Masa örtüsü beyazdı. Kusursuz, kolalı, bembeyaz bir kumaş. O beyazlığın üzerinde babasının eli duruyordu. Ferhat Karahan’ın İstanbul’a diz çöktüren, nasırlı, yaşlı eli. Titriyordu. Korkudan değil, yılların ağırlığından. Dişlerini sıktı. Yıllardır biriktirdiği öfkenin o gece boğazını nasıl yaktığını hiç unutamayacaktı. Babasının bileğini yakalayan yaşlı elini de. Belki adam sözlerini bitirdiğinde ağzını açıp yirmi yılın ardından ona “baba” diyebilse içi daha rahat olurdu. Diyecekti de… Önce o ince vızıldama duyuldu. Sonra bir çınlama. Sonraysa kızıl bir sis ya da deniz, ya hiçbir şey… Bir silah sesi değildi; bir yıkımdı. Babası geriye savrulmadı, üzerine yığıldı. O bembeyaz masa örtüsü bir saniyede kızıla boyandı. Yüzünde, boynunda, saçlarındaki sıcak, demir kokulu ağırlık... Gerçek değil gibiydi. Boğazına takılan sesi, mide bulantısı, dehşeti de gerçek değil gibiydi… Hiçbir şey gerçek değildi. Ferhat Karahan’ın son nefesi, oğlunun yakasında düğümlendi. Hava ciğerlerine önce kan, sonra barut sonra da alev olup dolarken babasının cansız bedeniyle, o kan gölünün içinde boğuldu. Geriye kalan adamsa artık kendi değildi. *** Umut Işığı Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, şehrin kıyısında unutulmuş bir bina gibi duruyordu; taş duvarları nem tutmuş, pencereleri demir parmaklıklarla çizik çizikti. Gotik mimarinin ağır omuzları, rüzgârın taşıdığı uğultuyu bile içeride boğuyor; her koridor, her kapı, her kilit aynı şeyi fısıldıyordu: Buradan çıkış yok. 404 numaralı oda… Hastanenin kendi içindeki küçük cehennemi. Loştu. Işık, yüksek tavanın köşelerine ulaşamıyordu; duvarlarda yılların is kokusu, pas ve dezenfektanın soğuk kokusuyla karışmıştı. Demir parmaklıkların ardında kalan pencereden içeri giren gün, burada her zaman bir ton daha karanlıktı. Sanki güneş bile bu odaya girmek istemezdi. Timur yatağın kenarında oturuyordu. “Sezer” olduğu zamanlarda, oturuşu bile bir rolün parçasıydı: omuzlar düşük, baş öne eğik, bakışlar donuk. Konuşmayan, göz teması kurmayan, yalnızca kriz anlarında saldırganlaşan bir hasta… hastanenin dosyalarında böyle yazıyordu. Ama rol, insanın tenine işlemeye başladığında tehlikeli bir şeye dönüşürdü. Neredeyse 1 yıl olacaktı… Bu odada geçen zaman, dışarıdaki dünyanın hızına göre ölçülemezdi. Burada saatler, paslı bir zincir gibi sürünür; günler, birbirinin aynısı olarak üst üste yığılırdı. Bir gün daha… bir gün daha… ve içindeki sabır, bir bıçak ağzı gibi incelmişti artık. Timur parmaklarını dizlerinin üzerinde gezdirdi. Tırnaklarının altında, fark etmeden biriken hayali bir siyah çizgi vardı; etrafın kirinden mi, ellerindeki kanın izinden mi, ayırmak zordu. Purosu bitmişti. Normal bir insan için bu küçük bir rahatsızlıktı. Timur için… kontrolün ritminde bir aksama. Rutin, burada alamadığı nefesin yerine geçen şeydi. Duman, bir duvar örerdi; kokusu, düşüncelerinin keskin köşelerini törpülerdi. Ve daha önemlisi: dışarıdan gelen her paket, bir haber demekti. Haber olmadan, Timur’un gücü körleşirdi. Körleşen güç ise av olmak demekti. Yatağın yanındaki metal tepsiyi aldı. Soğuk demir, avucuna yapıştı. Bir an için, elindeki şeyin yalnızca tepsi olmadığını hissetti. Bu odanın duvarlarına çarptığında, sesin tüm hastaneye yayılacağını, bir sinyal gibi koridorlardan akacağını biliyordu.Ömer’e.Bu hastane bir kafesti; ama kafesin anahtarı, bazen bir gürültü kadar basit olabilirdi.Timur tepsiyi bütün gücüyle duvara fırlattı.Metal, duvara çarpıp geri sekti; yankı, taş koridorlara bir çan gibi yayıldı. Ardından Timur boğazını yırtarcasına bir çığlık attı. İçinden gelen bir ses değil, dışarıya koyduğu bir maske gibi; hayvani, kontrolsüz, ürkütücü.Bu çığlık, Ömer için tek bir cümle demekti: Odaya gel. Konuşmamız lazım.Normalde süreç kusursuz işler, Ömer birkaç dakika içinde kapıda biterdi. Elinde sakinleştirici iğne olurdu, gerçi şırınga çoğu zaman boştu. Kapıyı kilitler, içeride birkaç kelime konuşulur, Timur purolarını ve dışarıdan her gün beklediği haberleri alırdı. Hastanedeki herkes Ömer dengesiz hastayı bir kez daha susana kadar dövdü zannederken, Timur bir gün daha görünmez kalırdı.Timur başını eğdi, nefesini yavaşlattı. Rolünün içine geri kaydı. Omuzlar düştü. Bakışlar duvara takılı kaldı. Sezer, kriz sonrası çöküşteydi.Timur ise bekliyordu. *** Hastanenin diğer ucunda, başhekim yeni gelen doktora binayı gezdiriyordu. Defne, adımlarını dikkatle atıyor, eski taşların üstünde yürürken topuklarının sesi bile ona fazla yüksek geliyordu. Sanki hastane, her sesi hafızasına kazıyordu.Başhekim prosedürlerden, risklerden, “bu binanın kendi dinamiklerinden” bahsediyordu. Defne ise başını sallayıp not alıyor gibi görünmekte iyiydi; işinin sağladığı trajikomik becerilerden biriydi bu. Ama gözleri çevredeydi. Pencereler, kilitler, gereğinden ağır kapılar… Her şey, bir sistemin parçasıydı. Ve gördükleri ona güven vermemişti. Böyle sistemlerin içinde, insanlar sadece dosya numaralarına dönüştüğünü çok iyi biliyordu.Yine ilk iş günüydü. Hevesli, idealist, inatçı… bu etiketler ona yıllardır sanki gizli hakaretlermiş gibi yapıştırılıyordu. Oysa Defne kendini “inatçı” değil, “kararlı” olarak tanımlardı. İkisi arasında ince ama hayati bir fark vardı.Başhekim, bir şeyi özellikle vurgularken sesi aniden kesildi.Koridorun öte tarafından gelen metal çarpma sesi ve ardından yükselen çığlık, havayı bir bıçak gibi yarıp geçti. Sol tarafında yürüyen hemşire refleksle irkildi ve başhekimle göz göze geldi. Sanki aralarında sessiz bir anlaşma vardı: Oraya gitme.Başhekim boğazını temizledi. “404,” dedi kısa ve sıkılmış bir sesle. “Her zamanki gibi.”Defne kaşlarını çattı. “Her zamanki gibi mi?”Hemşire, adının Gaye olduğunu hatırlamıştı, otomatik bir panikle fısıldadı: “Doktor hanım, sakın… o hasta çok tehlikeli.”Başhekim daha sert bir tonla ekledi: “Ömer halleder. Burası bizim… özel vakamız.”“Özel vaka” kelimesi Defne’nin sinir uçlarına dokundu. Çünkü “özel vaka” diye kenara atılan insanlara ne olduğunu iyi biliyordu. Defne’nin abisi… tedavi görürken ihmal edilen, göz göre göre kaybedilen…Neyseki yıllar ona öfkesini profesyonel bir sesin içine yerleştirmeyi iyi öğretmişti. “Ben doktorum,” dedi. “Bir hasta kriz geçirirken koridorda bekleyemem.”Başhekim elini uzattı, bir adım öne çıktı. “Buranın kuralları-”Defne hemşirenin korkup göğsüne bastırdığı anahtar kartına gözünü çoktan dikmişti. Bir anlık tereddüt bile etmeden kartı Gaye’nin elinden kaptı. Hareketi o kadar hızlıydı ki hemşire “Doktor hanım!” diyemeden Defne çoktan koşmaya başlamıştı.Arkasından yükselen sesler, uyarılar, bir iki küfür… Hepsi koridorda yankılanan ayak seslerinin içinde eridi.Defne, 404’ün önüne geldiğinde nefesi kesilmişti.Kapı ağır demirdi. Üzerinde çizikler, darbeler, eski kilitlerin izleri… Sanki içeriden bir adam değil de bir… “şey” defalarca dışarı çıkmayı denemişti.Kartı okuttu. Kilit ses çıkarmadan açıldı.Defne, bir an bile beklemeden kapıyı itip içeri girdi.*** Odaya girer girmez, loşluk Defne’nin gözlerini bir perde gibi kapattı. Işık, burada başka bir kurala göre dağılıyordu. Hava soğuktu, başhekime sorsalar kimseye açıklayamayacağı kadar hem de. Metal ve rutubet kokusu ağır bir şekilde havada asılı duruyordu.Timur, kapının açıldığını duyduğunda refleksle omuzları gevşedi.Ömer.Bu, bedeninin verdiği bir rahatlamaydı. İki yıldır süren aynı koreografi, aynı sesler, aynı adımlar… Kafesin içindeki tek güvenli çizgi Ömer’di.Timur başını biraz yana çevirdi.Ve dondu.Adımlar… ağır değil. Topuklu. Metalin üstünde çıkan o ince, net tıkırtı.Hasta bakıcısının adımı değil.Ardından bir koku… antiseptik değil. Hafif bir parfüm. Çok az; ama burada, bu odada, bu kadar “insani” bir koku fazlaydı. Sanki karanlığın içine yanlışlıkla bir ışık damlamıştı.Timur nefesini tuttu. Rolünün içinde olan Sezer’in donukluğu, bir an için Timur’un gerçek keskinliğiyle yer değiştirdi. İçerideki her detayı taradı; kapı, ışık, kadının silueti…Kadın.Narin bir gölge gibi duruyordu. Saçları toplu, yüzü yorgun ama gözleri uyanık. Üzerindeki beyaz önlük, odanın karanlığında bile “ben buraya ait değilim” der gibi parlıyordu.Timur’un zihni, tek bir karara kilitlendi: Korkut. Uzaklaştır. Kontrol et.Burada kimse onun gerçek kimliğini görmemeliydi. Burada kimse onu… insan gibi görmemeliydi. Yoksa rutini bozulur, amacına bu kadar yaklaşmışken iki yıldır çektiği bu çile bir hiç olurdu. Tek bir uzun adımda kadınla aralarındaki mesafeyi aştı. Defne, gözleri karanlığa alışıp hareketi gördüğünde geriye çekilmeye vakti kalmamıştı. Sırtı ani bir şekilde soğuk duvara çarptı, nefesiyse atmak isteyeceği küçük bir çığlıkla beraber boğazında kaldı. Ne olduğunu anlayamadan kapana kısılmıştı. Adam kollarını iki yanında, duvara dayamış; ona hareket edecek alan bırakmamıştı. Sezer yüzünü Defne’nin yüzüne yaklaştırdı. Nefesi hırıltılıydı; rolün gerektirdiği o hayvani, kontrolsüz nefes, yıllardır bastırdığı öfkeyse ellerindeki titremeye yardımcı oluyordu… Ama gözleri… gözleri rol değildi.Timur’un gözleri fazla odaklıydı. Bakışlarında, içinde bir şeyin yaşamaya devam ettiğini belli eden, rahatsız edici bir farkındalık vardı. Belki de bu yüzden, Defne’nin içinden geçen ilk şey korku değil öfke oldu. Bir insanı böyle “tehlikeli” diye kapatıp unutmak…Timur, onun çığlık atmasını bekledi. Bayılmasını. Gözlerini kapamasını.Ama Defne gözlerini kapatmadı.Titriyordu, evet. Parmak uçları soğumuştu. Ama bakışlarını kaçırmadı. O karanlığın içine bakmayı seçti. Timursa, o bakışın ağırlığında bir an duraksadı.Çünkü bakışlarında merak vardı. Anlayış vardı. Ve… bir tür inat. Onun hayatında kimse, kendisine bakarken anlayış taşımıyordu.İnsanlar Timur’a ya itaat ederdi, ya nefret ederdi.Defne ise… sanki onu “hasta” diye etiketlemeye bile razı değildi. Sanki karşısında bir dosya değil, bir insan duruyordu.Defne sesi titreyerek konuştu; ama cümlesi bir rica gibi değil, bir karar gibi çıktı:“Her gelişimde böyle karşılanmayacağım konusunda anlaşmamız gerek.”Timur’un nefesi bir an kesildi.Bu kadar yakınken, kadının kalp atışını duyabiliyordu. Hızlıydı. Ama düzensiz değildi. Panik değil… dirençti bu. Korkuyu yutmaya çalışan bir irade.Timur’un içinde bir yer, iki yıldır kimsenin dokunmadığı bir yer, ince bir sızıyla kendini hatırlattı. Babasının kanı… Sezer’in ölümü… Ömer’in o geceki sessizliği… Timur’un önünde dağılan dünya… Her şey bir anlık flaş gibi geçti. İki yıldır kimseye göstermediği gerçek kimliği…Ve şimdi bu kadın, korkmadığı için değil, korktuğu hâlde kaçmadığı için, ona dokunuyordu.Timur, bir kabus olup üzerine kapandığı yerde, fark etmeden kadını incelemek istedi. Bakışları dudaklarına değil; gözlerine, ellerine, titreyen ama geri çekilmeyen omuzlarına…Kafesin içinde bir şey hareket etti.Kapı o anda gürültüyle açıldı.***Ömer içeri daldığında, gözleri bir an manzaraya kilitlendi. Patronu… duvara yaslanmış bir doktor… aralarındaki mesafe… Ömer’in zihni bir anda bin türlü ihtimalle doldu. Ama yüzü rolün yüzüydü: öfkeli, tehditkâr, korkulan adamın yüzü.“Çekil oradan!” diye bağırdı. Sesi koridoru bile titretecek kadar sertti. “Geri bas!”Defne irkildi; ama gözleri hâlâ Timur’daydı. Timur da gözlerini Ömer’e çevirdi. Defne’nin yakalayamadığı bir saniyelik bakışında tek bir cümle vardı: Nerede kaldın?Ömer, cüssesini bir hamlede ikisinin arasına soktu. Timur’u geri itti; ama itişi, dışarıdan sert görünse de, içeriden kontrollüydü. Patronunun dengesini bozacak kadar değil. Sadece sahneyi kurtaracak kadar.Timur bir an daha Defne’ye baktı. Ardından rolüne geri kaydı; yatağa kendini bıraktı, omuzları titremeye başladı. Elleri kasıldı, çenesi sıkıldı… kriz geçiriyormuş gibi. Hastanenin görmesi gereken “Sezer” buydu.Defne, birkaç saniye yerinden kıpırdayamadı. Nefesi hâlâ boğazındaydı. Ama gözlerinin önünden gitmeyen tek şey… o karanlık bakışın içindeki tuhaf uyanıklıktı.Ömer, Defne’nin kolundan tuttu ve sert bir şekilde kapıya doğru yönlendirdi. Nazik değildi; ama canını da yakmamıştı. “Hocam!” dedi dişlerinin arasından. “Çıkıyoruz.”Defne kendine geldi. Direnmedi ama başını çevirdi; içerideki yatağa baktı. Sezer’in titremesi, kontrolsüz inlemeleri… Defne’nin gördüğü şey canını yakmıştı.Koridora çıktıklarında kapı kapandı. Kilit yeniden tık diye yerine oturdu.Ömer, Defne’yi birkaç adım ötede durdurdu. “Size demediler mi hocam?” dedi. “Burası aslan ini. Bir daha tek girmeyin. Parçalar sizi.”Defne nefes nefese kalbini tutuyordu. Ama yüzünde korku ifadesi yoktu. Daha çok… öfkesini bastırmaya çalışıyor gibiydi. “Hasta,” dedi Defne, sesi hâlâ titrerken bile sertti. “O halde yalnız bırakılamaz.”Ömer’in çenesi gerildi. Bu kadın… herkesin yaptığı şeyi yapmıyordu. Kaçmıyor, geri adım atmıyor, korkudan özür dilemiyordu. Ömer bir an onu baştan aşağı süzdü, gördüğü şey her neyse onu alaycı bir şekilde gülümsetmişti. En azından ifadesi Defne’ye böyle göründü. Abisinin odası… boş bir yatak… “ihmal” denilen soğuk kelimenin altında ezilen bir hayat. Aynı şey, farklı insanların abileri, yakınlarına da her gün yapılıyordu. 404 numara bu kadar karanlık ve vazgeçilmişken içerideki adamdan iyileşmesi ve bir canavardan fazlası olması nasıl beklenirdi ki?Onu o karanlıkta bırakmayacağım.Bu cümle, Defne’nin içinden bir yemin gibi geçti. Kendine değil; geçmişte kurtaramadığı birine.Ömer ise hafifçe geri çekilip Defne’ye yolu gösterirken başlarına iş açacağını anlamıştı. “Ben hallediyorum,” dedi. “Siz… başhekimle devam edin.”Defne, sadece başını salladı; ama gözlerini kapıdan ayırmadı.*** 404’ün içinde, Ömer içeri girip kapının kilidi yeniden yerine oturduğunda, Timur titremeyi kesti. “Sezer” yok olmuş, yerine Timur geri gelmişti."Abi... Kalbime iniyordu. Yemin ederim kalbime iniyordu."Timur, yatağın kenarındaki büzüşmüş halinden sıyrıldı. Dikleşti. Yüzündeki o korkmuş ifade silindi, yerini buz gibi bir ciddiyet aldı. Elini uzattı.Ömer titreyen ellerle cebinden metal puro kutusunu ve çakmağı çıkardı. Timur, purosunu yavaşça yaktı. Dumanı havaya üflerken gözleri hala kapıdaydı.Ömer, kapının yanında durdu. Koridorda biri var mı diye dinliyordu. Sonra yüzünde “rol dışı” kısa bir gerginlikle Timur’a döndü. “Abi,” dedi. “Ne işti o?”Timur cevap vermedi hemen. Dumanı üfledi. Gözlerini tavana dikti, o karanlığın içinde bir şey arar gibiydi."Kim bu kadın?" diye sordu cevap vermek yerine. "Yeni doktor abi. Defne.”dedi Ömer. “İlk günüymüş. Başhekimle geziyormuş.”Timur’un dudağının bir kenarı çok hafif kıpırdadı. Gülümseme değildi. Daha çok… tehlikeli bir fark ediş. Purodan bir nefes daha çekti. Sesini alçalttı; bu odada yalnızken, “Sezer” maskesine ihtiyaç yoktu.“Bu kadın…” dedi yavaşça. “Başımıza bela olacak, Ömer.”Ömer içinden küfrederken Timur bir kez daha dumanı üfledi. Kafesin içindeki sessizlik, artık eskisi gibi değildi.Çünkü bugün kafesin kapısı ilk kez açılmış ve içeri ışık sızmıştı.
Bölüm 1
Kafesin Kapısı
15 yorum
Merhabalarr kitabımı okumak istermisimizz♡
Rica etsem kitabıma bir göz atabilir misiniz🙃
Kitabıma bir şans vermek ister misiniz?
Olgibi
Neden
Kitabıma bir şans vermek ister misiniz?
Arkadaşlar benim kitabımada bakarmısınız yeni yazdım lütfenn
Off baya iyi
"Bölümü çok beğendim, emeğine sağlık. 🌸 Ben de mafya–gerilim türünde Kızıl Yemin adlı bir hikâye yazıyorum. Vakit bulursan göz atıp düşüncelerini paylaşırsan çok sevinirim. 🖤"
İsimler bana bülbül kapanını hatırlattı 😥
Şuanlık sadece %23'lük kısmını okudum ama hoşuma gitti eğlenceli bir kitap olucağından eminim. Kalemine veya klavyene:) sağılık:D
Ohaaa çok begendimmmm
Bölümün bu kadar uzun olmasına sevindim bazıları sadece yazmış olmak için birkaç cümle yazıp bırakıyor. Bunun haricinde kştap gayet güzel bir kitap.
2YanıtAY YAZIM TARZINA BAYILDIM
DEVAM ETTİR HİKAYEYĞ











