İçeriğe geç

4 Mevsim

Bölüm 3 · 9 dk okuma

4 Mevsim

Bölüm 3

Bölüm 3

Zafer’in bir huyu vardı. Bir şeyi kafasına koyduğu zaman, onu yapmadan rahat edemezdi.

Bazen bu huyu, tıpkı geçen yaz bir gece yarısı sırf aklına esip de yola çıkarak vardıkları o ıssız koyda Güneş’in doğuşunu yakalamaları gibi harika işlere yarardı. Bazen de tıpkı o koyun dönüşünde, "Bu kestirme yol kesin ana yola çıkar" diyerek daldığı patikada arabayı çamura batırması ve gün ağarana kadar çekici beklemesi gibi başına envaiçeşit bela açardı.

Çoğu zaman ise... İkisi birden olurdu. Bir olay hem hayatının en güzel anısına dönüşür hem de onu atlatana kadar göbeğini çatlatırdı.

O gün de ikinci ihtimalin gerçekleşeceğinden, yani önce belasını bulup sonra o belaya şükredeceğinden tamamen habersizdi.

Caddenin karşısındaki küçük, ahşap çerçeveli kafede otururken dışarıda, yaz güneşinin beton binalar arasında süzülüp tam da caddenin ortasına düşen sarı ışığında onu gördü.

Pınar.

Henüz adını bilmiyordu elbette. Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, çayına kaç şeker attığını ya da öfkelendiğinde kaşlarının tam ortasında o küçük çizginin belirip belirmediğini... Hiçbirini bilmiyordu. Ama zihninde, o kendine has ve ukala özgüveniyle ona çoktan bir isim vermişti: **Tatlı Bela.**

Kız, karşı kaldırımda, eski bir pasajın önünde durmuş, dikkatle telefonuna bakıyordu. Çevresinde akıp giden, mesai bitiminin stresiyle bir yerlere yetişmeye çalışan insan selinin aksine hiç acele etmiyordu. Bir eli ekranı kaydıran telefonundaydı, diğer eli ise omuzundan sarkan kahverengi deri çantasının askısını hafifçe sıkıyordu. Üzerindeki Pembe, desenli elbisesi rüzgarla hafifçe havalanıyor, pembeye boyanmış saçları omuzlarına dökülüyordu.

Zafer birkaç saniye boyunca, sanki zaman yavaşlamış gibi durup onu izledi. Yüzünde beliren o tanıdık, tehlikeli kıvılcımla gülümsedi.

"Tamam," dedi kendi kendine.

Yanındaki arkadaşı, tam o sırada elindeki kahve bardağının son yudumunu yutmaya çalışıyordu. Zafer’in tonlamasındaki o kararlılığı çok iyi bildiğinden, tek kaşını şüpheyle kaldırdı.

"Ne tamam?"

Zafer gözlerini caddenin karşısındaki kızdan bir an bile ayırmadan çenesini hafifçe ileri doğru uzattı. "Şu kız."

Arkadaşı başını Zafer’in baktığı yöne çevirdi. Kaldırımda dikilip telefonuna gömülmüş duran kıza baktı, sonra tekrar Zafer’e döndü. "Ne olmuş kıza?"

"Tanışacağım."

Mert kısa, alaycı bir kahkaha attı. Zafer’in bu anlık coşkularına alışkındı ama bu kadarı ona bile fazla gelmişti. "Git tanış o zaman birader. Tuttu mu biri seni? Koş, 'Merhaba, ben Zafer' de. Kız da elindeki telefonu fırlatıp kollarına atlasın."

Zafer başını ağır ağır iki yana salladı. Yüzündeki gülümseme daha da derinleşmişti. "Öyle olmaz. Düz, sıkıcı, herkesin yaptığı gibi... Hiç bana göre değil."

"Nasıl olacakmış peki Sayın Çapkın?"

Zafer elini çenesine götürüp düşünüyormuş gibi yaptı. Aslında zihninde çarklar çoktan dönmeye başlamıştı bile. Gözlerini kısıp kızın bulunduğu kaldırıma, onun duruşuna ve adımlarını atabileceği muhtemel açılara baktı.

"Biraz kader," dedi hipnotize olmuş gibi. "Biraz kaçınılmazlık."

Arkadaşının yüzü anında düştü. Zafer ne zaman "kader" dese, sonu ya karakolda ya da bir acil servisin bekleme salonunda biterdi. "Sen yine ne planlıyorsun oğlum? Bak, gitmeyelim kaza kurşununa. Sakin dur iki dakika."

Zafer cevap vermedi. Adımlarını kaldırımdan aşağı fırlattı bile. Mert arkasından telaşla seslendi. "Oğlum Zafer! Dur lan, nereye?!"

Cebinden sigara paketini çıkarıp bir tanesini dudaklarının arasına yerleştirdi ve çakmakla ucunu yaktı. Bir nefes alıp geri verdi. Zafer arkasına, arkadaşına, bakıp sağ elini havaya kaldırdı, başparmağıyla işaret parmağını birleştirip o meşhur hareketini yaptı. "Merak etme. O iş bende. Rahatta kal."

---

Pınar’ın tek derdi, o an telefonun ekranında duran mesaja akıl karı bir cevap verebilmekti.

Grup sohbetinde arkadaşı, yaklaşık on dakikadır akıl almaz bir dedikodu silsilesi anlatıyor, üst üste gelen bildirimler Pınar’ın telefonunu adeta felç ediyordu. Pınar, kaldırımın kenarına çekilip bir yandan çantasının askısını düzeltmeye çalışırken, bir yandan da tek eliyle hızlı hızlı bir şeyler yazmaya çalışıyordu.

"Kızım bir dur, yazma artık, geliyorum işte kafeye..." diye mırıldandı kendi kendine.

Tam ekranı yukarı doğru kaydırıp mesajı gönderme butonuna basacağı sırada...

**Çarpıştılar.**

Aşırı sert, adeta bir duvara toslamış hissi veren bir darbe. Pınar dengesini kaybetip geriye doğru sendeledi. Telefonu elinden kayıp düşmek üzereyken son anda, adeta bir refleks patlamasıyla havada yakalamayı başardı. Kalbi güm güm atmaya başlamıştı.

Şaşkınlıkla, biraz da öfkeyle başını kaldırdı.

Karşısındaki adam gayet sakin, geniş ve rahat bir duruşla ona bakıyordu. Üzerinde mavi çiçekli bir gömlek ve ince gri bir tişört vardı, elleri hafifçe yanlarına düşmüştü. Hatta yüzünde, Pınar’ın çileden çıkmasına yetecek kadar pişkince bir huzur vardı.

Pınar sinirle soludu. Gözleri öfkeyle parıldayarak, "Önüne baksana be adam!" diye söylendi.

Zafer hafifçe gülümsedi. Hiç geri adım atmadan, gayet doğal bir tonla cevap verdi: "Sen bak."

Pınar kaşlarını çattı. Şaşkınlığı öfkesine karışıyordu. "Sen bana çarptın farkında mısın? Ben burada duruyordum zaten!"

Zafer başını hafifçe öne eğdi, hatasını kabul eder gibi yaptı ama gözlerindeki muzip ışık hiç sönmedi. "Evet. Çarptım."

Pınar adamın rahatlığı karşısında afallamıştı. Ama bir şey garipti. Cadde genişti, kaldırım bomboş sayılabilecek durumdaydı ve bu adam tam olarak onun yürüdüğü çizgide, doğrudan üzerine doğru gelmişti.

"Bilerek çarptınız," dedi Pınar, suçlayıcı bir tavırla. İfadesinde kesin bir eminlik vardı.

Zafer bir an duraksadı. Yüzündeki o kendinden emin ifade hafifçe bocaladı ama toplarlaması saniyeler sürmedi. Tekrar gülümsedi, bu sefer gözlerini biraz daha kısıp hafifçe kıza doğru eğilerek sordu:

"Bu kadar belli mi oldu ya?"

Pınar’ın ağzı adeta açık kaldı. Duyduklarına inanamıyordu. Dudaklarının arasında tuttuğu sigaraya baktı. "Ne?"

Zafer omuzlarını umursamazca silkti. "Şaka yaptım canım. Kim durup dururken tanımadığı birine bilerek çarpar ki?"

Pınar adamı tepeden tırnağa süzdü. Sarı dağınık saçları, rahat tavırları, yüzüne yapışmış o sinir bozucu ama bir yandan da tuhaf bir şekilde karizmatik duran tebessüm... "Hiç komik değil," dedi buz gibi bir sesle. "Aşırı sinir bozucusun."

Zafer elini hafifçe göğsüne koydu. "Henüz tanışmadık ki. Tanışsan belki seversin."

"Tanışmayalım, mümkünse hiç tanışmayalım."

Pınar telefonunu çantasının içine attı, çantasını omuzunda düzeltti ve adımlarını sertçe atarak yürümeye başladı. Kalbinin ritmi hala hızlıydı ama bu sefer korkudan değil, adamın arsızlığının yarattığı öfkeden kaynaklanıyordu.

Zafer onun arkasından bakarak yürümeye devam etti. Yüzündeki geniş gülümsemeyle adımlarını kızın adımlarına uydurdu. "Adın ne, onu söyle bari?"

Pınar başını bile çevirmeden, hızla yürümeye devam etti. "Size ne?"

"Merak ettim sadece. Biriyle çarpışmak büyük bir kader anıdır sonuçta."

"Merakınızı gidin başka yerde giderin. Peşimi bırakın."

Zafer birkaç adım arkasından gelmeye devam ediyordu. Sesi, sokağın gürültüsü arasında bile gayet net ve neşeli duyuluyordu. "Hadi ama, lütfen... Sadece bir isim. Nüfusuma geçirmeyeceğim ya."

Pınar aniden durdu ve hışımla arkasına döndü. "Manyak mısın sen be! Polis mi çağırayım, ne istiyorsun?!"

Zafer durdu. Sonuna geldiği sigarasını yere attı. Kızın bu ani patlaması karşısında geri adım atmak yerine, kendini tutamayarak hafif bir kahkaha attı. O kadar içten ve rahat gülmüştü ki, Pınar’ın nutku tutuldu.

Pınar tekrar arkasını dönüp hızlı adımlarla kafeye doğru yürümeye başladı. Ama yüzündeki o sert, tavizsiz ifadenin kenarları hafifçe kırılmıştı. Çünkü ne kadar kabul etmek istemese de, ne kadar kendine kızsa da, bu adamın bu dünyayı ve insanları hiç umursamayan o katıksız rahatlığı ona saçma bir şekilde komik gelmişti.

İçinden kendi kendine bağırdı: "Gülme Pınar. Sakın gülme. Şımartma şu adamı."

Zafer ise kaldırımda durmuş, kızın hızlanan adımlarla uzaklaşmasını izliyordu. Kızın yürürken hafifçe kalkan omuzlarından, dudaklarını birbirine bastırdığını ve kendini tutmaya çalıştığını anlamıştı. Sırıttı.

"Güldü," diye düşündü içinden. "İçinden de olsa güldü."

---

Pınar, kafenin ağır cam kapısını itip içeri girdiğinde adeta bir sığınağa ulaşmış gibi derin bir nefes aldı. Gözleri hemen pencere kenarındaki o her zamanki masalarını aradı. Arkadaşı çoktan oturmuş, önüne bir soğuk kahve sipariş etmiş, sabırsızlıkla telefonunu karıştırıyordu.

Pınar hızlı adımlarla masaya yanaştı, sandalye gıcırtısıyla birlikte kendini koltuğa bıraktı ve çantasını masanın üzerine pat diye koydu.

Onu bekleyen arkadaşı kafasını kaldırdı. Pınar’ın kızarmış yanaklarını, hafifçe düzensizleşmiş nefesini ve gözlerindeki o tuhaf parıltıyı görünce kaşlarını kaldırdı. "Ne oldu sana? Biri mi kovaladı, maratondan çıkmış gibisin?"

"Bir adam bana çarptı," dedi Pınar, hala nefes nefese.

Arkadaşının gözleri açıldı. "Nasıl yani? Kim o ya? Bir şeyin var mı, iyi misin?"

"İyiyim iyiyim, fiziksel bir hasar yok. Sadece sinir oldum biraz."

Arkadaşı öne doğru eğildi. Detayları kaçırmak istemeyen bir merakla sordu: "Nasıl biriydi peki? Serseri falan mı?"

Pınar çantasını masanın yanındaki boş sandalyeye bıraktı. "Sinir bozucu. Kelimenin tam anlamıyla sinir bozucu, arsız, ukala biri."

Arkadaşının yüzünde hemen muzip bir gülümseme belirdi. Pınar’ı çok iyi tanıyordu; bir insan ona gerçekten önemsiz gelseydi böyle uzun uzun bahsetmez, kestirip atardı. "Yakışıklı mıydı?"

Pınar duraksamadan, adeta ezberlenmiş bir refleksle cevap verdi: "Hayır."

Ama cümlenin yankısı havada kaybolurken bir saniye kadar durdu. Zihninde o sarı saçlar, alaycı gözler ve o rahat gülüş belirdi. "Yani... belki. Bilmiyorum, dikkatli bakmadım."

Arkadaşı masanın üzerinden uzanıp kahkahayı bastı. "Ne? 'Belki' mi? Sen ve bir erkeğe 'belki yakışıklı' demek? Kızım sen iyi değilsin!"

Pınar yanaklarının daha da ısındığını hissetti. "Ya öyle demedim! Öyle cüsseli, uzun boylu falan bir şeydi işte. Tipim değil."

Arkadaşı başını sallayarak kahvesinden bir yudum aldı. "Yüzünden belli Pınar, hiç kıvırma. Adam bayağı ilgini çekmiş."

Pınar gözlerini devirdi, garsonun getirdiği soğuk sudan büyük bir yudum aldı. "İlgimi falan çekmedi. Sadece... çok rahat birisiydi. İnanılmaz rahat. Sanırsın sokaklar onun."

"Sen de rahat, özgüvenli adamlardan hoşlanırsın zaten," dedi arkadaşı, imalı bir tonla. "Kasıntı tiplere iki dakika katlanamıyorsun."

"Ben öyle sinir bozucu tiplerden hoşlanmam bir kere!" dedi Pınar sesini hafifçe yükselterek.

Arkadaşı başını bilmiş bilmiş salladı. "Tabii, tabii. Kesinlikle."

Pınar konuyu kapatmak istercesine telefonuna baktı, ekrandaki bildirimleri kaydırdı. Ama zihni bir türlü okuduğu kelimelere odaklanmıyordu. Birkaç dakika boyunca arkadaşının anlattığı şeyleri dinliyormuş gibi yaptı, başını salladı. Sonra, elinde olmadan, sanki çok doğal bir hareketmiş gibi başını hafifçe sağa çevirdi ve kafenin caddeye bakan büyük camından dışarıya göz attı.

---

Zafer ise tekrar caddenin karşı tarafındaki arkadaşını bıraktığı kafeye gitti. Hiç bir şey olmamış gibi kollarını göğsünde birleştirip oturdu.

Arkadaşı, elindeki kahve bardağıyla şaşkınca ona baktı. Yüzünde 'yine ne yaptı bu mal' ifadesiyle Zafer’e baktı. "Eee? Ne yaptın şovmen? Tanıştın mı müstakbel eşinle?"

Zafer sırıtarak kafasını salladı. "Tanıştım sayılır."

"Adı neymiş peki?"

Zafer gülümsemesini bozmadan omuz silkti. "Bilmiyorum. Bayağı bir tersledi beni."

"Nasıl yani oğlum? Kız seni tersledi ve sen burada zafer kazanmış komutan gibi dikiliyor musun hala?"

Zafer hafifçe güldü. "Gelişine bir plan yaptım diyorum sana."

"Nasıl bir planmış o?"

"Çarpışmış gibi yaptım."

Arkadaşı birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. Zafer’in yüzüne, sonra caddenin karşısına, sonra tekrar Zafer’e baktı. "Sen gerçekten hastasın lan," dedi en sonunda. "Ulan bir kızla tanışmak için 90’lar Türk filmi yöntemi mi seçtin? Çarpıştım ne demek?!"

"İşe yaradı ama."

Arkadaşı gözlerini devirdi. "Kız ne dedi peki? 'Harika bir çarpışmaydı, haydi evlenelim' mi dedi?"

"Sinir bozucusun dedi."

Mert dayanamayıp bir kahkaha patlattı. "Mükemmel! İlk izlenim 10 üzerinden 10! Kız seni ilk dakikadan kara listeye almış."

Zafer ellerini kot pantolonunun ceplerine soktu. Gözleri hala caddenin karşısındaki çarpıştığı yerdeydi. "Ben beğendim," dedi kısık ama net bir sesle.

Arkadaşının yüzündeki alaycı gülümseme bir anda kayboldu. Zafer’i yıllardır tanıyordu. Zafer flört ederdi, şaka yapardı, kızlarla konuşurdu ama hiçbir zaman bir kızın arkasından bakıp da böyle bir ses tonuyla "Ben beğendim" demezdi.

"Sen... Sen bu kızdan hoşlandın?"

Zafer tek kaşını kaldırdı, savunmaya geçer gibi bir tavır takındı. "Hoşlanmadım canım. Nereden çıkarıyorsun? İki dakika önce gördüğüm kızdan nasıl hoşlanayım?"

"Az önce onu beğendiğini söyledin ama."

"Beğenmek başka bir şey oğlum. Bir tabloyu da beğenirsin, güzel bir arabayı da."

"Senin için ikisi de aynı şey," dedi arkadaşı, gözlerini süzerek. "Kimi kandırıyorsun oğlum sen? Ben seni ortaokuldan beri tanıyorum."

Zafer bu sefer cevap vermedi. Çenesini sıktı, gözlerini tekrar caddenin karşısındaki kafeye çevirdi. Çünkü arkadaşı haklıydı.

Pınar’ın o çatılmış kaşları, öfkeyle parlayan gri gözleri, "Manyak mısın sen be!" derken ki o tepkisi ve en çok da... Tam arkasını dönüp giderken yüzünde beliren o hafif, saklamaya çalıştığı tebessüm hala gözlerinin önündeydi.

Ve nedense, hayatı boyunca her şeyi kolayca elde etmeye alışmış Zafer için, o kızgınlık ve o ulaşılamazlık hissi inanılmaz bir şekilde hoşuna gitmişti. Elleri ceplerinde, kaldırımdaki anı düşünürken derin bir nefes aldı. Yüzündeki o piç kurusu gülümseme yeniden belirdi.

"Ben o kızı tekrar bulurum. Hatta havada kaparım..."

Bu iş burada bitmeyecekti yeni başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.