vurulan adam o değil miydi, nasıl böyle kalkıp sakince konuşuyordu? "Birde senin büroda en iyi dedektif olduğunu söylerler." dedi Eray. Nasıl bu kadar sakince konuşuyorlardı? Gerçekten aklım almıyordu benim. "Ben iyiyim, sen ise karaktersizsin Eray. Aramızda fark var." Gerçekten anlayamıyordum, neler dönüyordü? Bir şeyleri mi atlamıştım?
Birkaç dakika o gün olduğu gibi gözlerinin içine bakarak konuştular. Anlayamıyordum. Ardından Koray çevik bir haraketle Eray'ın elindeki silahı düşürüp almayı başarmıştı. Eray'ın omzundan akan kanlara daha fazla katlanamayacağı gözlerinden anlaşılıyordu.
Koray acele etmeyerek Eray'ın arkasına geçti. "Diz çök." dedi. Sesi bir anda buz gibi olmuştu. Az önceki eski dost ses tonu gitmiş, yerine karşı karşıya geçen düşmanın nefretle konuşan ses tonu gelmişti. Eray çaresizce diz çöktü. Tekrar Koray'ın nefret dolu sesini duydum, "Ses çıkarma." dedi Eray'a. Ardından etrafa baktı. Onun baktığı yöne bakınca ekipten birine baktığını anladım. Ardından da o kişinin huysuz dedektif olduğunu.
Huysuz dedektif Koray'ın bakışlarından anlamış olacak ki yanına diğer dedektiflerden alarak bize doğru yürüdü. O bize doğru gelirken Koray da bana döndü ve "Gidelim mi?" dedi. Yorgun düşmüşe benziyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. "Nereye?" diye sordum sessizce, nereye gidebilirdik ki? "Bilmiyorum. Sadece biraz uzaklaşmamız gerektiğini düşündüm." dedi imalı bakışlarını gizlemeyerek. İkimiz de en yakın dostumuzun hain olduğu gerçeği ile yüzleşmiştik, hem de ard arda. "Malum, ikimizin de bir parçası kırık." diye ekledi. İkimizin de yüzünde kırık bir tebessüm oluştu.
Arabaya doğru yürürken o günü düşündüm. Yüzümün yandığı günü. O gün hem ekip geç gelmişti hem de Koray beni o halde görünce gülümsemişti. Bunların cevabını merak ediyordum, ne gibi bir gerekçesi olabilirdi?
Daha fazla bu soruların cevaplarını düşünmektense ona sormayı tercih ettim. "Neden o gün geç geldiniz?" dedim. Koray düşünmeden anlamıştı hangi günden bahsettiğimi. "Telefonunda bir çeşit virüs vardı. Kontrol ediliyordu." diye anlatmaya başladı. İtiraz etmeden veya ikilemde kalmadan anlatması garip gelse de dinlemeye devam ettim. "Telefonundaki her hamleni biliyor, engelleyebiliyordu. O gün o aramadan sonra gönderdiğin konum silinmiş, daha doğrusu hiç gönderilmemişti. Seni aslında bulamayacaktık, fakat akıllıca bir hamlen sayesinde bulduk. Eğer Lavinya'ya attığın mesajdan sonra birkaç saniye olsun oyalansan virüs o mesajı fark ederdi. Kontrol edildiği için analiz yapamıyordu." dedi.
Ne diyeceğimi bilmediğimden diğer soruya geçtim. "Peki neden gülümsedin ben acı içinde kıvranırken, çok mu hoşuna gitti benim acım?" dedim. Cümlenin sonuna doğru sesim kısılmıştı ki son kelimeleri duyduğundan şüpheliydim. "O gün geç kalınca bütün ekip öldüğünü düşündü. Ve seni orada görünce haklı çıktığım için ve yaşadığın için gülümsedim." dedi ve benim için kapıyı açtı. Oturduğumda ona baktım, ardından kapıyı kapattı ve sürücü koltuğuna geçti.
Ne oldu da otoriter dedektif yok olup yerine centilmen Koray gelmişti? Bu içimde bir şüphe uyandırıyordu. Onun için sıradan bir öğrenciysem ne için yaşadığıma sevinmişti? Bu işte bir terslik vardı ve ne olduğunu anlayamadığım, konu dışı kaldığım bir terslikti.
Ekip arabası hareket ettiğinde gözlerimdeki şüpheyi gizlemek için öyle bir çaba sarf ediyordum ki gerildiğim Koray'ın gözünden kaçmamıştı. O da anlık olarak benden şüphelenmişti ki bunun saçma olduğunu düşünerek yola odaklandı. Öyle bir gerilmiştim ki az önceki sıcaklık ikimizde de hissedilmiyordu. Bir an için Eray ile konuşurkenki ses ile konuşacağını düşünsem de benim ihanet etmediğim aklıma gelmişti.
Ardından büroya geldiğimizde Koray'a baktım. Burada ne işimiz vardı? Koray gözlerimden anlamış olacak ki hemen anlattı, "Furkan Akar ve Eray Yaman olayını kaydedeceğim. Daha sonra detaylıca uğraşacağım, şimdi sırası değil. Gelmek ister misin?" sesi ne soğuktu ne de sıcaktı, duygusuzdu. Ve umarım bunu merak ettiğimi gözlerimden anladığı gibi ondan şüphe ettiğimi de anlamamış olsundu. "Gelmemi istersen gelirim." dedim ucu açık bir cevap vererek. "O zaman geleceksin." dedi gülümseyerek. Ortamın biraz olsun yumuşaması içime su serpmişti.
Büroda belki beş dakika durmadık ve ekip arabası yerine Koray'ın kendi arabasına binmiştik. "Nereye gideceğiz?" diye sordum sessizce. Bugün o kadar yorulmuş ve üzülmüştüm ki sesime yansımıştı. Aslında bir bakıma Koray'ın yanında olmaktansa kızların yanında olup rahatça gözyaşlarımı dökebilmeyi isterdim.
"Az sonra anlarsın." dedi gülümseyerek. Ardından sağ tarafa saptığında solumuzda orman sağımızda ise kasaba vardı. Nereye gideceğimizi tahmin edemezken yolda gördüğüm kişi ile gözlerim açıldı. Yazel yolun ortasında perişan halde yürüyordu. Zaman kaybetmeden ne olduğunu öğrenmek için Koray'a seslendim, "Koray, sağa çek!" Hızlıca savrulduğumuzda araba durmuştu.
Resmen koşarak arabadan indim ve Yazel'e ulaşmaya çalıştım. Beni gördüğünde durdu. Korkunç görünüyordu. Saçı başı dağınık, kıyafetlerinde yer yer yırtıklar var, yüzündeki makyaj akmış ve bacakları morluklar ile dolmuştu. Gözlerim doldu. Sıkıca ona sarıldım. "Ne oldu sana Yazel'im." sesim titriyordu. Yutkunamıyordum, ne yapmışlardı oyundaki en masum kıza? Nasıl ellerini sürebilmişlerdi? Kim onu bu hâle getirmişti? Neden bu kadar acı çekiyordu bu kız?
Küçük bir kızın annesini bulduğu an ağlamaya başlaması gibiydi şu an durumumuz. Omzumda ağlamaya başlamıştı. Saçlarını okşadım, "Anlat Yazel'im, anlat güzelim." dedim. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Hıçkırıyor ve sessizce ağlamaya devam ediyordu. "Benim," dedi ve tekrardan nefesi kesildi. Yazel'im, ne yaptılar sana? "Benim canım çok yanıyor, Almina." dedi hıçkırıklarının arasından. Ben de ağlamaya başlamıştım, bu kıza ne yapmışlardı? Burnumu çektim ve "Herşey düzelecek güzelim." dedim titreyen sesimle. İnanmıyordum, şu konumumuza bakarken inanmıyordum. Yazel'e bunu yapanlar yüzünden inanmıyordum. Yazel'i koruyamadığım için inanamıyordum.
Kalbime hançer gibi saplanıyordu onun sessizce ağlayan sesi. Bacaklarındaki morluklar nedendi? Ne yaptılar sana güzelim... "Düzelmeyecek Almina." dedi ağlarken. Bir kez daha hıçkırdı. "Annen ve babam katilden yana Almina'm, işbirliği yapmışlar..." Nasıl? Nasıl yaptılar? Ağlaması şiddetlendi. Nefes alamayacak duruma gelmişti. Sürekli hıçkırıyor ve sesi yükselmişti. Sakinleşmesi gerekiyordu, böyle olmazdı. Ne yapacaktım, onun ağlaması bana acı veriyordu!
Kalbim sıkışmaya başlamıştı. Yazel'in ağlaması git gide şiddetleniyordu. Onu yere oturttum ve sakinleşmesi için zaman tanıdım. Başını omzuma gömmüştü. Ben de yüzümü onun saçlarına. İkimiz de hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Tekrardan konuşmaya başladı, "Benim adımın bile bir anlamı yok, hayatımın nasıl anlamı olsun Almina." dedi ağlarken. Daha fazla ağlamaya başladım. Gerçekten çok kötüydü şu an içinde bulunduğumuz durum. Ağlıyordu, ağlıyordum. Nefes alamıyorduk. Yazel o kadar haklıydı ki ne yapacağımı bilmiyordum. Tüm vücudum kan ağlıyordu, ne yapmışlardı Yazel'e?
Ardından onu arabaya almaya karar verdim. Kalbim sıkışıyordu ama dayanmak zorundaydım. Ayağa kalktım. Elimi uzattım. Tutması gerekiyordu. Ardından tuttu elimi.
Daha sonrasında bir ses yankılandı orman ve kasaba arasında. O ses, benden yirmi bir yılımı aldı.
O ses, benden hayattan aldığım zevki aldı.
O ses, benden hayatımı aldı...
SON
...
Özür dilerim..





