İçeriğe geç

4 Mevsim

Bölüm 2 · 11 dk okuma

4 Mevsim

Bölüm 2

Bölüm 2

Bora’nın yirmi altı yıllık hayatında korktuğu ve kaçındığı şeylerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Fırtınalı havalarda uçak yolculuğu yapmaktan çekinmez, yüksek binaların teraslarından aşağı bakarken irkilmezdi. Karanlık bir sokakta tek başına kalmaktan ya da şirketin milyarlık riskli ihalelerine imza atmaktan da çekinmezdi. Hatta gazabı ve otoritesiyle tanınan Yavuz'un o meşhur, insanı yerin dibine sokan öfkesinden bile... Yani, normal şartlar altında korkmazdı.

Ama o gün, Demir Holding’in devasa cam piramidini andıran ana binasının giriş merdivenlerini tırmanırken gördüğü bir çift mavi göz, Bora’nın korku lügatına yepyeni ve son derece ölümcül bir madde eklemek üzereydi. O yüzden, hayatının en büyülü üç saniyesini yaşıyordu. Ve hemen ardından, muhtemelen hayatının en felaket üç saniyesi gelecekti.

Öğle saatlerine doğru Demir Holding binası, iş dünyasının o bildik telaşlı ritmiyle çalkalanıyordu. Bora, Yavuz’la yapacağı haftalık bütçe değerlendirme toplantısı için şirkete biraz erken uğramıştı. Toplantıya henüz yarım saatten fazla zaman vardı. Girişteki danışma bankosunda duran görevlilerle her zamanki rahat tavrıyla birkaç cümle ayaküstü sohbet ettikten sonra, yönetim katına çıkan özel asansörlerin bulunduğu geniş lobiye doğru ilerlemeye başladı.

Ceketinin iç cebinden çıkardığı telefonuna gelen bildirimlere bakarak yürüyordu. Adımları yavaştı, zihni ise akşamki pazar analizlerindeydi. Tam koridorun kesişim noktasına geldiği sırada, karşı taraftan hızlı ve ritmik adımlarla gelen birisinin varlığını hissetti.

Bora refleks olarak başını telefonundan kaldırdı ve adımı attığı yerde çakılı kaldı. İkisinin arasında iki metreden az bir mesafe vardı. Ve o iki metrelik mesafe, Bora’nın zihninde çalışan bütün dişlilerin tek bir saniyede durması için fazlasıyla yeterliydi.

Kızın kucağında derlenip toparlanmış birkaç klasör ve beyaz bir dosya duruyordu. İpek gibi yumuşak görünen koyu renk saçları iki yandan topuz yapılmıştı. Zarif yüzünde, bir şeyleri yetiştirmeye çalışan hafif ama son derece ilgi çekici bir telaş ifadesi okunuyordu. Üzerindeki simsiyah kesim elbise, kollarındaki ve etek bitimindeki açık mavi ince detayla tamamlanmıştı.

Bora, hayatında binlerce insan görmüş, elit cemiyet hayatının en alımlı kadınlarıyla aynı ortamlarda bulunmuştu. Fakat karşısındaki kızda, tanımlamakta zorlandığı duru bir ışık vardı. Birkaç saniye boyunca, neredeyse nefes almayı bile unutarak öylece durdu ve baktı.

Zihninin bir köşesinden acizce tek bir soru geçti: “O kim?”

Kız, yolun ortasında heykeltıraş elinden çıkmış bir heykel gibi dikilen Bora’yı fark etti. Duraksamadı ama adımlarını hafifçe yavaşlattı. Dudaklarında beliren son derece sıcak, hafif utangaç bir gülümsemeyle Bora’nın yanından süzülüp geçti. Rüzgarı, hafif bir melisa kokusunu Bora’nın burnuna taşıdı.

Bora’nın gözleri, iradesinin tamamen dışında bir hareketle dönüp kızın arkasından baktı. Sağ eliyle ensesini kaşıdı, kendi kendine sakin olması gerektiğini söyledi.

Bir saniye geçti. Bakışları hala kızın üzerindeydi.

“Kim bu? Ve ben böyle birini bu şirkette nasıl daha önce görmedim?”

Kız, yönetici asansörüne doğru ilerliyordu. Bora’nın ayakları, beyni henüz emir vermeden kendiliğinden harekete geçti. Tam peşinden gidecek, konuşmak için bir bahane üretecekti ki ansızın durdu.

“Ne yapıyorsun sen Bora? Çıldırdın mı?”

Kendi kendine alaycı bir gülüş savurdu. “Harbi manyaksın.”

Hemen yakındaki bekleme alanında duran Deri koltuklardan birine bıraktı kendini. Ancak bakışlarını asansörün gümüş rengi kapısından çekemiyordu. Asansör kapısı açıldı. Kız içeri girdi, arkasını dönüp dışarıya baktı. Kapılar yavaşça kapandı.

Bora geriye doğru yaslandı. Derin bir nefes verdi. “Geçmiş olsun bana. Gerçekten geçmiş olsun.”

Kızın adını bilmiyordu. Kim olduğunu, nereden geldiğini, ne iş yaptığını bilmiyordu. Ama nedense, zihninin kapıları o tanımadığı kıza sonuna kadar açılmıştı bile.

Yavuz’un yönetim katındaki makam odasına girdiğinde, Bora’nın yüzünde her zamankinden farklı, sırıtmayla karışık absürt bir ifade vardı. İçindeki o çocuksu heyecanı bastırmayı başaramıyordu.

Yavuz, masasındaki çift ekrandan kafasını kaldırdı. Arkadaşının yüzündeki bu tuhaf ifadeyi görünce kaşlarını hafifçe çattı. “Ne oldu?"

Bora kapıyı kapatıp içeri yürüdü. “Ne mi oldu? Hiç.”

“Niye öyle anlamsız anlamsız sırıtıyorsun?”

“Ben mi sırıtıyorum? Yüz kaslarım esniyordur sadece.”

“Bora, sırıtıyorsun. Ve bu beni tedirgin ediyor.”

Bora L koltuğa rahat bir tavırla kuruldu. “Bir şey yok diyorum sana.”

Yavuz gözlerini kıstı. Onu az çok tanıyordu. “Bir şey var. Dökül.”

Bora pes etmiş gibi ellerini havaya kaldırdı. “Tamam, var... Aşağıda, girişte bir kız gördüm.”

Yavuz’un yüzündeki ciddi ifade zerre değişmedi. “Ee?”

“E’si şu: Kim olduğunu merak ettim. Uzaydan düşmüş gibiydi.”

“İnsan Kaynakları’na sor Bora. Şirkette üç bin kişi çalışıyor, hepsinin seceresini ben mi tutuyorum?”

Bora çenesini kaşıdı. “Yok, çalışan gibi durmuyordu. Üzerindeki kıyafet, duruşu falan... Başka bir havası vardı.”

Yavuz önündeki dosyaya geri döndü. “Ne bileyim ben o zaman? İşine bak.”

Bora birkaç saniye sessiz kaldı. Zihnindeki o görüntüyü silmeye çalıştı ama başaramadı. Sonra sanki havanın sıcaklığından bahsediyormuş gibi öylesine bir ses tonuyla sordu: “Şirkete bugün dışarıdan gelen giden özel birileri var mıydı?”

Yavuz başını kaldırmadan kalemiyle belgelere paraf atıyordu. “Bir sürü insan var Bora. İhale ekipleri, avukatlar, danışmanlar...”

“Böyle... Genç, çok güzel, siyah elbiseli...”

Yavuz dosyanın kapağını çat diye kapattı. Kalemini masaya bıraktı. “Bora.”

“Efendim kardeşim?”

“Bizim birazdan hayati bir yönetim kurulu sunumumuz var, farkında mısın?”

“Farkındayım, tamam sustum.”

Bora tam on saniye boyunca sessizce oturdu. Ama içindeki merak duygusu bir kurt gibi beynini kemiriyordu. En sonunda dayanamadı. Eliyle göstererek anlatmaya başladı. “Böyle simsiyah ama şuralarında açık mavi detayları olan bir elbiseydi...”

Yavuz’un belgeyi imzalayan eli havada asılı kaldı. Bora o anlık donmayı fark etmedi. Hayalindeki resmi tamamlamaya çalışıyordu. “Hatta elinde beyaz dosyalar vardı, saçları iki yandan topuzdu falan...”

Yavuz başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki ifade bir anda ciddileşmiş, bakışları keskinleşmişti. “Serap mı?”

Bora’nın gözleri parladı. “Ha? Adı Serap mı?”

Yavuz istifini bozmadan sordu: “Sen Serap’ı mı gördün?”

Bora’nın yüzündeki o hayran sırıtış daha da genişledi. “Vay be, demek tanıyorsun! Kim o kız Yavuz? Yeni ortaklardan birinin kızı falan mı?”

Yavuz’un yüzündeki ifade yavaşça, adeta ağır çekimde değişti. O çatık kaşların yerini, insanın içini buz gibi kesen bir soğukkanlılık aldı. Yavuz koltuğunda öne doğru eğildi.

“Serap benim kız kardeşim.”

Oda bir anda uzay boşluğu gibi sessizleşti. Duvardaki saatin tıkırtısı net şekilde duyulmaya başlamıştı. Bora’nın yüzündeki o geniş gülümseme, sanki erken çiçek açan meyve ağacıymış da don vurmuş gibi saniyeler içinde soldu, yok oldu. Alnında ve sırtında ani bir soğuk ter damlası belirdi. Kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı.

“Ne?” diye fısıldadı Bora. Ses tonunun seviyesi düşmüştü.

Yavuz, kelimelerin üzerine basarak son derece sakin bir sesle tekrarladı: “O gördüğün kız... Benim öz kız kardeşim.”

Bora’nın kafasından aynı anda yaklaşık bin sekiz yüz farklı senaryo ve düşünce geçti: “Ben bittim. Ben bugün, saat 13:42 itibariyle resmen merhum oldum. Kız kardeşi mi? Yavuz’un canından çok sevdiği, gözünden sakındığı, yurt dışından yeni dönen küçük kız kardeşi mi? Az önce arkasından süzülerek baktığım, kokusunu içime çektiğim kız Yavuz'un kardeşi mi? Allah’ım, lütfen şu an bir meteor düşsün ve bu odayı yok etsin!”

Yavuz, masanın arkasından bir avcı gibi Bora’nın yüzündeki renk değişimini izliyordu. “Niye?”

Bora hemen toparlanmaya çalıştı. Sesini dikleştirmek için boğazını temizledi. “Ne niyesi?”

“Serap’ı niye sordun diyorum?”

“Hiç... Öylesine. Şirkette yabancı bir yüz görünce güvenlik açısından... Şey ettim.”

Yavuz şüpheyle gözlerini kıstı. “Öylesine?”

“Evet, valla öylesine.”

“Serap’ı.”

“Hı-hı.”

“Benim kız kardeşimi?”

“Evet dostum, tam olarak onu.”

“Öylesine merak ettin?”

Bora başını hızla yukarı aşağı salladı. “Kesinlikle! Tamamen profesyonel ve operasyonel bir merak.”

Yavuz birkaç saniye boyunca gergin bir sessizlikle Bora’yı süzdü. Sonra yavaşça arkasına yaslandı. “İyi.”

Bora derin bir nefes alıp rahatlamaya hazırlanıyordu ki Yavuz’un buz gibi sesi odayı tekrar kapladı: “Yalnız sana dostane bir tavsiye Bora.”

Bora’nın boğazı bir anda kurudu. Yutkunmakta zorlandı. “Ne... Ne tavsiyesi?”

Yavuz parmağını masaya vurdu. “Serap’tan uzak dur. Yanından bile geçme.”

Bora gayriihtiyari sordu: “Niye ki?”

Yavuz gözlerini doğrudan Bora’nın gözlerine kilitledi. “Çünkü o benim kız kardeşim. Ve ben seni çok iyi tanıyorum.”

Bora çaresizce başını salladı. “Tabii... Tabii ki kardeşim. Mantıklı.”

“Anlaştık mı?”

“Anlaştık. Yüzde yüz anlaştık.”

“Güzel.”

Bora ayağa kalktı. Yüzü kireç gibiydi. “Ben bir dışarı çıkıp temiz hava alayım, kafamı toplayayım.”

Yavuz şüphe dolu gözlerle ona bakmaya devam etti. “Nereye gidiyorsun? Toplantımız var diyorum.”

Bora duraksadı. “Doğru... Toplantı.”

“Otursana yerine.”

Bora bir robot gibi geri dönüp koltuğuna oturdu. İçinden ise tek bir cümle, bir dua gibi tekrarlanıyordu: “Keşke o kızı merdivenlerde hiç görmeseydim... Keşke telefonuma bakmaya devam etseydim...”

Sonra derin bir iç çekti ve zihnindeki o ikinci ses devreye girdi: “Yok ya... İyi ki görmüşüm. Dünyanın en güzel belasıymış.”

Serap, o gün şirkete aslında iş için değil, uzun süredir yoğunluktan görüşemediği ağabeyi Yavuz’a sürpriz yapmak için gelmişti. Odasında kısa bir süre sohbet etmişler, ardından Yavuz’un telefonları durmayınca ağabeyini rahat bırakıp zemin kattaki lüks kafeteryaya inmişti.

Bora ise Yavuz’la bitmek tükenmek bilmeyen bütçe toplantısından çıktığında, zihni tamamen patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Kafasını toplamak için kafeteryaya indiğinde, cam kenarındaki masalardan birinde onu tekrar gördü.

Serap yalnızdı. Önündeki bardağa konulmuş bitki çayını yudumlarken bir yandan da telefonuna bakıyordu. Gün ışığı yüzüne vuruyor, onu az önceki telaşından arınmış, çok daha dingin gösteriyordu. Bora olduğu yerde çakılı kaldı.

İçindeki mantıklı, hayatta kalma güdüsüyle hareket eden taraf bağırıyordu: “Geri dön Bora! Arkana bile bakmadan kaç! O kız Yavuz'un kız kardeşi! Yavuz seni bu şirketin bahçesine gömer, üzerine de beton döker!”

Bora adımlarını kafeye doğru attı. Bu kez mantığı değil, kalbi ve merakı direksiyona geçmişti: “Yürü oğlum... Yavuz seni öldürürse öldürsün. Ama baksana, kız tam şu an kafasını kaldırıyor...”

Gerçekten de Serap, adımların sesini duymuş gibi başını telefonundan kaldırdı. Göz göze geldiler. Serap’ın tanıdık yüzü görünce dudaklarında anında minik, son derece sevimli bir gülümseme filizlendi.

Bora’nın bütün mantık sınırları, hayat tecrübesi ve Yavuz korkusu o tek gülümsemeyle un ufak oldu. Masaya doğru birkaç emin adımla ilerledi.

“Merhaba,” dedi Bora. Sesinin titrememesine özen göstererek.

Serap telefonunun ekranını masaya kapattı, geriye yaslandı. “Merhaba.”

“Ben Bora.”

Serap’ın gülümsemesi derinleşti. “Serap ben de.”

Bora elinde olmadan hafifçe güldü. “Onu biliyorum.”

Serap şaşkınlıkla tek kaşını kaldırdı. “A... Nereden biliyorsunuz?”

Bora bir an duraksadı. Gerçeği söylerse Yavuz’un kendisini nasıl bir sorguya çektiğini anlatması gerekecekti. “Yavuz’dan,” dedi kestirip atarak.

Serap’ın yüzündeki ifade bir anda aydınlandı. “Ağabeyimden mi?”

“Evet. Şirketin genel operasyonları bendedir. Yavuz’un sağ koluyum desem yeridir.”

“Demek tanışıyorsunuz.”

Bora gülümsedi. “Biraz”

Serap başını salladı, gözlerini Bora’nın üzerinde gezdirdi. “Yakın mısınız yani?”

“Sayılır... Bazen beni öldürmek istiyor ama genel olarak sever.”

Serap kıkırdadı. Bu ses Bora’nın kulaklarına müzik gibi geldi. “Ağabeyimin arkadaş çevresi biraz gariptir zaten.”

Bora elini göğsüne koydu. “Aşk olsun, ben garip miyim yani?”

“Yok, öyle demek istemedim! Yani... İlk defa görüyorum sizi.”

Bora pişkince gülümsedi. “Yani kabul etmek lazım, biraz garip bir adamımdır. Ama zararsız ve sadığımdır.”

Serap’ın yüzündeki içten gülüş, Bora’nın hoşuna gitmesi gerekenden çok daha fazla gitmişti. Bora bunu fark ettiği an, tehlikeli bölgede olduğunu anlayıp bakışlarını kısa bir an masadaki porselen çay bardağına kaydırdı. Serap ise genç adamın bu anlık bocalayışını ve gözlerini kaçırışını fark etmiş, durumdan gizli bir memnuniyet duymuştu.

“Siz de sık sık geliyor musunuz bu kata?” diye sordu Bora, sohbeti uzatmak istercesine.

“Arada sırada. Ağabeyimi darlamak istediğimde uğruyorum.”

“İyi yapıyorsunuz.”

“Niye?”

Bora bir an durdu. Yavuz’un odadaki o tehditkar yüzü gözünün önüne geldi. Ama Serap’ın gözlerinin içine bakarken kendini tutamadı. “Şirket genelde çok gri, resmi ve kalabalıktır. Ama siz gelince koridorlar biraz daha güzelleşti sanki.”

Serap’ın yanaklarına hafif bir pembelik hücum etti. Gülümsemesi büyüdü. “Bu kadar hızlı mı?”

Bora şaşırdı. “Ne hızlı mı?”

“İltifat etme konusunda diyorum. Çok hızlısınız.”

Bora hafifçe güldü, kendine olan özgüveni geri gelmişti. “İş hayatında da özel hayatta da hızlıyımdır. Fırsatları kaçırmayı sevmem.”

Serap gözlerini süzdü. “Fark ettim.”

Tam o sırada, kafeteryanın geniş giriş kapısının oradan, fırtına öncesi sessizliği bozan o tanıdık, tok ses duyuldu:

“Bora?”

Bora’nın yüzündeki renk bir saniyede çekildi. Omuzları çöktü. Serap da sesin geldiği tarafa başını çevirdi. Yavuz, elinde birkaç dosyayla ikisine doğru geniş ve kararlı adımlarla yürüyordu. Bakışları adeta fırlatılmaya hazır iki ok gibiydi.

Bora’nın kalbi depar atmaya başladı. Yavuz masanın yanına kadar geldi. Önce kız kardeşine baktı. Ses tonu bir anda yumuşadı: “Sen hala burada mıydın ağabeyciğim?”

Serap tatlı bir tebessümle yanıtladı: “Evet, çay içiyordum. Birazdan çıkacaktım.”

Yavuz ardından yavaşça başını çevirdi ve bakışlarını Bora’ya kilitledi. Sesindeki o yumuşaklıktan eser kalmamıştı. “Sen?”

Bora ellerini pantolonun ceplerine soktu, dik durmaya çalıştı. “Ben de... Tam olarak buradaydım. Kahve alacaktım.”

Yavuz tek kaşını kaldırdı. “Onu görebiliyorum Bora.”

Serap, iki adam arasındaki o görünmez gerilimi ve Bora’nın yüzündeki "yakalanmış çocuk" tedirginliğini fark edince gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Ağabeyinin korumacı tavırlarını çok iyi biliyordu ama bu durum şu an ona oldukça eğlenceli gelmişti. Yavuz ise görünürde hiçbir şey fark etmemiş gibi profesyonel maskesini koruyordu.

“Hadi Bora,” dedi Yavuz sertçe. “Yazılım ekibiyle olan toplantıya geçeceğiz. Geç kalıyoruz.”

Bora hemen başını salladı. “Doğru, doğru... Yazılım ekibi. Hemen geliyorum.”

Serap ayağa kalktı, çantasını omzuna taktı. Ağabeyine yaklaşıp yanağından öptü. “Ben eve geçiyorum ağabey. Akşam yemekte görüşürüz.”

Yavuz kardeşinin saçını okşadı. “Tamam canım, dikkatli git. Akşam konuşuruz.”

Serap yürümeye başladı. Çıkışa doğru ilerlerken Bora, Yavuz’un arkasında kalmasını fırsat bilip göz ucuyla kızın arkasından bakmaya devam etti.

Tam o anda Yavuz’un gür sesi kafeteryada çınladı: “Bora!”

Bora yerinden sıçradı. “Efendim?”

Yavuz arkasına dönmüş, dik dik Bora’ya bakıyordu. “Ne tarafa bakıyorsun sen?”

Bora’nın ağzından panikle, tamamen refleks olarak şu kelime döküldü: “Çıkışa!”

Yavuz birkaç saniye boyunca sessizce Bora’nın gözlerinin içine baktı. Sonra başını sabırsızlıkla iki yana salladı. “Sen bugün gerçekten bir tuhafsın. Kafan nerede senin?”

Bora zoraki bir gülücük kondurdu yüzüne. “Dün gece hiç uyuyamadım da... Uykusuzluktan herhalde.”

Yavuz arkasını dönüp hızlı adımlarla asansörlere doğru yürümeye başladı. “Toplantı odasına gel hemen. Beni bekletme.”

Bora, Yavuz’un arkasından bakarken ciğerlerindeki tüm havayı dışarı verdi. Derin bir nefes aldı. Tam o sırada, kafeteryanın turnikelerinden geçmek üzere olan Serap durdu ve arkasına döndü.

Göz göze geldiler.

Serap, ağabeyinin görmediği bir açıdan Bora’ya bakarak hafifçe, muzip bir şekilde gülümsedi. Bora da dudaklarının kenarıyla ona karşılık verdi. Sonra ikisi de, sanki bir suç ortaklığı yapmışçasına aynı anda kafalarını başka yöne çevirdiler. Çünkü ikisinin de zihninden tek bir ortak düşünce geçmişti: “Yavuz bunu asla öğrenmemeli.”

Bora asansöre doğru yürürken kendi kendine konuştu: “Bu kız benim başıma çok büyük bir bela açacak... Ama nedense, bu belaya bile bile yürümekten hiç şikayetçi değilim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.