Güneş, Umut Işığı’nın pencerelerine nazikçe vurmuyordu; taş duvarlara sürtünerek, sızarak, bir zahmet içeri giriyordu. Hastanenin koridorları gün ışığında bile gece gibi görünür, sadece gölgelerin rengi değişirdi.
Defne, neredeyse hiç uyumamıştı.
Dün gece, hemşire istasyonundan aldığı anahtarla arşiv odasına girip 404’ün dosyasını önüne çekmişti. “Sezer.” Altı çizili tanılar. Tarihler. Kriz notları. “Saldırganlık.” “İçe kapanma.” “Paranoid şizofreni.” “İntermittan patlayıcı bozukluk.”
Bu tanılar bir hayatı unutulacak bir dosyaya çevirmenin en iyi yoluydu.
Defne, sayfalara baktıkça aynı hissi yaşadı: Birini etiketleyip karanlığa bırakmanın kolaylığı. Bir “özel vaka” deyip geçmenin rahatlığı.
Ve o gözler…
Dün o loş odanın içinde bile fazla netti. Fazla farkında.
Defne, bunun anlamını çözemiyordu. Bir hastanın, hasta kimliğiyle insan hâli arasındaki o ince sızıntıyı, daha ilk günden görmüş olması, hem kafasını karıştırmış hem de hırslandırmıştı onu. Bu adamın hiçbir şeyin farkında olmayan, sanrıları içinde kaybolmuş biri olması gerekirdi… belki teşhisi yanlıştı?
Tüm gece uyuyamayıp düşünmesi sabah tek bir kararla sonuçlandı.
Bu adama yardım etmek istiyorsa önce güvenini kazanmalıydı, yoksa Ömer denen o herif Sezer’in ataklarını bahane ederek hastayı almasına engel olacaktı. Düzenli hastaları belli olmadan Sezer’in güvenini kazanmalı ve Başhekime ona yardım edebileceğini göstermeliydi.
Bu kararın bedeli olabilirdi. Defne bunu biliyordu. Ama bazı bedeller, insanın vicdanından ucuzdu.
Koridorda 404 numaralı odaya doğru yürürken elindeki kese kağıdı hâlâ sıcaktı. Simit… susamı parlak, kabuğu çıtır. Yanında küçük bir kap peynir, bir de domates. Güvenin bir adım atmasını sağlamak için bir yeme paylaşmak kadar basit bir an bile yeterli olabilirdi.
404’ün önüne geldiğinde kapının önündeki gölgeyi gördü.
Ömer.
Kapının yanına bir duvar gibi yaslanmıştı; geniş omuzlarıyla neredeyse dar koridorun yarısını kapatıyordu. Hastabakıcı forması, onun üzerinde bir kostüm gibi duruyordu; dikişleri zorlanan bir “normal” görüntüsü. Yüzü her zamanki gibi az konuşan, fazla şey bilen bir ifadeyle sertti.
Defne simitleri gösterir gibi kaldırdı. “Günaydın,” dedi. Sesine gereğinden fazla nezaket koymaya gerek görmemişti.
Ömer gözünü kese kağıdına indirdi, sonra Defne’ye. “Hocam,” dedi. “Yasak.”
Defne kaşlarını kaldırdı. “Simit mi yasak?”
Ömer’in sesi aynı düz çizgide ilerledi. “Hasta yemekhanede ne çıkıyorsa onu yer.”
“Yemeğin ne kadar ‘insani’ olduğunu dün gördüm,” dedi Defne. Poşeti hafifçe salladı. “Bu simit alt tarafı. Silah değil.”
Ömer’in yüzü hiç değişmedi. Ama gözünün dibinde bir yorgunluk kıpırdadı. “Hocam,” dedi, “Ben hastanın iyiliği için söylüyorum. Zaten sabahları iştahı olmaz onun.”
Defne adama iki adım yaklaştı. Ömer istemsizce omuzlarını daha da dikleştirdi; fiziksel gücüyle bu inadı ezebileceğini inanıyordu belli ki.
“İyiliği için mi? İşini o kadar iyi yapıyorsun madem, dün hasta kriz geçirirken nerdeydin?”
Ömer’in çenesi kasıldı. “Dün… geciktim.”
Defne başını yana eğdi, gözleri buz gibi olmuştu. “Geciktin… Adamı çığlıklar atarken yalnız bırakıyorsun, sonra da bahane bile üretmiyorsun öyle mi?”
Ömer yorgun bir nefes verdi ve Defne’nin gözlerine dik dik bakmaya başladı. Ne zaman geri adım atacaktı bu kadın, inatçılığı sinirini bozmaya başlamıştı.
“Hoca… Bu insanların ailelerinin türlü türlü hali var. Kimsenin hikayesini bilmiyorsun. Önüne gelen istediği yemeği, ilacı verseydi-”
Defne sinirli bir şekilde gülmeye başladığında Ömer duraksamak zorunda kalmıştı.
“Ömer,” dedi. “Ben bu hastanenin psikiyatristiyim, sokaktan geçen biri değil. Dikkatli konuş.”
İkili kısa bir an sessiz bir şekilde birbirine baktı. İkisi de son derece inatçıydı ama Ömer’in sebepleri, Defne’den biraz daha zayıftı.
Sonunda Ömer bıkkın bir şekilde kilidi işaret etti, sesiyse pes etmiş gibiydi. “Anahtar yok.”
“Var.” Defne cebinden çıkarıp adama doğru salladığı kartı okuttu ve kilit, tık diye açıldı.
Timur, içeride açtı.
Bu hastanenin rutini, onu her gün biraz daha inceltiyordu. Dışarıda bir şehir vardı; bir yeraltı düzeni, hareket eden bir makine. Burada ise, aynı duvar. Aynı kilit. Aynı tepsi.
Ve bu sabah çocukken ettiği kahvaltıları düşünüyordu.
Uzun sofralar, menemen, ezine peyniri, sıcak simit…
Kendine lanet okudu.
Bu, insanın en çıplak hâliydi: Özlediği şeyin güç değil, bir tabak tanıdık yemek olması. Bir yıl önce olsa, bir telefonla şehrin yarısını ayağa kaldırırdı. Şimdi… bir kahvaltı anısı bile onu zayıflatacak kadar “insan” yapıyordu.
Kapının önündeki sesleri duydu.
Defne’nin sesi. Ömer’in sesi.
Timur, yatağın kenarında otururken omuzlarını düşürdü. “Sezer” moduna geçti. Başını öne eğdi, bakışını duvara sabitledi. Donuk. Kopuk. Ulaşılmaz.
Defne yaklaşırken, odanın havası değişti. Timur bunu, gözlerini kapalı tutsa bile hissederdi. Simitin kokusuysa Timur’un zihninde daha insani bir yer açmıştı. Susam. Sıcak hamur. Peynirin tuzu.
Allah’ım… Kadın beni imtihan ediyor.
Defne’nin adımları dün olduğu gibi netti. Korkuyu bastıran bir ritim. Timur, başını kaldırmadı. Defne simitleri masanın üstüne koydu.
“Günaydın Sezer,” dedi. Sesi sakindi. “İsmim Defne. Bugünden itibaren senin doktorunum.”
Timur kıpırdamadı.
“Konuşmaz.” “Göz teması kurmaz.” “İçe kapanık.”
Defne, bunun beklenir olduğunu biliyordu. Ama yine de inatla konuştu. Sanki onu ikna etmeye değil, bir yere çağırmaya çalışıyordu.
“Dün… korktun mu bilmiyorum,” dedi. “Ben korktum, o yüzden eminim sen de korkmuşsundur. Ama kaçmak… benlik değil.” Bir an durdu, sonra gülümseyerek devam etti.
“Eğer bana izin verirsen, sana yardım edeceğim.”
Sezer’in tepkisiz oturuşunu bir süre izledi Defne. Kâğıtlar doğruydu belki. Ama dün, Sezer ‘in dosyasını anlattığının ötesinde bir şey gördüğünü biliyordu.
Bugün o şeyi tekrar görmek istiyordu.
Poşeti açtı. Simitler, susamları parlayarak ortaya çıktı. Yine mantıksız bir sayıda almıştı.
“Hiçbir zaman az sayıda simit almayı başaramadım. İnsanın ağabeyi olunca böyle oluyor…” Düşünmeden konuşmaya devam ederken bir an boğazı düğümlenmişti.
Şimdi değil, zamanı değil.
“Seversin diye düşünüyorum.” dedi, bir tanesini Sezer’e doğru uzatırken. Sanki inatçı bir çocuğa konuşur gibiydi. “Bak sıcacık. Susamlı.”
Timur’un burnu bir kez daha titredi. Bu sefer saklayamadı.
Defne yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamamıştı. “Bak,” dedi fısıltıyla. “Orada bir yer hâlâ yaşıyor.”
Timur içinden tekrar sövdü.
Defne simidi geri çekmedi. Aksine, böldü. “Belki de,” dedi, “kendin yiyemiyorsundur.”
Lokmayı aldı, Timur’un ağzına doğru götürdü.
“Aç ağzını.”
Timur, “Sezer” rolünde direnmeliydi. Timur olarak bile bu çok… garip bir andı onun için. Ama kadının sesindeki bir şey… onu savunmasız bırakmıştı.
Dudaklarını çok az araladı. Sadece bir lokma alacak kadar. Zaten acıkmıştı, düzgün bir kahvaltı etti diye sırrı ortaya çıkmayacaktı ya.
Defne lokmayı yerleştirirken parmağı, Timur’un dudağına değdi.
O an, Timur’un gözleri… duvardan, çok kısa bir saniyeliğine Defne’nin gözlerine kaydı.
Bir saniye o bakışlardaki farkındalığı ve yoğunluğu tekrar fark etmek için yeterliydi. Defne nefes almıyordu. Bir an için kalbindeki, aklındaki her şey donakalmıştı.
Sezer etkileyici bir adamdı. Hastanedeki halinde saçı biraz fazla uzamış, sakalı kirli de olsa, ela gözlerinin garip bir etkisi vardı. Defne’nin yüzünde gezdikleri o birkaç saniye, saatler sürmüş de olabilirdi, günler de.
Tekrar duvara odaklandığında ise Defne’nin kalbi hızla atıyordu.
Saçmalama. Saçmalama, Defne.
Tam o sırada kapı sertçe açıldı ve Ömer içeri daldı.
“Hocam!” dedi. “Başhekim koridorları turluyor, hadi yasak dedik!”
Defne, arkasına dönmedi bile. Elini sus der gibi kaldırmıştı. Tam o sırada Timur Defne’nin elinde duran simitten bir ısırık daha aldı. Bu görüntü… Ömer’in beyninde anlık bir arıza yaratmıştı.
Patronu, İstanbul’un altında koca bir dünyayı titretretecek Timur Karahan, yerde yaralı bir kurt gibi oturmuş Defne’nin elinden simit yiyordu.
Kadın her şeyden habersiz, kazandığı zaferle kendisine dönüp gülümsediğinde Ömer’in aklından tek bir şey geçiyordu. Sıçtık.
“Bak yiyor,” dedi Defne. “Senin o ekşi suratını görmeyince adamın iştahı açıldı.”
“Ekşi—” Ömer’in gözleri Timur’a kaydı. Adam, ağzındaki lokmayı beklenmedik bir rahatlıkla çiğniyordu. “Sezer” rolünün içinde bile bir anlığına yakalanmış gibiydi. Ömer’in bakışlarını fark ettiğindeyse Ömer’e mecburen anlayacağı bir bakış attı.
Çık. Dışarı. Şimdi.
Defne, Timur’un elinden bir lokma daha almasına izin verdi. Bu, küçücük bir şeydi. Ama Defne için… bir kapının aralanmasıydı.
Ömer tam dışarı doğru meyletmişken Defne, simidi geri çekti. “Madem bu kadar sorun, bugünlük bu kadar diyelim,” dedi. “Zorlamayacağım.”
Timur içinde kıpırdayan hayal kırıklığı hissine engel olamamıştı. Tekrar duvara odaklanırken zihni bu farkındalıkla öfkeyle doldu. Neydi bu şimdi, böyle oyunlar oynayacak vakti kaldığını mı sanıyordu?
Defne kapıya yöneldi. “Sonra yine geleceğim,” dedi. “Bu sefer… belki konuşuruz.”
Timur, “Sezer” rolünde sessiz kaldı.
Ömer, Defne’yi dışarı çıkarmak için adım attı. Defne çıkarken adamın yanından geçip, kapının eşiğinde durdu. Ömer’e döndü.
“Bu arada,” dedi. “Yarın tekrar geleceğim. Sen de bana alışsan iyi olur.”
Ömer, “Allah’ım sen sabır ver.” diye düşünerek bir koridorda uzaklaşan kadına bir de patronuna baktı.
404, yine bir kafesti.
Hastane bahçesi, duvarların arasına sıkışmış bir nefes aralığı gibiydi. Aslında nefes bile sayılmazdı; daha çok, boğulurken başını suyun üstüne çıkarıp bir saniye hava alma hissine benziyordu verdiği rahatlık.
Bahçede sabah kahvesi dağıtılıyordu. Ve bu kahveler, hiçbir zaman yeterince sıcak olmazdı.
Selin, bunu kişisel bir saldırı olarak algılıyordu.
Üstündeki hastane pijaması, artık hastane pijaması değildi. Pantolon paçası kesilmiş, bel kısmı düğümlenmiş, üst tişörtün yakası omzundan düşürülmüştü. Saçlarının dağınıklığı bile bilinçli görünüyordu. Burası onun için bir hastane değil de, kötü ışıklı bir reality showdu. En sonunda buradan hakkıyla çıktığında da kayıtlarını satıp ünlü olacaktı.
“Bu kahve…” Selin bardağı iki parmağıyla, sanki içinde asit varmış gibi tutuyordu. “...ılık.”
Hemşire, “Selin Hanım…” diye başladı, o klasik yorgun tonla.
“Hayır hayır. ‘Selin Hanım’ falan deme. ‘Hanım’ deyince, sanki ben buraya kendi isteğimle gelmişim, sen de bana hizmet veriyormuşsun gibi oluyor. Ben buraya kapalı devre bir entrika yüzünden geldim.”
Hemşire gözlerini kaçırdı. “Selin—”
Selin bir adım yaklaştı. “Benim kim olduğumu biliyor musunuz?”
Hemşire otomatik cevap verdi, “Evet Selin Hanım—”
Selin kafasını yana eğdi. “Şimdi bak. Yine ‘Hanım’ dedin diye, bu kahveyi üzerine dökmek isterdim ama etkisi de olmayacak. Çünkü bu kahve… ılık.”
“Verin… sıcak yapalım,” dedi. Hemşire bardağı alıp kaçmak ister gibi geri çekildi.
“Şimdi gidip ortadan yok olacaksın, her gün aynı şey, bilmiyoruz sanki!” Hemşire uzaklaşırken arkasından bağırdı Selin.
Selin o an, bahçeden geçen iri gölgeyi gördü.
Ömer.
Ömer’in yürüyüşü, buradan bile “tehlike” taşıyordu. İnsanlar o yürürken refleksle kenara çekiliyordu; çünkü Ömer’in hastanedeki ünü basitti: Korkulan adam. Az konuşan, güçlü, gerektiğinde “hastayı döverek” sakinleştiren adam.
Selin onu hiç birini döverken görmemişti gerçi. Onun hakkında dedikoduyu da çoktan toplamış olmak isterdi. Bu hastane, bilgiyle beslenen bir yerdi; Selin de bilgiyi aç bir kuş gibi toplardı. Burada kapana kısılmış otururken şerefsiz kocasını ve Ayça’yı düşünmekten başka yapacak bir şeyi olmazdı yoksa. Ama Ömer kapalı bir kutuydu. Belki bu yüzden, merakını uyandırıyordu.
Selin, Ömer’i belki bininci kez süzdü. Korkutucu yüz. Kocaman gibi cüsse. Sessiz bir hava.
Bu kim? diye düşündü. Bu hastanenin kapısı mı bu adam?
Ömer tam da yanından geçerken Selin’in ayağı bir anda kaydı, ya da Selin ayağının kaymasına izin verdi. İkisi arasındaki fark mezara götüreceği bir sır olacaktı.
Düştü mü? Hayır.
Ömer’in kocaman eli, Selin’i nazikçe yakalamıştı.
Nazikçe.
Bu kadar büyük bir elin nazik olması, Selin’i sinirlendirecek kadar şaşırtıcıydı.
Selin başını kaldırdı, Ömer’in yüzüne baktı. Adam nasıl oluyorsa hala sessizdi. Kolunu kavrayan eli yavaşça dengesini sağlamasına yardım etti, sonra kadını bıraktı.
“Dikkat et serçe, düşeceksin.”
Selin dondu.
Serçe mi?
Ömer’in sesi kulağına çok yakındı ve bu onu ilk duyuşu olabilirdi. Selin bir an irkilmeden edemedi.
“Sen konuşuyor musun?” gözlerini kocaman açmıştı. Ömer bir an gözlerini kaçırmadan sessiz kaldı. Sonra arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.
“Serçe ha,” dedi fısıltıyla. “Tamam.”
Ömer yürüyüp giderken Selin arkasından seslendi:
“Soruma cevap vermedin!”
Ömer arkasını dönmedi.
Selin ise kendi kendine gülümsedi. “İyi,” dedi. “Dönme. Zaten ben… sabırlıyımdır.”
Bu hastanede birçok insanın intikam planları vardı.
Ama Selin’in içine bir plan daha düşmüştü.
Ve bu planın adı, Ömer’di.