Efe’nin hayatı, hassas bir teraziye yerleştirilmiş milimetrik ağırlıklardan oluşuyordu. Bir milim bile sapmayan bir rutinin, dış dünyadan izole edilmiş o güvenli konfor alanı... Sabah alarmının çalmasıyla başlayan düzen; ders, kütüphanenin üçüncü katındaki kuytu masa, sessizce yürünen ev yolu ve akşamları mutfak tezgahında demlenen sade bir kahveden ibaretti. Arkadaş sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Konuşmayı sevmezdi. Sözcüklerin çoğu zaman gereksiz birer gürültüden ibaret olduğunu düşünür, kalabalıkların yarattığı o kaotik enerjiden köşe bucak kaçardı. Birinin ona gereğinden fazla yaklaşması, fiziksel sınırlarını veya kişisel alanını ihlal etmesi zihninde anında alarm zillerinin çalmasına neden olurdu.
Ve en önemlisi... Hayatında hiç kimsenin gelip bu mükemmel, pürüzsüz düzeni bozmasına izin vermezdi. Düzen onun kalesiydi ve surlarında en ufak bir çatlağa tahammülü yoktu.
Ta ki Gözde, kütüphanenin o tozlu, sessiz koridorunda durup onu görene kadar.
Gözde, üniversite kütüphanesinin kapısından girerken amacı asla derin bir edebiyat araştırması ya da ilmi bir keşif değildi. Hatta dürüst olmak gerekirse, kütüphaneler onun yaşam enerjisini emen kasvetli binalardan farksızdı. Ancak o gün durum farklıydı. Fakültesinin o "lanet" sınavı kapıdaydı ve eğer bu sınavdan geçer bir not alamazsa, bütün bir yazı ders notlarının arasında heba etmek zorunda kalacaktı.
İçeri girdiğinde burnuna dolan eski kağıt ve rutubet kokusuna hafifçe yüzünü buruşturdu. Gözleri, oturacak boş ve sakin bir köşe aramak amacıyla yüksek demir rafların arasında gezindi. İkinci sıradaki tarih raflarının hemen önünde durdu. Tam o sırada, iki yüksek rafın arasından süzülen ışığın altında bir karaltı fark etti.
Rafların arasında, parmaklarını kitap sırtlarında yavaşça gezdirerek bir şeyler arayan Efe’yi gördü. Gözde’nin adımları anında duraksadı. Bakışları bir anda odak noktasını kaybetti ve zihni sınavı da, ders notlarını da bir kenara fırlatıverdi. Bakışlarını Efe’nin üzerinde gezdirmeye başladı; koyu mavi sweatshirt kazağının omuzlarına oturuşunu, kitabın kapağını incelerken hafifçe çatılan kaşlarını, kemikli yüz hatlarını ve mavi kıvırcık saçlarını baştan ayağa süzdü. Gözleri, sanki görünmez bir mıknatısla çekiliyormuş gibi oğlanda takılı kaldı.
Efe, aradığı kitabı raftan çekip çıkardı. Çevresindeki hiçbir gürültüye, pencerelere vuran hafif yağmur damlalarına ya da kütüphanedeki diğer öğrencilere zerre kadar aldırış etmeden pencere kenarındaki tek kişilik, kuytu masalardan birine doğru ilerledi. Sandalyeyi gürültüsüzce geriye çekti ve oturdu. Elindeki kalın, yıpranmış kitabı önüne açtı. Ardından cebinden çıkardığı kablolu kulaklığının tek tekini sol kulağına taktı. Diğer teki ise kazağının yakasından aşağı sarkıyordu. Dış dünyayla arasına koyduğu o tek taraflı sınır, onu daha da erişilmez ve gizemli kılıyordu.
Gözde, birkaç saniye boyunca olduğu yerde çakılı kalarak onu izlemeye devam etti. Göğsünde garip, hafif bir sızı belirdi. Kendi kendine sordu: "Ben bu çocuğu daha önce bu kampüste nasıl görmedim?" Her gün önünden geçtiği, bahçesinde kahve içtiği bu kocaman üniversitede böylesine birinin varlığından nasıl haberdar olamazdı.
Hızlanan nefesini kontrol etmeye çalışarak adımlarını Efe’nin bulunduğu alana doğru yönlendirdi. Efe’nin tam karşısına denk gelen, aralarında sadece dar bir geçit bulunan paralel masalardan birine oturdu. Sırt çantasını yanındaki sandalyeye bıraktı. Masaya otururken dikkat çekmemek için harcadığı çaba, hareketlerini her zamankinden daha sakar kılıyordu.
Elini refleksle yan taraftaki raftan uzatıp aldığı ilk kitaba attı. İsme, yazara ya da konuya dair en ufak bir fikri yoktu; kitabın kapağını bile bakmamıştı. Maksat, elinde bir şey olması ve dışarıdan bakıldığında son derece meşgul, dersine odaklanmış bir öğrenci izlenimi vermekti. Kitabı masaya serip başını hafifçe eğdi ama gözleri kitabın satırlarında değil, Efe’nin kulaklığından sızan hafif müzik ritminde geziyordu.
"Kim o ya?" diye fısıldadı kendi kendine, dudaklarını neredeyse hiç kıpırdatmadan.
Çaktırmadan, kirpiklerinin altından çocuğu izlemeye devam ediyordu. Efe, dünyadaki tüm kaosun dışında, kendi kurduğu o evrende süzülüyor gibiydi. Gözde, sanki gözlerini ondan alamıyormuş, sanki hayatında ilk defa kütüphanede bir erkek görüyormuş gibi hissetti. Göğüs kafesinin hemen altında, kontrol edemediği bir ritim tutturulmuştu. Kalbinin bu denli hızlı çarpması onu hem ürkütüyor hem de garip bir şekilde heyecanlandırıyordu. Avuç içlerinin terlediğini hissedince parmaklarını elindeki kitabın sayfalarına bastırdı.
O sırada, Efe sanki üzerindeki o yoğun, ısrarcı bakışların varlığını hissetmiş gibi aniden başını kitaptan kaldırdı. Bakışları, doğrudan Gözde’nin oturduğu yere doğru çevrildi.
Gözde, yakalanmanın verdiği o anlık panikle ne yapacağını bilemedi. Yüzü nasıl bir şekil aldıysa; şaşkınlık, yakalanmışlık ve biraz da çocukça bir mahcubiyet karışımı o garip ifadeyi gören Efe’nin kaşları hafifçe havalandı. Yüzünde soğuk, mesafeli ve ne olduğunu anlamaya çalışan garip bir ifade belirdi. Gözde’nin gözlerindeki o belirgin telaşı birkaç salise boyunca inceledikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi, bakışlarını tekrar önündeki kalın kitaba çevirdi.
Gözde’nin yanakları anında alev aldı. Utançtan ne yapacağını bilemeyerek bakışlarını hızla çevirdi. Kalbi şimdi sadece hızlı değil, aynı zamanda ritmini kaybetmiş bir davul gibi vuruyordu. "Gördü," diye düşündü panikle. "Baktığımı bal gibi de anladı."
Birkaç saniye saniyeler gibi değil, asırlar gibi geçti. Gözde derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Merakı, utancına yenik düştü. Başını çok yavaşça, milim milim tekrar Efe’nin olduğu tarafa döndürdü.
Efe o sırada kitabının bir sayfasını çeviriyordu. Parmaklarının kağıda dokunuşundaki o dinginlik, Gözde’nin içindeki fırtınayla tam bir tezat oluşturuyordu. Tam o an Efe sayfayı kıvırıp diğer tarafa yatırdığı esnada bakışlarını tekrar kaldırdı.
Gözde’nin gözleriyle Efe’nin koyu gri gözleri tam ortada, havadaki o görünmez çizgide kesişti.
Gözde’nin anlık nefesi kesildi. Göğsüne bir ağırlık oturmuş gibi oldu; sanki akciğerlerindeki tüm hava bir anda çekilip alınmıştı. Suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi hissetti kendini. Ama bu sefer gözlerini kaçırmadı. Kaçıramadı. Efe’nin o mesafeli, duvarlarla örülü bakışlarının ardında gizlenen o durgun denizi gördü.
Gözde’nin dudaklarında, utancın yerini alan hafif, muzip ve son derece özgüvenli bir gülümseme belirdi. Yüzündeki o mahcup ifade dağılmış, yerine ne istediğini bilen bir genç kızın kararlılığı gelmişti.
Efe, karşısındaki kızın yüzünde beliren bu beklenmedik gülümsemeyi görünce hafifçe duraksadı. Belli belirsiz çatılan kaşlarıyla kıza baktı, ardından derin bir nefes alarak kulaklığının diğer ucunu da boşta olan kulağına taktı. İçinde bir şeylerin, o kırılmaz sandığı düzenin ilk çatlağını oluşturduğunu henüz bilmiyordu.
Gözde ise elindeki kitabın kapağını yavaşça kapattı. Aklından o an, sarsılmaz bir inançla tek bir cümle geçti:
"Ben bu çocukla konuşurum."