İçeriğe geç

2202

Bölüm 4 · 17 dk okuma

2202

Bölüm 4

İVKA 1

Son insanlar -en azından bildikleri kadarı ile- geride bitmiş bir Dünya bıraktılar. Sonra sahiplendikleri yeni dünya ellerinden göz açıp kapayıncaya kadar alındı. Ve bu yeni dünyalarına İvna 1’e terk edildiler.

İnsanın doğası saf yaşama içgüdüsü ile doludur. Ama yaşama içgüdüsünü olması gerektiği sınırlar içinde tutmak hiç de bize göre bir kavram değildir. Tanımak, adapte olmak, elde etmek, daha fazlasını elde etmek ve daha fazlasını… Elde edemediğimizi de yok etmek yaradılıştan şifrelenmiş özelliklerimizdir. Başka bir canlının hatta başka bir insanın yaşam hakkı çıkarlarımıza ters düştüğü an yok edilmeye mahkumdur.

İnsanız biz. Hoşgörüyü de nefreti de, alçaklığı da, vicdanı da tarif ederken hep insanız biz deriz. Çünkü zekiyiz ve bu kadar çok özellik ancak zeki varlıklardan çıkabilir.

Tıpkı geride bıraktıkları Dünya’larında bu özellikleriyle var ettikleri son gibi, tıpkı sonra yerleştikleri dünyada var ettikleri ölüm makineleri gibi…

İndikleri gezegen terk etmek zorunda kaldıkları Dünya’larına benzerliği ile onları epey şaşırtmıştı. Her taraf bildiğimiz çam ağaçları ile kaplıydı. Ağaçlardaki serçeler, kargalar ve diğer kuşlar Dünya’dan getirilip buraya bırakılmış gibiydi. Sincap, kurbağa ve yılanlar da bizim bildiğimiz hallerinden farksızdı.

Yaklaşık dört yüz kişilik kafile ilk andan itibaren eldeki tek materyali kullanma yoluna gitti. Zekalarını… Hızlıca organize oldular. Kadın ve çocukların oluşturduğu büyük bir kısım bölgedeki mağaralara ve barınabilecek alanlara yerleşti. Erkeklerin bir kısmı besin kaynakları bulmak için organize oldu, bir kısmı bölgeyi korumakla sorumluydu ve bir kısmı da ahşap ev yapmak üzere ağaç katliamındaydı. Teknolojiye dair tek materyal kendilerini korumak adına bırakılan sınırlı sayıdaki silah ve birkaç tıbbi cihazdı.

Maksim, Nava ve beraberindeki on asker bırakıldıkları dünyayı ve bölgeyi daha iyi tanımak için keşfe çıktı. Yola çıkalı henüz bir saat olmamışken onları çok büyük göl karşıladı. Hepsinin yüzünde büyük bir mutluluk belirmişti. Nava diğerlerinden öne çıkıp suya doğru adımlarını hızlandırırken sırt çantasından da kibrit kutusu büyüklüğünde bir cihaz çıkardı. Maksim endişe ile seslendi.

“Nava ne yapıyorsun?”

“Deniz mi göl mü anlamaya çalışıyorum.”

Maksim de adımlarını hızlandırıp Nava’ya yetişti ve kolundan tuttu.

“Nava ne yapıyorsun? Suyun ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyoruz.”

Nava, Maksim’in bu tavrına şaşırmış gibiydi.

“Maksim ne yapıyorsun? Sadece biraz su alacağım. Kıyıdan…”

Maksim, Nava’nın elindeki cihazı aldı, Nava’ya orada kalması için bir işaret yaptı ve suya doğru yürüdü. Suya eğilirken görebildiği kadarı ile dikkatle izleyerek eğildi ve cihazın haznesini su ile doldurdu. Yerinden kalkıp Nava’ya doğru geldi ve cihazı uzattı. Nava su haznesinin kapağını kapatıp birkaç tuşa basarak biraz bekledi. Küçük ekranda yazılar belirmeye başlarken Nava dikkatli okudu. Rahatlamış bir şekilde Maksim’e baktı.

“Tatlı su. Ph 7,4. Hiçbir mikro organizma içermiyor. Hem de içilebilecek temizlikte.”

Maksin inanamaz bir şekilde gitti ve Nava’nın elindeki cihazı aldı. Küçük ekranı kontrol etme ihtiyacı hissetmişti. Nava doğru söylüyordu.

“Bunu başkana iletmemiz gerek. Belki de yerleşkeyi buraya kurmalıyız.”

Maksim, Nava ile aynı fikirde değil gibiydi.

“Buna bu kadar çabuk karar veremeyiz Nava. Gölle, ormanla, gezegenle ilgili hiçbir fikrimiz yok.”

“Maksim etrafına bir baksana, Dünya’nın insan yaşamayan paralellerinden birinde gibiyiz. Eğitim videolarında hepsini gördüm. Ağaçlar, ormanda gördüğümüz hayvanlar… Suyun değerleri bile aynı.”

Maksim Nava’nın ne demek istediğini anlamamış gibiydi. Tepkisiz bir şekilde bir süre Nava’nın yüzüne baktı. Nava soru sorar gibi kaşlarını kaldırarak konuştu.

“Eğitim videolarını izlemedin.”

“İzlemedim. Bir daha geri dönmeyeceğim bir dünyayla ilgili bilginin bana ne faydası olacak Nava?”

Nava cihazın içindeki suyu kast ederek;

“Tam da bu işe yaradı. Yaşamamızı destekleyecek her bilgiyi o videolardan çıkarabilirim.”

“Nava burası o isdeolardaki dünyaya ne kadar benzerse benzesin bu gezegeni tanımıyoruz. Burada sadece bir gece geçirdik. Suda neyin yaşadığını bilmiyoruz. Bu benzerliklerin hepsi aldatıcı olabilir. Düşünsene bizi neden buraya değil de oraya bıraktılar? Korunaklı olduğu için. Mağaralar olduğu için...”

Nava buna katılmıyormuş gibi zoraki bir gülümseme ile başını iki yana salladı.

“Belki de bizim keşfedip kendi kararlarımızı vermemiz içindir.”

“Ya da gerçekten korunmamız gereken bir şey var ve bilinçli olarak oraya bıraktılar.”

Nava vazgeçmiş gibi ellerini iki yana açarken dönüp göle doğru bakar. Sonra da karar vermiş gibi ani bir hareketle gönüp konuştu.

“Tamam. Komuta sende, sen ne diyorsan o olsun.”

Maksim biraz utanmış bir ifade ile dönüp arka kısımlarındaki on askere baktı. Sonra eli ile “Gidiyoruz” anlamında bir hareket yaptı ve yürümeye başladı.

Ekip sessiz bir şekilde ilerlerken Maksim Nava’nın tavırlarından biraz bozulmuş olduğu fark etmişti. Yavaşladı ve Nava’nın dengine gelmesini bekledi.

“Özür dilerim.”

“Ne için?”

“Biraz sesimi yükseltmiş olabilirim.”

Nava aynı düşüncede olmadığını bir mimik hareketi ile belli etti.

“Yine de özür dilerim. Amacım seni kırmak ya da üzmek değildi. Sadece…”

Nava Maksim’in düşüncelerini ifade etmekte zorlandığını fark etti ve cümlesini bitirmesine izin vermeden konuşmaya başladı.

“Düşününce, doğru olanı yaptığını görebiliyorum. Zaten kırk sekiz saat sonra yerleşkeye tekrar döneceğiz. Başkana bunların hepsini o zaman da anlatabiliriz. On iki kişi daha güvendeyiz. Birkaç askeri ormana sokmak riskli olabilirdi.”

Bu cümleler Maksim’i rahatlatmıştı. Bu sırada arkadaki askerlerden birinin sesi duyuldu.

“Komutanım!”

Maksim ve Nava beraberce dönüp seslenmiş olan askere baktılar. Asker çömelmiş yerdeki çileklerden koparıp bir kaçını ağzına atmaktaydı. Maksin o yöne hızla yürürken sert bir şekilde seslendi.

“Alex!”

Alex şaşırmış bir şekilde yerinden kalkarken Maksim Alex’in eline vurarak çilekleri düşürdü ve sinirle konuştu.

“Size hiçbir şeye dokumayın demiştim.”

“Bunlar sadece çilek. Tadı da yetiştirdiklerimizle aynı.”

Nava da yanlarına geldi.

“Maksim bunda ne tehlike olabilir ki?”

“Nava anlamıyor musun? Bu gezegeni tanımıyoruz.”

“Ama çileği tanıyoruz.”

Maksim, gerginliği devam ederken kısa bir süre sessiz kaldı.

“İlerliyoruz. Hiçbir şeye dokunmayın.”

Maksim önden diğerleri şaşkın bir şekilde gerisinden yürüdü.

On iki kişilik ekipten on kişi yaktıkları ateşin etrafında otururken iki tane asker ayakta nöbet pozisyonundaydı. Orman, baykuş sesleri dışında neredeyse tamamen sessizdi. Arada bir uzaktan gelen, uluma ile çığlık arası bir ses; kuş mu çakal benzeri bir hayvan mı kararsızsılığını yaratıyordu. Ellerinde silahları olmasına rağmen bu ağaç yoğunluğu ve zifiri karanlık hepsinde belli etmedikleri bir korku yaratıyordu. Nava baykuş sesinin geldiği tarafı işaret ederek konuştu.

“Baykuş”

Maksim anlamamış bir şekilde Nava’ya baktı.

“Öten bu kuşun adı… Geceleri çıkar, çok sessiz uçar ve kemirgenlerle beslenir.”

Maksim derin bir nefes alıp verirken kendi kendine mırıldanarak başını başka bir tarafa çevirir.

“Kemirgenin ne olduğunu sormalı mıyım?”

Nava da başını başka tarafa çevirip belli etmemeye çalışarak güldü.

Birkaç saat sessiz bir şekilde geçmişti. Nöbetçi askerler dışında herkes ya uyumakta ya da gözlerini kapatmış dinlenmekteydi. Nöbetçi askerlerden biri çalı ve üzerine basılan kuru yapraklardan dolayı kendine doğru gelmekte olan bir şey fark etti. Başını çevirip yatmakta olan Maksim’e fısıldayarak seslendi.

“Komutanım! Komutanım!”

Maksim gözlerini açtı ve oturur pozisyona geldi. Sesi o da duyduğu için silahını alarak yerinden kalktı. Askerin yanına yürürken diğerlerine seslendi.

“Uyanın. Nava, asker… Uyanın.”

Hepsi aynı anda panikle uyandı ve afallamış bir şekilde yerlerinden kalkarken silahlarını bilinçsizce nöbetçi asker ve Maksim’in silahını doğrulttuğu tarafa doğrulttular.

“Maksim ne oluyor?”

Maksim başını Nava’ya hafifçe çevirirken gözü sesin geldiği taraftaydı. Sessiz olması için işaret parmağını dudağına götürdü. Sonra dönüp askerlere baktı.

“O şey herneyse yalnız değil. Dikkatli olun.”

Ses giderek yaklaştı ve çalıları yararak ekibin olduğu boşluğa ulaştı. Ekip karşısında üç tane dinozor gördü. T-rex… Bütün ekip dehşet içinde silahlarını doğrultmuş halde geri geri hareket etmeye başladılar. Dinozorlar da ilk defa gördükleri insanlar karşısında hafif bir afallama belirtisi göstermekteydi. Nava yüzüdeki şaşkınlık ve dehşet arası ifade ile konuştu.

“T-rex”

Maksim anlamamış bir şekilde Nava’ya bakarken dinozorlar ekibin etrafını saracak şekilde pozisyon almaya başlarlar.

“T-rex ne?”

“Bir dinozor türü. Dikkat edin…”

Nava cümlesini bitiremeden önce biri sonra diğerleri askerlere saldırdı. Askerler yoğun bir ateşe başlarken T-rex’lerden biri bir askeri kapmıştı bile. Askerin acı çığlıkları bütün ormanı kaplarken dinozor aldığı birkaç yaraya rağmen ganimetini almanın sevinci ile ormanın karanlığında kayboldu. Askerin çığlığı ise devam ediyordu. Maksim bir yandan giden asker için üzülürken bir yandan Nava’yı korumaya çalışıyor bir yandan da yoğun ateşe devam ediyordu. Onca ateşe rağmen T-rex’ler çok az etkileniyor gibiydi. Çok az kan, çok az acı belirtisi görülüyordu ve hala askerlerden birini kapma çabası bu intibayı güçlendiriyordu. T-rex’lerden biri gözünü karartmış bir şekilde, açılan ateşten korkmadan askerlerden birine doğru saldırdı. Kaçmaya çalışırken düşen askeri bacağından kaptı ve çalıların arasına doğru çekmeye başlar. Neredeyse herkes ateşi sadece o dinozora yöneltti. Bu da diğer dinozora inkan yaratmış gibiydi. Daha rahat pozisyondaki T-rex en yakınındaki askere hızlı bir hamle yaptı ve askeri başından yakaladı. Üzerine gelen birkaç askerin ateşine rağmen çalıların arasına daldı ve gözden kayboldu. Son T-rex mücadele ettiği askerin bacağını koparmış olsa da başına aldığı çok sayıdaki merminin etkisiyle ormana kaçamadan devrildi.

Kimse ölü T-rex’in ölüp ölmediğini garantiye almayı düşünmedi bile. Aynı anda bir bacağını kaybetmiş, yerde yatmakta olan Pavlik’e koştu. Aslında Pavlik son dakikalarını yaşıyordu ve onun için yapılacak pek bir şek kalmamıştı. Başına toplanan ekip arkadaşlarının gözünden de o umutsuzluk okunabiliyordu. Kaybettiği onca kana rağmen fazla bile yaşamıştı. Ve dakikalar içinde öldü.

Üç askerini kaybetmiş olmak Maksim’i yıkmıştı. Tabi ki diğerleri de çok üzgündü ama Maksim, sorumluluğu altındaki askerleri koruyamamış olmanın yıkımı içindeydi. Nava, günün ilk ışıklarına kadar onu sakinleştirmekle uğraştı. Ölmüş üç asker için yapılabilecek bir şey olmadığını anlatması işte bu kadar uzun sürmüştü.

Sabah Pavlik’i toprağa verdiler. Ve artık hareket etmeleri gerekiyordu. Ama Maksim’i ikilemde bırakan şey biraz da haklılığı idi. Gezegen hiç de masum görünmüyordu. İlerlemek karşılarına daha büyük tehlikeleri mi çıkaracaktı yoksa görüp görebilecekleri en büyük tehlike o T-rex’ler miydi? Öyle olsa bile derileri zırhla kaplanmış gibi dayanıklı bu hayvanlar birkaç karşılaşmada geri kalan dokuz kişiyi de rahatça ortadan kaldırabilirdi. En bilindik tehlike bile yeterince risk saçıyorken daha tehlikeli bir hayvanın neler yapabileceğini düşünmek hepsinin midelerinde kramplar yaratmıştı.

Hepsi biraz geriye çekilmiş kendilerine gelmeye çalışırken Maksim hala mezarın başındaydı. Nava yanına geldi.

“Maksim… İyi misin hayatım?”

Maksim ciddi yüz ifadesiyle başını sallayarak onayladı.

“Ne düşünüyorsun? Yani devam mı edeceğiz yoksa geri mi döneceğiz?”

Maksim bir süre sessiz kaldıktan sonra derin bir nefes alıp verdi.

“Sence ne yapmalıyız?”

Nava kısa bir süre düşündü.

“Temiz su için bize akarsu gerekli. Onu bulmadan dönersek bu keşif çok anlamsız kalabilir.”

Maksim hak verir şekilde başını sallarken Nava konuşmaya devam etti.

“Gölü destekleyen akarsular olmalı. Gölün çevresinde hareket edersek bir akarsu bulabiliriz.”

Maksim döndü ve askerlere baktı. “Hareket ediyoruz.”

Birkaç saatlik sakin ve tetikte bir orman yürüyüşünden sonra o dev gölü tekrar karşılarında buldular. Sahile paralel bir şekilde yürümeye başladılar. Maksim ve Nava önde, yedi asker ise arkalarından takip etmekteydi.

“O T-rex dediğin şey… Adını nereden biliyorsun?”

“Eğitim videolarından…”

“Yani Dünya’da böyle bir hayvan vardı?”

“Yakın zamanda olmasa da varmış.”

“Bu nasıl mümkün olabilir? Dünya ile bu gezegenin bu kadar benzemesi?”

Nava bilmediğini belli eder şekilde başını iki yana sallar.

“Bilmiyorum.”

“Hafızanın ne kadar iyi olduğu biliyorum ama bu kadar şeyi aklında tutabilmen…

Bir android gibi.”

Nava gülerek başını sallar.

“Bir android gibi… Sürekli duyduğum cümle.”

Maksim de bunu onaylar şekilde başını salladı. Sonra kendinen emin bir şekilde;

“Klaizosların bizi neden mağaralara yakın bir noktaya bıraktığını anladın mı?”

Nava Maksim’in neyi kastettiğini anlamış gibiydi. Mahçup bir ifade ile başını salladı.

“Ormanda T-rex’ler varsa suyun altında bir dengi vardır mutlaka.”

Maksim cümlesini bitirirken biraz ilerideki dağaın altındaki mağarayı gördü. Gözlerini kısarak daha dikkatli baktı venet görebilmek için adımlarını hızlandırdı. Nava da o yöne baktığında aynı manzarayı görmüştü.

“Orada bir mağara var.”

Nava da mağarayı net bir şekilde görebiliyordu. Bir şey duymuş gibi kulak kesildi.

“Ve su sesi… Nehir ya da şelale olmalı.”

Maksim tetikte bir şekilde sahilden ormana doğru yürürken diğerleri de onu takip etmeye başladı. “Biraz geride kalın.”

“Komutanım…”

“Dediğimi yapın Miroslav. Geride kalın.”

Sahil ile mağara arasındaki ormanı geçmeleri en fazla on dakika sürmüştü. İçi karanlık görünen mağara girişi yukarıdan akan şelale ile perdelenmekteydi. Mağaranın girişindeki yirmi metre çapındaki doğal havuz ve çevresindeki tropik gibi görünen bitkiler cenneti tarif ediyor gibiydi. Kuş sesleri heryerdekinden daha yoğundu. Hepsi bir süre öylece durup bu manzaraya hayranlıkla baktı. Nava çantasından su analiz cihazını çıkardı ve Maksim’e uzattı.

Maksim cihazı aldı ve doğal havuzun kenarına gitti. Eğilip cihazın su haznesini doldurdu. Geldi ve cihazı Nava’ya uzattı. Bunun için sabırsızlanan Nava hemen işlemi başlattı. Dakikalar için beklediği gibiydi.

“İçilebilir.”

Maksim yine bundan pek emin değildi. Yüzünde bunu gösterir bir şekilde konuşmak için ağzını açtığı anda Nava cihazın su haznesinin kapağını açtı ve suyu tek yudumda içti. Maksim de diğer askerler de şaşkın bir şekilde kaldılar.

“Nava ne yapıyorsun?”

Nava eli ile mağaranın önünde uçuşan kuşları işaret etti.

“Hepsi bu suyu içiyor, ve yaşıyorlar. Cihaz içilebilir diyor. Hatta girip yüzebiliriz bile.”

“Nava lütfen saçmalama. Bir keşifteyiz… Babam bizden haber beklerken biz burada keyif mi yapacağız? Hem de o suyun güvenli olup olmadığını bilmeden.”

Maksim ciddi ifadesini devam ettirerek suyun kenarındaki dar kısıma doğru yürüdü.Nava’nın başka çaresi kalmamıştı. Askerlerle bitlikte peşinden gitti.

Mağara yüksek tavanlı, nemli ve tabanı yer yer küçük su birikintileri ile kaplıydı. Yukarıdan damlayan suların yarattığı bu su birikintilerinin büyük olanlarında balık bile vardı.

“Burası yaşam dolu.”

Maksim Nava’nın bu cümlesini destekler bir şekilde başını salladı ve biraz da şüpheli bir şekilde konuştu.

“Ve buraya zeki tür uğramamış.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Geldiğimiz yol boyunca kesilmiş tek bir ağaç ya da ormanda tahrip edilmiş bir bölge gördün mü?”

“Zeki bir ırk diyince aklına neden insanoğlu gibi barbar ırklar geliyor?”

Maksim Nava’nın bu söyledine sonuna kadar katılıyordu aslında ama belki de bilinçaltına yok edici olmayan zeki bir ırk kavramı henüz yerleşmediği için böyle düşünmüştü. O hep geçmişi dinlemişti. Hem de yanlı kaynaklardan. Dünya’nın bitişini, Doğu Amerika Federasyonu’nun Dümya’nın kaynaklarını sömürerek nasıl çöküşe götürdüğünü, iklim değişikliklerini, kuruyan gölleri, nesli tükenen hayvan ve yok edilen ormanları…

Ve bunu sadece Amerikalılar yapmıştı. Masum Sovyet hükümeti Dünya’yı kurtarmak için elinden geleni yapmış ama yetememişti. Çözümü dünyayı terk etmekte bulmuştu. Maksim mantıklı bir adamdı. Hiçbir ülkenin ya da hükümetin bu yok edişi tek başına başaramayacağını tahmin edebiliyordu. Doğu Amerika Federasyonu’nun tüm bu yok edişine kimse sesini çıkarmamış mıydı? Ve iki süper güçten biri olan Sovyetler Birliği bu seviyeye nasıl gelmişti? Endüstrinin gelişmesi kaynakları kullanmadan, doğaya zarar vermeden nasıl mümkün olmuştu?

Bunlar anlatıldığında Maksim hep için için gülmüştü ama bunu bu şekilde anlatmanın bir sovyet ve komunist geleneği olduğunu bildiği için de susmuştu. Aslında Sovyet mantığının başlangıcı üç yüz yıl gibi yakın bir tarihe dayanıyordu. Hiç de harikulade bir toplum mantığı yaratılmamıştı aslında. Toplum olmak dayatılmıştı. Bir Gürcü atasözü şöyle der; Gerçek Sovyetler Birliğini dinlemek istiyorsan Rus olmayan bir Sovyet’e sor. Bu Rus olmayan diğer halkların neler yaşadığını anlatan, kütüphaneler dolusu kitaptan daha fazla bilgi veren bir söz. Aslında Rus olmayan diğer halkların acılarını özetleyen bir söz. Orijini Türk olanlara Türklüğü, dindan olanlara dini, kültürüne sahip çıkmaya çalışana kültürünü unutturarak bir toplum yaratma çabasıydı Sovyetler Birliği. Kırmızı üzerinde duran sarı orak çekiç ve yıldıza tapmayı direten bir mantıktı. Başarılı da oldu. Bir Kırgız, Önce Sovyet sonra Kırgız’ım demeyi vazife bildi. Onlar gibi onlarca halk da Rus’tan çok Sovyet olmanın gururuyla işlendi.

Ve bugün işte bu SSCB meydana geldi. Tek kültürlü milletler bile bölünmenin önüne geçemezken Sovyetler Birliği başkanları, kılıçtan keskin dilleri ve emir verme güçleriyle onlarca kültürü bir potada eritmeyi başardı. Bu eriyikten de orak ve çekiç motifleri yaparak ülkenin her yerinde korku sembolleri haline getirdi. Farklı renklerin zenginliğini harmanlamak yerine tek yumruk haline getirdiği halkları tek bir renge boyamayı çok daha uygun gördü.

Peki Sovyetler Birliği hep böyle katı polikalarla mı bu noktaya geldi? Evet… Ne zaman insani bir başkan o koltuğa otursa, halka insani haklar vermeye kalksa ya orta Asya’dan, ya Kafkasya’dan ya da Sibirya’nın uzak bir köşesinden özgürlük sesleri yükseldi. Ve bu durum içerideki çatlak bir ses olarak değil, Doğu Amerika Federasyonu’na kaybedilen bir round olarak görüldü. O koltuk o başkanın kanlarıyla yıkandı, özgürlük sesleri bastırıldı ve bir sonraki başkana “Senin de sonun böyle olabilir” mesajı verildi. İşte Doğu Amerika Federasyonu’nu Dünya’yı mahvetmekle suçlayan Sovyetler Birliği’nin böyle temiz bir geçmişi vardı.

Maksim, Nava ve beraberindeki yedi asker mağarada epey bir yol katettiler. Ve bazı şeylerin zannettikleri gibi olmadığını anlamaları çok sürmedi. Mağaranın duvarlarından kusursuz bir şekilde düzeltilmiş bir alan gördüler. Üzerinde de bilmedikleri bir dilde garip şekillerle yazılmış bir yazı vardı.

Bunu ilk olarak Nava gördü. Hızlı adımlarla gitti ve duvarın kusursuz düzgünlüğünü kontrol ederken yazıyı da şok bir ifade ile inceledi.

“Bir medeniyet gelmiş. Zeki bir ırk…”

Maksim de duruma kayıtsız kalmadı ve hızlı adımlarla Nava’nın yanına gitti. Hem tedirgin hem de biraz şaşkındı. Oyunlarak yazılmış yazıyı dokunarak inceledi.

Kısa bir incelemeden sonra önce mağaranın ilerisine sonra da gelmiş oldukları tarafa baktı.

“Geri dönüyoruz.”

Maksim gelmiş oldukları tarafa doğru yürümeye başladı. Birkaç adım sonra durdu ve dönüp şaşırmış bir şekilde kendini izlemekte olan Nava’ya baktı.

“Neyi bekliyorsun?”

Nava Maksim’e bakarken eli ile duvardaki yazıyı işaret etti.

“Maksim bu bir keşif. Baksana bu gelişmiş bir medeniyet. Hatta bizden bile gelişmiş olabilirler.”

Maksim bunu dinlemiyormuş gibiydi. Hiç ilgilenmedi.

“Nava dönüyoruz.”

Askerler Maksim’in yanına gelmişti bile. Nava Maksim’e doğru memnuniyetsiz bir şekilde yürürken konuşmaya da devam eder.

“Biz onları bulmasak da onlar bizi bulacaklar, biliyorsun.”

Maksim cevap vermeden yürümeye devam etti. Nava hızlı adımlarla yürümekte olan Maksim’e ulaşabilmek için koşar adım yürümeye başladı.

“Maksim beni duydun mu? O yazıyı yazanlar bu gezegendeyse zaten bir karşılaşma olacak. Bunu neden ilk biz yapmayalım?”

Maksim durdu ve gergin bir ifade ile Nava’ya baktı. Kısa bir süre sakinleşmek için bekledi.

“Nava askeri psikolojiyi bilmiyorsun. Biz onlara gidersek bunu tehdit olarak algılayabilirler. Ama onlar bizi bulursa sınırları içinde kendi halinde yaşayan bir topluluk olarak algılarlar.”

“Bu dediğin aynı ırklar için geçerli olabilir Maksim. Biz Yetilere aynısını yaptık mı? Kendi halinde yaşayan toplulukları sadece olasılıklar yüzünden yerlerinden ettik.”

“Çünkü yerleşkenin yakınına gelmişlerdi. İnsanlar için tehdit teşkil ediyorlardı.”

Nava Maksimle ortak noktada buluşamayacağını anlamıştı. Döndü ve mağara girişine doğru yürümeye devam etti. Maksim de hızla arkasından gitti ve ona yetişti. Biraz sinirlenmişti.

“Neden sürekli prosedürü kırmaya çalışıyorsun?”

Nava Maksim’in yüzüne bakmadan yürümeye devam ederken ciddi bir ifade ile konuştu.

“Sana mantıklı seçenekler sunuyorum.”

“Biz inisiyatif kullanamayız Nava. Elimizdeki verilerin ne kadar mantıklı olduğuna biz değil kamptaki yöneticiler karar verir. Benimle sürekli tartışıyorsun ve askerlerin otoritemi sorgulamama sebep olacaksın.”

“Afedersin… Komutanım.”

Nava adımlarını daha da hızlandırdı. Mağaranın girişi de görünmeye başlamıştı zaten.

Kamp noktasında gerek mağaralara yerleşme gerekse ağaç kesme ve işleme işleri hızla devam etmekteydi. Görüntü fazlasıyla ilkeldi ama şartlar onları ortama çabuk adapte etmiş gibi görünüyordu. Ormanda vurulup getirilmiş dört geyik ağaç dallarına asılmış, derisi yüzülmüş ve yemek yapmak için parçalanmaya başlanmıştı bile. Kadınlar ise bu etleri belli ebatlarda doğrayıp ateşte pişirilebilecek hale getirmeye çalışıyordu.

Güneş batmak üzereydi. Maksim ve ekibi kampa ulaştığında etrafı pişmiş geyik eti kaplamıştı. İnsanların bir kısmı yemeklerini yerken bir kısmı da yemek almak için sıradaydı. Maksim bundan rahatsız olmuş gibiydi.

“Bunu neden yaptılar?” diye mırıldanarak gözleri ile kalabalığın arasında babasını aradı. Gördü. Yanındaki Nava’ya baktı.

“Sakın o etten yeme.”

Nava bıkkın bir ifade ile gözlerini devirdi.

“Nava bir kez olsun dediğimi yap. O etten yeme.”

Maksim hızlı adımlarla babasına doğru yürüdü. Başkan onu gördüğünde yüzünde büyük bir gülümseme oluştu. Kollarını açtı.

“Maksim.”

Maksim’e sarıldı. Maksim neredeyse ifadesizdir. Başka bir adım geriye çekildi ve kaşlarını çatarak Maksim’in yüzüne baktı.

“Sorun ne?”

“Çok fazla sorun var baba.”

Başkan’ın ifadesi iyice ciddileşti.

“Konuşmamız gerek.”

Başkan bir el işareti ile Maksim’e tenha bir yeri gösterdi. Beraberce o yöne yürüdüler. Başkan durdu ve konuşmasını bekler gibi Maksim’in yüzüne baktı.

“Baba buna nasıl izin verdin? Gezegendeki hayvanların etini yemek sağlıklı mı bilmiyoruz henüz.”

“Bu hayvanın adı geyik. Hiçbir sakıncası yok.”

“Baba bundan nasıl bu kadar eminsin?”

“Dünya’da yaşayan hayvanlardan biri. Otçul. Doktor Erika yemekte bir sakınca olmadığını söyledi.”

“Erika sadece bir doktor. Biyolog değil. O hayvanların bakteri, virüs ya da mikrop taşımadığını nereden biliyor? Bir hafta yetecek erzağımız var.”

“Sonra? Sonra ne olacak Maksim? Zoladis’te insanlar sibuçkileri kimseden izin almadan yedi. Zarar gören oldu mu? Hayır. Dünya’ya bu kadar benzeyen bir gezegenden ne kadar zarar görebiliriz?”

Maksim cevap vermeden bir süre bekledi. Başkan olabildiğince rahat görünüyordu.

“Rahat ol. Kimse zarar görmeyecek. Sen anlat ne buldunuz?”

Maksim hem kafası karışmış hem de gerilmiş bir şekilde cevap vermeden dönüp kalabalığa baktı. Derin bir nefes alıp verdikten sonra dönüp konuştu.

“Gezegende başka bir medeniyet daha var. Gelişmiş bir medeniyet.”

Başkanın şaşkınlığı yüzünden kolayca okunabiliyordu.

Maksim, başkan ile keşif sırasında edindikleri bütün bilgileri paylaşmıştı. Keşif tecrübeleri başkanın da huzurunu kaçırmıştı.

“Bize yardım etmediler.” Dedi başkan mağarasındaki oturduğu yerden kalkarak.

“Bizi o element için savaş çıkmasın diye feda ettiler.”

“Baba… Artık bunu düşünmek faydasız. Önümüze bakmaktan başka çaremiz yok.”

Başkan sinirli bir şekilde mağaranın içinde volta atar gibi yürümeye başladı.

“Bizi başka bir medeniyetin önüne attılar.”

“Baba!”

Başkan Maksim’u duymamış gibi konuşmaya devam etti.

“Bize gezegen hakkında tek bir bilgi vermemelerinden, hiçbir konuda uyarmamalarından anlamalıydık.”

“Baba!”

Başkan sinirle dönüp, sesini yükselterek Maksim’e konuştu.

“Ne? Ne var?”

“Belki diğer medeniyetin bundan haberi vardır. Belki o medeniyet burada bile değildir.”

Başkan ne diyeceğini bilemez bir haldeydi. Maksim oturduğu yerden sakin bir ifade ile konuştu.

“Bir planın var mı baba?”

Başkan gidip yerine otururken başını iki yana salladı.

“Hiçbir planım yok.”

“O zaman danışmanlarını topla baba, acilen bir karar vermek zorundayız.”

Başkan alaycı bir gülümseme ile Maksim’e baktı.

“Neyin kararını vereceğiz Maksim? Gezegenden gitmek ya da kalmanın mı?”

Maksim’in yüz ifadesinden de ses tonundan da gerilmeye başladığı anlaşılmaktaydı.

“Başka zaman olsa bu ironiye çok gülerdim ama şuan değil.”

Başka Maksim’in fikrini merak ediyormuş gibi bir tavırla baktı.

“Bizden başka bir medeniyet varsa onları bulmalı mıyız yoksa onların bizi bulmasını mı beklemeyiz? Bunun kararını vermemiz gerekiyor.”

“Bunu biraz düşünmeme izin ver.”

Maksim bıkkın bir ifade ile döndü ve mağara kapısına doğru yürüdü.

O gece kararlar verildi ve Maksim komutasında on kişilik bir ekip gezegenin sahibi olan medeniyeti bulmak için yola çıktı. Bu keşif tamamen barışçıl olacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.