İçeriğe geç

97. ODA

Bölüm 3 · 5 dk okuma

97. ODA

Bölüm 3

İkinci Gün: Maskelerin Enkazı

Gözlerimi açtığımda oda zifiri karanlıktı.

Beni uykumun en derin yerinden söküp alan şey, koridorda yankılanan ağır bir metal gürültüsü ve ardından gelen cam kırılma sesiydi. Hemen ardından nöbetçi gardiyanların bağırışları ve boğuk, karanlık bir kükreme duyuldu.

O ses Kairus’a aitti.

Gündüz karşımdayken o kadar sakince "Özgürüm" diyen, kontrolü elinde tuttuğunu iddia eden adam, şu an odasını birbirine katıyordu. Kalbim göğüs kafesimi döverken hızla yataktan fırladım. Elime gelen ilk şeyi üzerime geçirip odamdan dışarı koştum.

Yüksek güvenlikli bloğun koridorundaki kırmızı acil durum ışıkları dönüyor, sirenler kulakları sağır ediyordu. Kairus’un hücresinin önünde üç gardiyan ellerinde şok cihazlarıyla bekliyordu. İçeriden gelen hırıltılar ve metal şakırtıları tüylerimi diken diken etti.

Gözlem penceresinden içeri baktığımda gördüğüm şey, gündüz bana laf yetiştiren o entelektüel mafya lideri değildi. Masayı devirmiş, kelepçelerini zincirlerin el verdiği son noktaya kadar zorlayarak duvara vuruyordu. Elleri kan içindeydi. Gözlerindeki o karanlık kontrolden çıkmış, saf bir vahşete dönüşmüştü.

Gardiyanlardan biri kapıyı açmaya yeltendiğinde sesimi yükselttim:

"Sakın o kapıyı açmayın! Şok cihazı kullanırsanız zihnindeki tüm savunma mekanizmalarını kilitlersiniz, bir daha ona ulaşamam!"

Nöbetçi amir bana döndü. "Doktor Soydan, adam kontrolden çıktı! İçeri birini sokmak intihar olur!"

"İçeri girmeyeceğim," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Sadece ışıkları açın ve kenara çekilin."

Kairus gözlem penceresinden bana baktı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu, alnından ter ve kan damlıyordu. O an göz göze geldik. Gündüz inşa ettiği o 'kusursuz zırh', gece yarısının karanlığında darmadağın olmuştu. Karşımda zihnindeki iblislerle savaşan, yaralı bir adam duruyordu.

Hiçbir şey söylemedim. Sadece gözlerinin içine baktım. O vahşi bakışlar birkaç saniye bana takılı kaldı, ardından omuzları yavaşça çöktü.

Ertesi Gün - İkinci Gün Seansı

Ertesi sabah saat tam 09.00’da seans odasındaydım.

Kairus karşımda oturuyordu. Ellerindeki bandajlar ve gözlerinin altındaki mor halkalar gecenin izlerini taşıyordu ama yüzüne yine o soğuk, mesafeli maskesini takmaya çalışıyordu. Yine de dün geceki o enkazı ikimiz de görmüştük.

Elimdeki dosyayı masaya koydum. Düzgünce katladığım ellerimi masanın üzerinde birleştirdim ve doğrudan gözlerinin içine baktım.

"Dün gece kabus mu gördün? Ne oldu?"

Kairus bu soru karşısında birkaç saniye sessiz kaldı.Bakışlarını elindeki bandajlara kaydırdı, ardından yavaşça başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı.

Yüzünde o alaycı gülüşü tekrar yeşertmeye çalışıyordu ama gözlerindeki yorgunluk ve tehlikeli karanlık bu kez maskesini tam olarak örtmesine izin vermiyordu. Sandalyesinde öne doğru eğilidi, bandajlı ellerini masanın üzerine sakince koydu.

"Kabus mu? Sen benim uyuduğumu mu sanıyorsun, Kırmızı? Dün gece olan şey bir kâbus değildi. Zihnimin duvarlarına kazıdığım bir hatırlatıcıydı. Birilerinin bana nerede olduğumu unutmamam gerektiğini hatırlatması gerekiyordu... Ve ellerimdeki bu kan, zihnimin hâlâ bana ait olduğunun en canlı kanıtı."

Sesi daha da alçaldı, tehditkar ve samimi bir çizgiye kaydı:

"Ama asıl soru şu Kırmızı... Dün gece kapının arkasında durup o gardiyanları durdururken beni korumaya mı çalışıyordun, yoksa elinden kaçırmak istemediğin denene sahip mi çıkıyordun?"

Kairus bu sözlerimin üzerine öfkelenmek yerine derin, karanlık bir kahkaha attı. Yüzündeki o sığ alaycılık silindi, yerini daha ağır ve tekinsiz bir ciddiyete bıraktı. Kelepçeli ellerini masanın üzerine yerleştirip öne doğru hafifçe eğildi. Bakışlarındaki o vahşi ışık sönmemişti ama artık kontrol altındaydı.

"Vakanın zihinsel bütünlüğü demek..." dedi. Sesi, dün gecenin yorgunluğuyla biraz kısıktı ama her kelimesi odada yankılandı. "Kendini kandırma biçimin takdire şayan Kırmızı."

Gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmadan bana bakmaya devam etti. İlk defa karşımda sadece maskelerinin arkasına saklanan bir mahkûm değil, zihnimi okumaya çalışan profesyonel bir satranç oyuncusu vardı.

"Dün gece o duvarları döverken aklımda bir isim yoktu," diye devam etti. Sesi soğuk ve pürüzsüz bir dürüstlükle doluydu. "Sadece bu odadaki sınırlar vardı. Beni buraya tıkanların zafer çığlıkları değil, senin o sakin ve emin tavrın vardı zihnimde. Bana herkes bir canavar gibi baktı Doktor... Ama sen sadece bir veri koleksiyoncusu gibi bakıyorsun."

Bileklerindeki zincirler masaya çarparak hafif bir metalik ses çıkardı. Yüzünde tehlikeli, silik bir tebessüm belirdi.

"Eğer o krizin arkasında bir insan arıyorsan, yanılıyorsun. Ben o gece sadece kendi sınırlarımı test ediyordum. Ama madem 'vakanın' zihinsel durumunu bu kadar çok önemsiyorsun... O zaman sana istediğini vereyim. Dün gece o hücrayı yıkan şey, dışarıdaki düşmanlarım değil, buradaki sessizliğin ta kendisiydi."

Sandalyesine geri yaslandı ve bakışlarını yüzümde gezdirdi. Bakışlarındaki o tehlikeli saygı, aramızdaki güç dengesinin artık sadece bir doktor ve hasta ilişkisinden ibaret olmadığını gösteriyordu. Yüzümde sırıtış oluştu.

"Sessizlik, ha? Sessizliği sevdiğini sanıyordum, Kairus. Dışarıdaki o gürültülü dünyadan kaçıp bu dört duvar arasında özgürleştiğini söyleyen sensin. Şimdi de sessizliğin seni çıldırttığını mı iddia ediyorsun?"

Sandalyesinde hafifçe öne doğru eğilir, gözlerini onun yorgun ama keskin bakışlarına diker:

"Gerçek şu ki... Sen sessizlikten değil, o sessizlikte yalnız kalmaktan korkuyorsun. Zihnin durduğunda, kafanın içindeki o gürültülü vicdanın sesini bastıramıyorsun. Dün gece o duvarları döverken kaçmaya çalıştığın şey bu odaydı değil mi? Kendi zihnin."

Gözlerimi bir an bile ondan ayırmadan önümdeki dosyayı yavaşça kapattım. Çıkan o net 'pat' sesi, aramızdaki o gergin ve tehlikeli oyunu tam ortasından kesti. Kalemimi dosyanın tam üzerine yerleştirdim.

"Bugünlük bu kadar yeter, Kairus," dedim. Sesimdeki profesyonel mesafe, aramızda bir anlığına beliren o garip çekimi ve tehlikeli yakınlaşmayı saniyeler içinde yok etti.

Sandalemden kalktım. Masanın üzerindeki dosyamı alıp göğsüme bastırırken, onun hâlâ üzerimde olan o keskin bakışlarını hissettim. Bacaklarını hafifçe ayırmış, kelepçeli ellerini masaya koymuş bir şekilde, yüzünde o çözülmesi zor tebessümle beni izliyordu.

"Gidiyor musun?" dedi, sesi pürüzsüz ve alçaktı. "Tam da oyun eğlenceli bir hal almaya başlamışken..."

"Bu bir oyun değil," dedim soğukkanlılıkla. Kapıya doğru bir adım attım ama durup arkama dönmeden ekledim: "Ama madem planlarından ve yarım kalan işlerinden bu kadar eminsin... Yarın aynı saatte, o planların seni buraya nasıl mahkûm ettiğini konuşacağız."

Kapıdaki gardiyanlara hafif bir baş hareketi yaptım. Ağır kilit mekanizması büyük bir gürültüyle açıldı. Dışarı çıkarken Kairus'un arkamdan gelen kısık sesi koridorda çınladı:

"Yarın görüşürüz, Kırmızı... Sakın geç kalma."

Koridora adımımı attığım an kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi. Sırtımı soğuk duvara yaslayıp derin bir nefes verdim. Kalbimin ritmi ancak o zaman normale dönmeye başladı. Kairus Vane sadece tehlikeli bir suçlu değil, insanın zihnine sızmayı çok iyi bilen bir zehirdi.

Ama bu seansı ben kazanmıştım. Maskesinin arkasındaki o ilk çatlağı görmüştüm...

Selammmm, umarım bu bölümü de beğenmişsinizdir.Bilmiyorum, Kairus'un seanslarini biraz daha mı uzatmaliyim....emin değilim. Neyse, sonraki bölümde görüşmek üzere...

Beğenmeyi ve yorum yazmayı unutmayın💗

Bölüm sonu

8 yorum

  • YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB Y

  • YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB YB Y