İçeriğe geç

2202

Bölüm 3 · 30 dk okuma

2202

Bölüm 3

ZİYARETÇİLER

Anayoly o kadar yorgun hissediyordu ki, uyandığında ikinci güneş batmak üzereydi. Hızla yattığı yerden kalktı ve odadan çıktı. Mağaraların önüne çıkıp gökyüzüne baktı ve bir süre o şekilde kaldı. İlk mekik indiğinde vereceği haberin insanları nasıl mutlu edeceğini düşünmeden edemedi. Yüzünde beliren tebessüm aklından kısa zamanda ne kadar çok şey geçirdiğini göstermekteydi. Uzakta, ona eşlik edecek android ekibi de görünmüştü. Ve hemen sonrasında atmosfere giren ilk mekiğin oluşturduğu alev çizgisini fark etti. Anlamaya çalışırken oluşan kısa bir ciddiyetten sonra yüzünde yine bir tebessüm oluşmuştu. Yanında beliren Maksim'in sesi ile irkildi. Konuşurken o da gökyüzüne bakıyordu.

"Çok fazla meteor düşüyor değil mi?"

Anatoly yanındakinin Maksim olduğunu fark ettiği an rahatladı. Gülümseyerek Maksim'e baktı.

"O bir meteor değil evlat."

Maksim sessizliğini korumuştu ama yüzündeki ifade soru sorar gibiydi.

"Dün gece yerleşkeye gittim ve Vladimir ile bir anlaşma yaptım."

Maksim'in kaşları çatılmıştı.

"Bir anlaşmamı yaptın?"

Anatoly cevap vermeden gökyüzüne bakarken art arda başka mekikler de alev çizgisi çizerek atmosfere girdi. Çok geçmeden beklenmeyen bir şey oldu ve mekikler havada patlamaya başladı. Anatoly gergin bir ifade ile kendi kendine mırıldandı.

"Hayır... Hayır bu olmaz."

Maksim olup biteni almamaya çalışıyordu.

"Ne oluyor baba?"

"Onlar mekiklerimizdi Maksim. Yeni yerleşke için malzeme getiriyorlardı."

Maksim'in şaşkınlığı daha da büyümüştü.

"Nasıl?"

"Vladimir ile bir anlaşma yaptığımı söyledim ya. Ama..."

Maksim başını gökten indirdiği an bir kaç yüz metre ilerideki androidleri fark etti. Anatoly'nin kolundan tutup mağaraya doğru çekiştirirken Anatoly kolunu kurtarıp konuştu.

"Artık onlar problemimiz değil Maksim."

Tekrar başını kaldırıp atmosfere her giren mekiğin patlayışını endişeyle izledi.

"Problemimiz; umutlarımızın tükeniyor oluşu."

Güneş tamamen batmıştı. Mekiklerin patlamasından sonra art arda büyük ve boğuk patlamalar olmaya başladı. Atmosferin hemen dışında olduğu belli olan patlamaların etrafa yaydığı dalga; atom bombasının yaydığı dalgayı anımsatıyordu. Mağara sistemlerinin önü saniyeler içinde insanlarla doldu. Herkes gökyüzüne şaşkınlık içinde bakarken ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Anatoly kendi kendine mırıldanırken Maksim bunu rahatlıkla duydu.

"Ana gemiler..."

Bir dakika bile geçmeden atmosferden üç büyük gemi girdi. Bol ışıklı bu gemiler anlaşılabildiği kadarı ile Doğu Amerika Federasyonuna ait değildi. Çirkin ve şekilsizlerdi. Anatoly korkulu gözlerle gemilere bakarken yine mırıldanmakla yetindi.

"Bunlar da ne böyle?"

Yukarıdaki şekilsiz gemilerden mekikler ayrılırken Maksim dönüp bağırarak konuştu.

"Herkes mağaralara! Çabuk olun!"

İnsanlar panikle mağaralara girmeye başlarken mekikler yerleşkenin olduğu yöne doğru alçalmaya başladı ve bir yandan da ateş ettiler. Mağaralara doğru gelmekte olan androidler de ne olduğu anlamamıştı ve dönüp yerleşkeye doğru hareketlendiler. Uzaktan görünen alevler yerleşkenin isabet aldığını ve yanmaya başladığını gösteriyordu.

Yerleşkedeki insanlar da androidler de bu olup biten karşısında şaşkındı. Bu tehlikenin insan yapımı olmadığı çok belliydi ama Anatoly ile görüştükten saatler sonra üstelik yerleşkenin imha edileceğine dair risk konuşulmuşken bunun olması garip bir tesadüftü. Fakat Vladimir atmosfere giren insan mekiklerinin yok edilişlerini de görmüştü ve bu yeni gelenlerin insan olmadıklarını tahmin etti. Israrla yapılan anonslar herkesin sığınaklara inmesi yönündeydi ve herkes silahlandırılmaya başlamıştı. Tabi yoğun ateşin izin verdiği ölçülerde.

Dört mekik yerleşkenin hemen dışına, bir mekik de meydana indiğinde her yeri rahatsız eden bir sessizlik kapladı. Meydandaki mekiğin kapısı açıldığında, ellerinde silahlarıyla bir yaratık ordusu yerleşkeye dağılmaya başladı.

Boyu bir insandan daha uzun olmayan palgrunlar bir kamera tripodunu anımsatan üç kassız böceksi bacağı ve göbek hizasından boynuna kadar insanı anımsatan kaslı vücudunun çevresine eşit aralıklarla konumlanmış üç kaslı kolu ve her kolunda avuç açıklığı olmaksızın uzanan yedi parmak ile doğa kurallarına aykırı bir şekil oluşturuyordu. Her canlıda çift sayılı olması gereken uzuvlar bu yaratıkta üç, beş ve yedi gibi tek sayılıydı. Başı daha da garipti. Küçük olan ağzı dudaksız ve sivri küçük dişlerini saklayamayacak şekildeydi. Alın hizasını 360 derece kaplayacak şekilde konumlanmış beş gözü her hareketi yakalaması için dizayn edilmiş gibiydi. Burun ya da burun delikleri yoktu. Başının kulak olması gereken iki tarafı ise boştu ama başının tam üzerinde ne olduğu belirsiz yuvarlak bir çukur vardı. Tamamen çıplak olan yaratıklar; üreme organlarından da yoksun görünüyorlardı. Üç bacak, hareketi dengesizleştirecekmiş algısı yaratırken inanılmaz bir koordinasyona sahip ve insandan bile hızlı koşarken doğa kurallarını çiğnediğini düşündürtebiliyordu.

Palgrunlar güneşi olmayan Palgra takım yıldızında üç gezegene yayılmış bir türdü. Bu gezegene çok da yabancı değillerdi aslında. Görüntüleri gibi yıldız sistemleri de bazı aykırılıklar içeriyordu. Sabit olmayan bir yıldız sistemiydi ve 521 yıl süren bir daire çiziyordu. Rotası dört güneş sisteminden geçtiği için de karanlık bu yıldız sistemiydi ve toplamda yedi yılını ışık alarak geçiriyordu. Daha önce defalarca Zola NED güneş sisteminden geçtikleri için her defasında kaynak ihtiyaçlarını gidermek için Zoladis gezegenini ziyaret ediyorlardı. Zeki ve saldırgan bir türdü ama istilacı değillerdi.

Bu kadar çok gözlerinin olması da güneş görmeyen karanlık bir gezende yaşadıkları içindi.

Palgrunlar yerleşke içinde dolaşmaya başladıkları ilk andan itibaren binalara ateş etmeye başlamışlardı.

Vladimir başkanlık konutunun sığınağında üç danışmanı ile bir arada sokaklarda olup biteni monitörden izliyordu. Kapıdan Josef girdi. Vladimir dönüp onla göz göze geldiğinde Josef ciddi bir ifade ile konuştu.

"On iki aile dışında bütün güvenlik butonlarına basıldı. O on iki aile dışında herkes sığınaklarda"

Vladimir yerinden kalkıp sığınağın içinde amaçsızca yürürken konuştu.

"Öneriniz ne?"

"İki yüz kişilik silahlı bir kuvvet karşı koymak için talimatınızı bekliyor."

Vladimir düşünüyormuş gibi bir ifade ile dönüp Yuri'ye baktı. Bir süre daha kafasını meşgul eden bir şey varmış gibi bekledi.

"Bunu yapmalı mıyız sizce?"

Başını çevirip Josef, Vasili ve Nikolay'a da baktı.

"Yapmalı mıyız? Yoksa burada kimsenin yaşamadığı imajı yaratıp onları savunmasız mı yakalamalıyız?"

"Yaşamın devam ettiğini gösteren çok şey bulacaklardır."

Düşünceli ifadesini devam ettirirken işaret parmağını Nikolay'a doğrulttu ve başını sallayarak haklılığını onayladı. Nikolay konuşmaya devam etti.

"Ayrıca karşı koymazsak binaları yerle bir edecekler ve hem bir sürü masum ölüp gidebilir hem de talimat verdiğinizde askerler başlarına yıkılmış binaların sığınaklarından çıkamayabilirler."

Vladimir başını yine aynı şekilde salladı.

Peki siz ne düşünüyorsunuz?"

Vladimir'in Vasili'ye bakışları "Bu soruyu neden sordun" der gibiydi. Yine bir süre düşündü. Başını kaldırıp Yuri'ye baktı ve işaret parmağını ona doğrulttu.

"Savaşacağız... Sığınaklardan çıksınlar Yuri. Hepsinin J-12 moduna geçmeleri talimatı ver."

"Fakat..."

"Sana söylediğimi yap Yuri. Lütfen."

Sonra dönüp parmağını Nikolay'a doğrulturken Yuri odadan çıktı.

"Mağaralara adam gönder Nikolay... Başkan Anatoly iş birliğini kabul ederse neler yapabileceğimizi konuşalım."

Sonra da dönüp Josef'e baktı. Derin bir nefes alıp verdi.

"İnsanların sığınaklardan çıkmamalarını söyle."

"Savaşabilecek olanlar da mı?"

"İnsanlar sözü hepsini kapsıyor Josef."

Sığınaklardan çıkan androidler düzenli bir şekilde mevzilenerek Palgrunlara ateş etmeye başladı. Dikkatini evlere vermiş Palgrunlar hazırlıksız yakalanmıştı ve ilk anda yirmi kadar Palgrun isabet aldı ve acı çeken bir domuzun çıkardığı çığlıklar gibi yerde debelenmeye başladı. Artık hepsi dikkatlerini binalardan androidlere yönlendirmişti. Sokak köşelerine mevzilenmiş androidlere ateş etseler de ateş güçleri binaların da bir parçasını alıp götürecek ya da yıkacak kadar güçlüydü.

Çatışmalar, ilk güneş doğana kadar devam etti. Her yer aydınlanmaya başlarken yaratıklar hızla hareket etmeye başladı ve mekiklerine bindi. Mekikler yerden yükseldi ve ana gemiye ulaşmaları en fazla bir dakika sürdü.

Silah seslerinin durması ile insanlar ve androidler sokaklara çıkmaya başladı. Şaşkın bir şekilde başlarını kaldırmış yukarıdaki üç dev gemiye bakmaktaydılar. Sokaklarda anons duyulmaya başladı.

"Lütfen android enkazlarına dokunmayınız. Tamamı J-12 modundadır. Lütfen android enkazlarına dokunmayınız. Tamamı J-12 modundadır."

Bu uyarıyla insanlar da androidler de yakınlarındaki asker enkazlarına yaklaşmadan geri çekildiler.

Vladimir ve danışmanları durum tespiti yapmak için çıkıp sokakları dolaşmaya başladı.

Mağara sığınmış halkın Palgrunlar tarafından fark edilmemiş olmaları büyük bir şanstı. Tabi ki başkan ve halkı onların bu gezegende iki yıl kalıp gideceklerinden habersizdilerdi ve kolonileşmek için bir türün daha geldiği korkusu hızla yayılmıştı. Androidlerden daha tehlikeli bir bir düşman korkusu mağaralara hakim olmuştu. Artık gezegeni terk edecek ne bir gemi ne de bir mekik kalmıştı.

Herkeste gergin ama daha çok korku dolu bir bekleyiş vardı. Başkan, Maksim, Nava ve danışmanların bir arada bulunduğu odaya tutuklu pozisyonunda bir android getirildi. Maksim androidin karşısına geldi ve durdu.

"Neden buradasın Evgeni?"

Evgeni başını çevirip Başkan Anatoly Olegchuk'a baktı.

"Başkan Vladimir Lenin sizinle konuşmak istiyor."

Anatoly oturduğu yerden kalktı ve Maksim'in yanına geldi, Evgeni'nin suratına bakarken göğüs cebi gibi görünen bir metali yerinden aldı dokundu ve telefon ekranı gibi rakamlar belirdi. Evgeni'ye baktı.

"21 96 11 13."

Anatoly gülümsedi.

"Sizin bu yaradılışınıza bağlılığınız beni çok etkiliyor."

Sonra da rakamları tuşladı. Ekranda Vladimir'in görüntüsü belirdi.

"Sayın başkan."

"Onlar kim Vladimir?"

"Bunu biz de bilmiyoruz Sayın başkan. Size beraber hareket etmeyi öneriyorum. Bu sorunun üstesinden gelmek için"

Anatoly başını sallarken Vladimir'e yeşil ışık yakmış gibiydi.

"Neden yerleşkeyi terk ettiler?"

"Bütün olasılıklar güneşe karşı bir hassasiyetleri olduğunu gösteriyor."

Anatoly derin bir nefes alıp verdi.

"Yüz elli kişilik teçhizata ihtiyacım var. Silahlı gücün yönetimini de Maksim'e vermeni öneriyorum."

Vladimir başını sallayarak onayladı.

"Öyle olsun sayın başkan. Sizi buraya bekliyoruz."

Anatoly bağlantıyı kesti ve aleti Evgeni'ye verdi. Maksim'e baktı.

"Yüz elli kişi hazırla."

Sonra da dönüp danışmanlarına baktı.

"Güneş battıktan sonra kimsenin mağara dışında kalmasını istemiyorum."

Yüz elli kişilik Anti-andro üyesi yerleşke kapısından girdi teknoloji üssüne doğru yürüdü. Binaların geldiği durum herkesi şaşırtmıştı. Üssün kapısında Vladimir ve danışmanları onları bekliyordu. Karşılama oldukça sıcak oldu. Vladimir ve Anatoly tokalaştıktan sonra Vladimir Maksim'e bakıp başıyla selamladı.

"Karşı taraf kayıp verdi mi Vladimir?"

Anatoly, Maksim'in Vladimir'e ismiyle hitap etmesinden rahatsız olmuş gibiydi başını çevirdi ve ona baktı.

"Sayın başkan diyecektin sanırım."

Maksim gergin bir şekilde derin bir nefes alıp verirken başını sallayıp onayladı.

"Evet öyle diyecektim."

Vladimir sadece tebessüm etmekle yetindi. Eli ile içeriyi işaret etti.

"Yirmi tane kayıp verdiler. Önce onları görmenizi isteyecektim."

Anatoly ve Vladimir önde, iki başkanın danışmanları arkasında Maksim ve android güçlerin komutanı en arkada binaya girdiler.

Geniş bir odanın kapısı açıldı ve insanlar kötü keskin kokudan etkilenmiş şekilde yüzlerini buruşturdu. Yerde yan yana yatan yirmi palgrun cesedine doğru yürüdüler. Bunu sonradan görenler oldukça şaşırmıştı. Cesetlerin yanında yürüyüp garipsemiş bir şekilde bakarlarken Vladimir sakin bir şekilde konuştu.

"Biraz garip görünüyorlar galiba"

Anatoly başını sallayarak onayladı. Vladimir tebessüm ederek ve başını sallayarak konuştu.

"Fizik kurallarını kendileri yazmış gibiydiler."

Maksim eğildi ve yaratığın uzuvlarına dokunarak inceledi. Her cesedin bir bacağında daireler, noktalar ve köşeli şekillerden oluşan bir alfabeyle kod numaraları işlenmiş gibiydi. Kısa bir süre bu yazıya dokunduktan sonra bacaklarının kemiksi yapısına parmağı ile bir kaç kez tıkladı ve karnıyla göğsüne hafifçe bastırdı. Sonra da başına dokundu. Başını çevreleyen gözleri kapalıydı. Başının en üstündeki yuvarlak çukura dokundu. Sonra belinden çıkardığı bıçağı ile göğsünü yardı. Kanı insan kanına oranla daha açık bir kırmızıydı. İçindeki organlar insanların alışık olduğu iç organlar gibi görünmüyordu. Tamamı siyah olan iç organları, küçük ebat farkları dışında neredeyse aynı görünüyordu. Herkes dikkatini tamamen iç organlara vermişken Vladimir'in sesi duyuldu.

"Biri de yaşıyor."

Maksim başını çevirip Vladimir'e bakarken çömeldiği yerden doğruldu. Vladimir eli ile kapıyı işaret etti.

"Görmek isterseniz aşağıda kilit altında tutuyoruz."

Maksim tebessüm ederek başını salladı. Vladimir eli ile yol gösterir gibi işaret etti. Maksim kapıya doğru yürürken Vladimir başkan Anatoly dışındaki diğerlerine baktı.

"Bizi girişte bekleyebilirsiniz."

Vladimir, Maksim ve Anatoly odaya girdiğinde ellerinden uzun zincirlerle üç duvara bağlanmış palgrun ayakta durmuş onlara bakmaktaydı. Bacaklarından biri, dizden aşağısı yoktu. Maksim gözlerini kısarak bir kaç adım öne çıktı ve yaratığa yaklaştı. Sesini alçaltarak kendi kendine konuştu.

"Ne çirkin şeysin sen böyle."

Yaratık gırtlağından konuşurmuş gibi aynı şeyi tekrarladı.

"Ne çirkin şeysin sen böyle."

"Bacaklarında sinir uçları yok. Yoksa dayanamayacağı bir acı çekiyor olurdu."

"Bacaklarında bu yapıya göre çok fazla kan var. Bu bacak yapısının bu kadar kana ihtiyaç duyması normal değil. Anatomisini anlamak güç."

"Vurulanların acı çekip çekmediğini biliyor muyuz?"

"Oldukça. Ama bunun acı çektiğini duymadık. Bir bacağını kaybettiğinde bütün kusursuz mekanizma yerle bir oluyor. Kollarından yardım alıp sürünemiyor bile."

Vladimir kısa bir duraklamadan sonra;

"Sersemliyor ve saatler sonra kendine gelebiliyor."

Elleri belinde bir halde yaratığı incelerken bir yandan da Vladimir'i dinlemekteydi. Onun da bacağındaki garip yazıyla oluşmuş kodu gördü.

"Mesafeyi koru Maksim"

Başkan bu sözüyle Maksim durdu, kısa bir süre düşündükten sonra belindeki feneri çıkardı ve yaratığın suratına tutarak açtı. Yaratık acı çeken bir domuzun çıkardığı ses gibi çığlıklar atarak deli gibi çırpındı ve zincirlerden kurtulmaya çalıştı. Maksim ışığı kapatıp feneri beline yerleştirirken Yaratık gözlerini kapattı ve başını eğdi. Vladimir konuşmaya başladı.

"Işığa karşı..."

Maksim eli ile, susması için Vladimir'e işaret etti.

"Bizi anlıyor. Dilimizi biliyor ya da çok çabuk öğreniyor."

Gözleri kapalı olan yaratık, gözlerini birden açtı ve başını kaldırıp Maksim'e baktı. Vladimir ve Anatoly, yaratığın bu hareketi ile Maksim'in ne demek istediğini anlamışlardı. Maksim gülümseyerek yaratığa baktı ve konuştu.

"Bizi anlıyorsun değil mi?"

Yaratık tepki vermedi. Vladimir gözlerini kısarak Maksim'e baktı.

"Bunu nasıl çözdün?"

Maksim derin bir nefes verirken dönüp Vladimir'e baktı.

"Sadece tahmin."

Vladimir'in yüzünde beliren gülümseme Maksim'i takdir eder gibiydi. Sonra eli ile kapıyı işaret etti.

"Akşam olmadan ne yapacağımızı konuşalım mı?"

Maksim başını sallamakla yetindi. Hep beraber dönüp kapıdan çıkacakları an yaratığın gırtlaktan duyuluyormuş gibi sesi geldi.

"Maksim..."

Üçü birden şaşırmış bir şekilde dönüp yaratığa baktı. Yaratık aynı ses tonu ile konuşmaya devam etti.

"Buradaki kaynaklar size ait değil"

"Hangi kaynaklar?"

"Bunu sizinle paylaşamam. Beni bırakın almamız gerekeni alıp gidelim."

"Bize zarar vermeden mi?"

"Bunu garanti edemem. Sadece Yüce Nork'a iletebilirim. Kararı o verir."

Maksim dönüp Vladimir'e bakarken garip bulmuş bir şekilde konuştu.

"Senin aksanını taklit ediyor."

Vladimir başını sallayarak Maksim'i destekledi. Maksim döndü ve kapıya doğru yürürken diğerleri de onu takip etti.

Başkanlık sığınağına yürürken üçünün de aklında aynı sorular dönüyordu. "Ya gerçekten alacaklarını alıp çekip gideceklerse?" "Peki yüce Nork dediği kişi iyi niyetimizi yine saldırganlıkla karşılarsa?" "Ya yaratık yalan söylüyorsa ve amaçları bu gezegene temelli yerleşmekse?" "Belki de bu kadar aydınlık bir gezegende gerçekten yaşamak istemiyorlardır."

Anayoly, Maksim ve bütün danışmanlar, Vladimir'in başkanlık sığınağında, duvardaki dev ekrandan kayıtları izlemekteydi. Kapı çalındı ve Yuri girdi. Anatoly'e bakarak konuştu.

"Bütün adamlarınız silahlandırıldı başkan."

Anatoly sadece başıyla onaylamakla yetindi. Maksim ekrandaki hareketli görüntünün önüne giderek herkesin dikkatine kendine çekti. Vladimir'e bakarak konuştu.

"Meydanda en az on hareketli projektöre ihtiyacım olacak başkan. Giriş için de on taneye... Bunu güneş batana kadar çözebilir miyiz?"

Vladimir başını çevirip Josef'e baktığı an Josef onaylar şekilde başını salladı. Maksim, Vladimir'in bir şey söylemesine fırsat vermeden mesajı almış bir şekilde Yuri'ye bakarak konuştu.

"Şimdi taktik konuşabiliriz. Büyük salondaki cesetleri kaldırıp silahlı herkesi oraya toplayabilir miyiz?"

Önceden üretim bandı olan büyük salon yerlerde oturan yaklaşık üç yüz askerle dolmuştu. Yarısı android, yarısı da insandı. Uzun zamandır bu yanyana geliş ve güç birliği olmamış, onları ortak bir düşman bir araya getirmişti. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi tartışılırdı ama şuan o salonda büyük bir dostluk havası esiyordu. Belki birbirlerini son görüşleriydi ya da belki yıllar önce sağlanması gereken dostluğun ilk adımlarıydı.

Yuri ve Maksim duvardaki büyük yerleşke şemasının önündeydi. Yuri elindeki işaret lazerini Maksim'e uzattı.

"Maksim... Komuta sende."

Maksim lazeri aldı ve kısa bir bekleme ile nereden başlayacağını düşündü. Başını kaldırıp salondakilere bakarak konuştu.

"Söyleyeceklerimi insanların iyi dinlemesini istiyorum. Komutanın bende olması bizde olması anlamına gelmiyor. İnsan yoldaşlarından komutası altında oldukları android şeflerinin emirlerine itaat etmelerini rica ediyorum."

Maksim kısa bir süre ortamı gözden geçirdi. Hiç bir insan bundan rahatsızmış gibi görünmüyordu.

"Dün düşmandık belki ama bugün omuz omuza yukarıdaki düşmana karşı savaşacağız. Umarım sonra da yine omuz omuza geleceği inşa etmek için aynı savaşı veririz. Dost ve kardeş olarak. Yaşadığımız şeylerden hepimiz dersler aldığını umuyorum."

Eliyle yukarı işaret etti.

"Burada kalıcı değiller. Sadece bir şeyler alıp gitmeyi planlıyorlar. Bu da savaş donanımıyla gelmediklerini gösterir. Bu şanslı olabileceğimiz tarafı... Ama hazırlıksızken bile ne kadar güçlüler bilmiyoruz.

Maksim döndü lazeri açıp şemadaki bazı bölgelere işaret ederek konuştu.

"Buradan buraya kadar on projektörümüz olacak. Kapılardan girdikleri anda onlara doğrultulup savunmasız bırakacağız. Işığa karşı duyarlılar ama savunmasız kaldıkları süre en fazla bir kaç dakika olacaktır. Eminim sonrasında mekikleri havalanıp ışık kaynaklarını yok edecektir.

Kapının iç tarafında sağ ve sol çapraz açıları işaret etti.

"Denis... Alexei... Ellerinizi görebilir miyim?"

İki android ellerini kaldırdı.

"Yirmi beş kişi Alexei komutasında sağda, yirmi beş kişi de Denis komutasında solda bekliyor olacak. ışıklar onlara yöneldiği anda şefler ateş emri verecek. Gece o kapıdan rahatça girdikleri için bu gece de aynı rehavete kapılabilirler. Bu da onların savunmasız yakalandığı pozisyonlardan biri olacak.

Maksim lazerle meydan şeması üzerinde daire çizer.

"Yerleşkeye kolay dağılmak için yine meydana ineceklerini düşünüyorum. Burada da on hareketli projektör olacak. Gennady... Yaroslav..."

İki android daha elini kaldırır.

"Yirmi beş kişi Gennady komutasında sokağın solunda, yirmi beş kişi de Yaroslav komutasında sokağın sağında bekliyor olacak. Mekiğin kapısı açıldığı an yoğun ışık ve şeflerin talimatıyla yoğun ateş başlayacak. Geriye kalan iki yüz kişi onar kişilik ekiplere ayrılıp sokak savunmalarını yapacak."

Maksim yine kısa bir süre durakladı sonra tekrar konuşmaya başladı.

"Sokak savunmasındaki ekiplerde en az üçer kişide güdümlü füze istiyorum. Yerde yaşadıkları mağlubiyet onları hava saldırısına yönlendirecek. Videolardan gördüğün kadarıyla mekikler yükselme anında hantal ve füzelerden kaçma şansları zayıf. Onları yükselirken hedef alın yoksa yerinizi belli etmiş olacaksınız."

Yuri Maksim'le göz göze geldikten sonra bir adım öne çıkarak askerlere baktı. Kendi vücudunun bel üstü kısmını işaret etti.

"Bunu androidler biliyor ama insanların da bilmesi gerekiyor. Bu bölgeden vurulup yere düşmüş ve yardım isteyen hiç bir androide yaklaşmayın ya da kurtarmaya çalışmayın.

İnsanlar bu açıklamanın sebebini anlamamış gibiydi.

"Savaşan bütün androidler J-12 modunda."

İnsanlar yanlarındaki androidlere korkulu bir ifade ile baktılar.

"Hazırlıklara başlayabilirsiniz"

Saatler süren yoğun bir çalışma sonucunda Maksim'in istediği sistem organize edilmişti. İkinci güneş batarken yukarıdaki üç geminin birinden uyarı sireni olduğu kesin olan yüksek ve kalın bir ses duyuldu. Yerleşke sessizliğe bürünmüştü. Halk sığınaklara, silahlı kuvvetler ise olmaları gereken noktalara mevzilenmişti. Güneş tamamen battığında mekikler gemiden ayrılmaya başladı ve önceki gibi yine bir gemi meydana, üç gemi de yerleşke kapısının dışındaki açıklığa indi.

Herkes ilk olarak şunu düşünmüştü. Mekikleri ve ana gemileri dakikalar içinde ortadan kaldıran, kendini hissettirmeden atmosfere kadar giren bu yüksek teknoloji, yerleşkedeki hareketliliğin sebebini çözememiş miydi? Bu teknoloji, yerdeki bir farenin bile nabzını ölçebilecekken mevzilenmek için sokaklarda ellerinde silahlarla dolaşan insan ve androidleri fark edememişler miydi? Mantıklı düşünen herkes, onların bu tuzağa bu kadar kolay düşmesinden şüphe ederdi. Ama kimse bu tarafını düşünmek istemedi. Meydandaki geminin geniş kapısı yukarı doğru açılırken mekikteki yüz palgrundan otuzu düzenlerinin bir parçası olarak dışarı çıktı. Işıkların kumandası elinde olan Yuri'nin bir karar vermesi gerekiyordu. İşini garantiye alıp ilk inen otuz kişiyi mi indirmeliler yoksa ardından gelecek diğerlerini de beklemeli miydi? Telsizinden konuştu.

"Gennady... Yaroslav..."

Çağrısına cevap alamadı. Tedirgin bir şekilde tekrarladı.

"Gennady... Yaroslav, beni duyuyor musunuz?"

Galiba palgrunlar tek akıllıca şeyi yapmış ve iletişimi bozmuşlardı. Yuri ani bir kararla şalteri kaldırdı, ışıklar yandı ve projektörleri mekiğe doğru çevirdi. Palgrunlar ışık karşısında kısa bir afallama ve ardından canları yanıyormuş gibi sesler çıkarırken amaçsız ve düzensiz bir şekilde etrafa kaçışmaya başladılar. Gennady de Yaroslav da ateş emri verdi. Yoğun ateşle ilk otuz palgrun indirilirken mekiğin açık kapısından da faydalanılarak içeridekiler gafil avlandı. Mekik tekrar yükselmeye çalışırken art arda güdümlü füzeler ateşlendi. Bunca şeyin bu kadar zeki bir tür tarafından düşünülmemiş oluşu akıllara durgunluk verecek bir hataydı. Mekiğe giren birden fazla füze aynı anda patladı ve en fazla on metre yükselmiş olan mekik, büyük bir gürültü ile enkaz halinde yere düştü.

Aynı dakika içinde kapı tarafında da benzer şeyler yaşandı. Yüze yakın düzenli bir takım kapıdan girdiği an Yuri'nin hemen yanındaki Maksim aynı şekilde ışıkları palgrunların üzerine doğrulttu. Onlar da aynı paniği yaşarken Denis ve Alexei'nin talimatı ile yoğun ateş başladı. Onları hareketsiz ve çaresiz kılan ışık olmasa belki bu kadar ağır kayıplar vermeyeceklerdi ama tamamı bir dakikadan daha az bir sürede öldürüldü. Diğer iki takım kapıdan girmeden mevzilendiler ve ışık kaynaklarını hedef alarak ateşe başladılar. Yine en fazla bir dakika içinde her yer karanlığa büründü ve palgrunlar yerleşkeye sızmaya başlarken onları bırakan üç mekik havalanıp yukarıdan taarruza geçti. Yerleşkenin üzerinde hareket ederken amaçlı amaçsız ateş ediyordu. Binalar, caddeler ve silahlı güçler... Hedef ayırt etmeksizin vuruyorlardı. Onların bu yoğun baskısı android ve insan askerleri güçleri baskılarken palgrunların yerleşkeye daha rahat girmesini sağlıyordu.

Yuri ve Maksim de sokağa çıkıp diğerlerine desteğe gitti. Bir ellerinde silahları bir ellerinde ise birer roket atar vardı. Kapının olduğu yöne doğru koşarlarken görünmemeye de gayret gösterdiler.

Mekiklerden biri caddenin uzak tarafından göründüğünde Maksim koşmayı bıraktı ve roket atarını omzuna alıp hedef panelinden bakarak mekiğe kilitlendi. Tetiği çektikten bir kaç saniye sonra havada büyük bir gürültü ve büyük bir alev topu oluştu. Yuri, Maksim'i kolundan çekip yere yatırdığında, yerleşkeye girmiş olan palgrunlar, askerlerle çatışmaya başlamıştı bile.

İşler aslında çok da yolunda gitmiyordu. Bire bir çatışmalarda palgrunlara karşı bir üstünlük sağlanmış gibi olsa da havadaki iki mekik ölüm saçıyordu. Her bir mermisi duvarı delip geçecek kadar güçlü olduğu için asker tespit ettiği noktaları duvarın diğer tarafından da vurmaktan çekinmiyordu.

Maksim, Yuri'nin elindeki roket atarı kaptığı gibi yanında durdukları harabe olmuş binanın kapısından girdi. Yuri ne olduğunu anlamamıştı bile ve ona engel olamadı. Maksim merdivenleri hızla tırmandı, çatıya çıktı ve mekikleri görmeye çalıştı. Biri bir hedef bulmuş ve onu tamamen yok etmek istermiş gibi sabit halde tek bir noktaya ateş etmekteydi. Roket atarı omzuna yerleştirdi ve mekiğe kilitlenip tetiği çekti. Geriye sadece bir mekik kalmıştı ama o da Maksim'in yerini tespit etmişti.

Maksim bunu fark ettiği an koşarak merdivenlere ulaştı ve aşağı inip kapıdan çıktı. Hala ne olduğunu anlamaya çalışan Yuri'nin kolundan tuttu ve caddeye doğru çekiştirirken çıkmış olduğu bina büyük bir gürültüyle patladı. Maksim hızla kalktı, Yuri'yi yerden kaldırdı ve caddenin karşısındaki binanın yanına gizlendiler. Yoğun çatışmalar devam ederken çok geçmeden büyük bir gürültü daha koptu. Yuri rahatlamış bir şekilde derin bir nefes verirken omuzlarını düşürdü.

"Son mekiği düşürdüler. Şartlar lehimize döndü. Bizimkiler en fazla bir saat içinde hepsini temizler."

Maksim kafasını bir şeyler kurcalıyormuş gibi aynı yöne ama sessizliğini de korudu.

"Hayatımı kurtardın..."

Maksim cevap vermeden sık, sık nefes alıp veriyordu. Yuri konuşmaya devam etti.

"İsteseydin beni bırakabilirdin."

Maksim yüzünü buruşturarak bu sözünü garipsediğini belli etti.

"Neden geride bırakacaktım ki seni? Sen olsan bırakır mıydın beni?"

Yuri olumsuz bir şekilde başını iki yana salladı. Sonra da konuştu.

"Kurduğunuz şeyi elinizden aldık. Yine de bize yardıma geldiniz. İsteseydiniz mağaralardan bizi yok etmelerini izleyebilirdiniz."

Maksim gülümseyerek Yuri'ye baktı.

"Kaç yaşındasın beş mi? Dört mü? Daha çok gençsin. Politikacılar hep araya sıkışmış şekilde yaşar Yuri. Babam gibi, Vladimir gibi... Bir şeyi elde etmek için ya yalan söylerler ya da bir şeylerden taviz verirler. Ve sonra açıkları kapatmak için başka bir yalan ve taviz daha. Ve bir bakmışsın ki kontrol başkalarının elinde."

Maksim'in yüzündeki gülümseme acı bir hale dönüştü.

"Babam da başkan olabilmek için tavizler verip yalanlar söyledi. halkın rahatı için androidlerin geliştirilmesine destek verdi ve bu rahat devam etsin diye Vladimir'e taviz vermek zorunda kaldı. Kime hayır derse başkanlığı kaybedecekti.

"Ne kadar yalan söylediğini bilemem Maksim ama baban iyi bir adam. Kötü olan Vladimir'di. Biraz da biz... size zarar vermek konusunda gözümüzü kırpmadık ama siz hep doğru kalmayı başardınız."

Silah sesleri durdu. Yuri başını çevirip sınır kapısı tarafına bakarken gülümsedi.

"Sana söylemiştim. Bizimler kısa sürede bitirir işi diye."

Maksim yerinden kalktı, elini uzatıp Yuri'nin elini tuttu ve yerden kalmasına yardım etti.

Anatoly, Vladimir, ve danışmanlar sığınak odasında bir masanın etrafında oturmaktaydı. Kapı vuruldu, Yuri ve Maksim girdi.

"Gelin..."

Maksim ve Yuri, Vladimir'in işaret ettiği sandalyelere otururlar.

"Bu işte bir gariplik yok mu? Piyon feda eder gibiler."

Vladimir, Maksim'i anlamış gibi baktı. Maksim onun bu eski zeka oyunundan bir haber olduğunu fark etmişti.

"Askerlerini bu kadar kolay feda etmeleri garip değil mi? Hedef saptırıp oyalıyor gibiler.

Üç yüze yakın askeri gözlerini kırpmadan feda ettiler."

Vladimir masadaki tablete dokundu ve eliyle karşılarındaki duvarı işaret etti.

"Şunu izle."

Güvenlik kamerası meydandan havalanmaya çalışan mekiğin pilot koltuğunu göstermekteydi. Vladimir görüntüyü durdurdu ve yaklaştırdı. Pilot kabininde bir palgrun oturmuyordu. Bir reptilyan gibi görünüyordu. Maksim yerinden kalktı ve duvardaki dev monitöre yürürken gözlerini kısmıştı. Ellerini beline götürdü ve bir süre izledi. Sonra dönüp Vladimir'e bakarken dışarıyı işaret etti.

"Cesetleri mekik enkazında olmalı."

Maksim hızlı adımlarla kapıya yürüdü.

Teknoloji üssünden çıktı ve meydana doğru koşmaya başladı. Her yer hala karanlıktı ve çalışan bir kaç sokak lambasından başka caddeyi aydınlatan bir şey yoktu. Meydana ulaştı ve doğruca mekik enkazına yöneldi. Mekiğin ön kısmına tırmandı ve patlamış ön cama tırmandı. İki koltukta iki yanmış ceset oturmaktaydı. Zorlansa da birini omuzlarından tutup dışarı çekti. Yanmış olsa da palgrunların bacağındaki kodların benzeri yazılar kıyafetlerinde rahatça seçilebiliyordu. Dışarıda sabit tutamadığı ceset yaklaşık üç metre kadar aşağıdaki zemine düştü. İki bacaklı, iki kollu yüzü kertenkeleyi şekli insanı anımsatan bu canlının ayakları kadar uzun bir de kuyruğu vardı. Yüzündeki ifade şokun da ilerisindeydi.

İlk güneş doğana kadar yerleşke içindeki bilanço belirlenmişti. İki yüz seksen yedi palgrun öldürülmüş, üçü yaralı olarak ele geçirilmiş, altı tane de yanmış reptilyan mekik enkazlarından çıkarılmıştı. Maksim, palgrunların bacağına işlenmiş yazıları reptilyanların yanmış bedenlerinde de aradı ama bulamamış olmaktan dolayı onlarda olmadığı fikrine kapılmadı. Yanmanın etkisiyle kaybolmuş olabilirdi. Yanmış cesetlerin üzerinde bir yazı bulması ya da bulmaması kafasından geçen küçük bir soru işaretinin cevabı olacaktı belki ama çok da üzerinde durmadı.

Kendilerinden ise otuz bir android, on iki de insan kaybedilmişti. Oranlandığında başarılı bir sonuçtu belki ama ölen her asker birilerinin dostu, arkadaşı eşi ya da babasıydı. Mağaralara gidildiğinde bu haber onlara nasıl verilecekti? Ya da insanlar mağaralara döndüğünde yanında iki kişinin sarıldığını gören bir kadın ya da çocuk kendi beklediğinin gelmediğini gördüğünde ne hissedecekti. Neredeyse herkes o günün zaferini ya da sonlarının ne olacağını önemsemeksizin sadece bunu düşünmüştü.

Anatoly, Vladimir, Maksim ve Yuri; teknoloji üssünde palgrunlardan birinin tutulduğu odaya girdiler. Yanlarında, içinde ne olduğu belli olmayan bir de dolu ceset torbası getirdiler. Onun Rusçayı çözüp sorularına cevap alacakları süreyi konuşarak geçirdiler. Konuşma; öldürülen palgrunlar için dile getirilen üzüntü sözcükleri ve bu çatışmaların gereksizliği üzerine devam ederken tutsak konumundaki palgrun konuşulanları anlama başladığını belli etmişti. Maksim eğildi ve ceset torbasını açarak içindeki yanmış reptilyan cesedini tamamen görünmesini sağladı. Doğruldu ve palgrunla göz göze geldi. Palgrunun gözleri Maksim ve reptilyan cesedi arasında gidip geliyordu.

"Bizi anladığını biliyorum." dedi Maksim. Palgrunun davranışlarındaki hafif panik hissedilebiliyordu.

"Aynı değilsiniz. Sizi bu kadar kolay feda ettikleri için dostu da değilsiniz."

Palgrun konuşmamakta ısrarcı görünüyordu. Maksim "Elimden geleni yaptım." der gibi iki elini yana açarak bir mimik yaptı ve dönüp kapıya yürürken Vladimir konuştu.

"Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun Maksim?"

"Konuşmayacak. Öldürebiliriz."

Yuri elini belindeki silahına götürürken Maksim kapıyı açmak için uzanmıştı. Palgrunun sesi duyuldu.

"Efendi Maksim."

Maksim bir kaç saniye durdu döndü ve Palgruna baktı.

"O yüce Nork'un ordusundan."

Maksim anlamamış bir şekilde baktı.

"Noah'ın oğulları. Efendilerimiz. Reptilyanlar."

Maksim kafasına bir şey takılmış gibi kısa bir duraklamadan sonra;

"Efendileriniz mi? Onlara hizmet mi ediyorsunuz? Sizi kolayca önümüze, ölüme attıkları halde."

"Onların gücünü bilemezsiniz efendi Maksim."

Maksim sinirlenmişti eli ile cesedi işaret etti.

"Onların gücü bu kadar işte... Ölüyorlar. Karşısında durursanız, savaşırsanız onlar da ölüyorlar."

"Bunu öğrendiklerinde gezegeni yerle bir edecekler. Yaşayan tek bir canlı bile bırakmayacaklar."

"Onlardan bu kadar çok mu korkuyorsunuz?"

"Bizim korkmak için zamanımız olmadı. Beyinlerimize Nork kelepçelerinin olduğunu fark ettiğimizde efendilerimiz olmuşlardı bile."

Diğer herkes bu diyalogu şaşkınlıkla dinliyordu.

"İstedikleri şey ne?"

"Coilyum elementi... Bütün evrende sadece bu gezegende var. Onların sonsuz yaşamının kaynağı."

Bu sırada her yer titremeye başladı. Odadakiler dengede kalabilmek için bir yerlere tutunmaya çalışırken Maksim palgrunun bağlı olduğu zincirlere tutundu. Palgrun Maksim'in kollarından tuttu. Yuri belindeki silahı çıkarttı ve palgruna doğrulttu.

"Bırak onu."

Palgrun başını Maksim'e yaklaştırdı.

"Geliyorlar... Bu odadan çıkmadan beni öldür. Hayatta bırakırsanız Nork'un kelepçesine ve Noah'ın ışığına mahkum edersiniz. Yıllar süren acılı ölüme."

Maksim üzgün bir ifade ile başını salladı. Palgrun Maksim'in kollarını bıraktı. Maksim hızlı adımlarla kapıya yürürken konuştu.

"Öldür onu Yuri."

"Maksim..."

"Bu onun isteği... Öldür onu."

Maksim odadan çıkıp koridorda yürürken geride bıraktığı loş oda tek el sıkılan lazer silahının ışığı ile aydınlanıp karardı.

Maksim başkanlık konutundan çıktığında her yer aydınlanmıştı. Gürültünün sebebini öğrenmek için caddelere çıkmış gök yüzüne bakan herkes gibi o da başını kaldırıp yukarı baktı. Şekilsiz, önünde ve arkasında sivri çıkıntıları olan dev yeni bir gemi gelmişti. Öyle ki diğerleri onun yanında Titanic'in yanındaki feribotlar gibi görünüyordu. Maksim tehlikenin tahmin edildiğinden daha büyük olduğunu düşünmeye başlamıştı. Geminin dev kapakları açıldı ve bir jet uçağı büyüklüğünde savaş mekikleri ayrılmaya başladı. Herkes panikle kaçışırken Maksim etrafındaki insanlara bağırmaya başladı.

"Sığınaklara! Herkes sığınaklara insin."

Kendi de koşarak teknoloji üssünün kapısından girdi. Koridorda koşarken çevresinde gördüğü herkese seslendi.

"Herkes sığınaklara insin! Hemen!"

Ardından yerleşkeye düşen ilk bombanın sesi duyuldu. Bu ses ve ardından gelen sarsıntı; onları iyi şeylerin beklemediğinin habercisiydi. Maksim çatıdan savaş mekiklerini bir kaç dakika gözlemleme şansı bulduğunda ellerindeki hiç bir silahın onlara gücü yetmeyeceğini ve hızlarına yetişemeyeceğini anlamıştı. Üstelik kimsenin yerleşkeden çıkıp mağaralara gitme şansı da kalmamıştı. Şuan bomba yağdıran mekikler palgrunun anlattığı gibi reptilyan denen türe aitse yere inmeye tenezzül etmeden bir kaç saat içinde hem yerleşkeyi hem de insanlığı yok edeceklerdi. Halbuki palgrunlara karşı mücadele ediyor olsalardı savaşıp direndikleri kadar direnecek, geri çekildiklerinde ise kalanları vurulmuş androidlerin J-12 modu temizleyecekti.

J-12 Modu; androidlerin kendini birer bomba gibi kullanarak feda ettikleri bir moddu. Savaş meydanına çıkmadan önce kendilerini bu moda alıyor, vurulup düştüklerinde, etraftan yardım isteyerek düşmanı üzerlerine çekiyor, istedikleri zamanda sonsuz güç kaynaklarını bir bomba gibi patlatabiliyorlardı. Eğer işlemcileri zarar gördüyse yardım isteyen bir ses kaydı devreye girerek aynı işlemi devreye sokuyor ama patlama durumu kendi iradesi ile değil sadece temasla gerçekleşiyordu. Bu taktik insanlarla savaşma olasılı gündeme geldiğinde apar topar geliştirilmiş ve androidlere monte edilmişti.

Bunun artık bir anlamı kalmamıştı. Kim olsa elinde bu kadar yetenekli savaş mekikleri varken yere inip düşmanla yüz yüze çarpışmazdı.

Maksim; mekikleri gözlemlediği bir kaç dakika içinde umutsuzluğun diplerine doğru sürüklenirken onlarca şey düşündü. Androidler de şuan kendi gibi korkuyu her bir kablosuna kadar hissediyor muydu? Nava'yı ve annesi Vasilisa'yı görmeden mi ölecekti? Ya uzun tüy? Masumiyetin beden bulmuş hali o ve diğer canlılar, insanların sinirlendirdiği reptilyanlar tarafından yok mu edileceklerdi? Sadece insanlara değil, bir kaç gün öncesine kadar düşman gördüğü androidler için bile üzülüyordu.

Daha fazla duramadı ve sığınağa indi. Hem bir bomba tarafından buhar haline gelmek hem de gözlerinin önünde insanlığın son kalesi bu yerleşkenin her geçen saniye yerle bir edilişini görmeyi istemiyordu. Sığınağa indiğinde danışmanlar da dahil üst düzey herkes oradaydı ve gözlerinden korku fışkırıyordu. İnce uzun masadaki sandalyelerden birine oturdu.

"Kahramanca savaştın Maksim."

Maksim Vladimir'e bakarken yüzünde zoraki bir gülümseme belirdi. Başını salladı.

"Diğer herkes kadar Sayın Başkan."

Vladimir başını çevirip Anatoly'ye baktı. Yüzünde bir kabulleniş ve mahcubiyet vardı.

"Bu ülkenin başkanı hep bir kişiydi, her şey son bulurken de öyle kalacak."

Aynı zoraki gülümseme Anatoly'nin yüzünde de belirdi. Bu sırada garip bir şey oldu ve bombalama sesleri durdu. Masadaki herkes birbirine bakarken olmasını istediği ama olduğu için de şaşırdığı bu durumu anlamaya çalışıyordu. Maksim yerinden kalktı. Kapıya doğru giderken Anatoly seslendi.

"Maksim!"

Maksim onu dinlemeden odadan çıktı. Vladimir uzandı ve yan taraftaki tabletinin ekranına dokundu. Duvardaki dev monitörde yerleşke içindeki güvenlik kameralarının görüntüleri belirdi. Sessizlik hakim olmuştu.

Maksim çatıya çıktı ve gizlenerek gökyüzünü izledi. Savaş mekikleri şekilsiz dev gemiye tekrar girmek için havada sıra halinde hızla hareket ediyorlardı. Dev gemi savaş mekiklerini içine alırken bir yandan da atmosferden çıkmak için yükseliyordu. Dışarıda hiç savaş mekiği kalmadığında dev gemi de atmosferden çıkmıştı. Ardından atmosfere çok da büyük olmayan başka bir gemi girdi ve girer girmez de bir mekik ayrılıp yerleşkeye doğru alçaldı. Meydandaki boşluğa inip de kapıları açıldığında boyları iki buçuk metreyi bulan beş klaizos indi. Ellerinde silah yoktu. Gezegen artık tamamen uzaylı türlerin uğrak yeriymiş gibi görünmekteydi ama klaizosların geliş amacı başkaydı. Anatoly, Vladimir, Maksim ve Yuri teknoloji üssünden çıkıp kendilerine doğru gelen klaizoslara yürüdüler. Klaizoslar, insanları fark ettiği an silahsız ve zararsız olduklarını göstermek için ellerini göğüs hizalarında kaldırarak yaklaştılar. Aralarında beş metre gibi bir mesafe kaldığında iki tarafta durdu. Pako kendi dilini konuşurken söyledikleri duyumda anlaşılmasa da insanlar beyinlerinde duydukları şeyi anlayabiliyordu. Ama sadece insanlar anlayabiliyordu.

"Ben Klaizos medeniyetinden Pako... Federasyon yetkisiyle buradayım."

Anatoly biraz afallamıştı. Kısa bir duraklamadan sonra konuştu.

"Anatoly Olegchuk. İnsan medeniyeti..."

Pako önce donuk bir ifade ile Vladimir ve danışmanlarına baktıktan sonra Anatoly'ye döndü.

"Sözlerimi aranızda anlamayanlar ve insan ırkından olmayanlar var."

Anatoly başını sallayarak onayladı.

"Haklısınız. Söyledikleriniz onlara aktarmama izin verin."

Pako tepkisiz kalırken Anatoly dönüp durumu Vladimir ve diğerlerine hızlıca izah etti. Sonra dönüp Pako'ya bakarken konuştu.

"Federasyon yetkisi ile burada olmak ne anlama geliyor Sayın Pako?"

"Bu sizinle daha detaylı konuşmamız gereken bir konu."

Anatoly eli ile teknoloji üssünün olduğu tarafı işaret etti.

Anatoly, Vladimir, Pako ve beraberindeki dört kişi teknoloji üssü sığınağındaki masada oturmaktaydı.

"Federasyon ilkel medeniyetleri istilacı ya da sömürgeci medeniyetlerden korumakla görevli."

Pako konuşurken Anatoly'nin danışmanlarından biri de kısık sesle androidlere çeviri yapmaktadır.

Anatoly ve danışmanları Pako'nun son cümlesine biraz alınmış gibi bakarken Vladimir ve danışmanları da çeviriden sonra aynı ifade ile Pako'ya baktılar. Pako açıkmama ihtiyacı hissetti. Donuk bir ifade ile Anatoly'ye baktı.

"İlkel; sizin anladığınız gibi kullandığımız bir tanımlama değil. Sadece federasyonun belirlediği standart gelişmişliğin altında kalan medeniyetler için kullanılan bir tanımlamadır.

Anatoly başını sallayarak onayladı. Pako aynı sakin tonunda konuşmaya devam etti.

"Dört ırk coilyum elementi için bu gezegeni kullanıyorlar. Coilyum tükeniyor ve kimse kalan kısmı paylaşmak istemiyor."

Pako kısa bir süre bekledi.

"Size bir öneriyle geldik Anatoly Olegchuk."

Anatoly gözlerini kısarak Pako'ya baktı. Kelimelere dökmese de yüzündeki ifade bir an evvel duymak istediğini gösteriyordu.

"İvna 1 yaşamanız için en uygun yer. Hem güvenliğiniz hem de ihtiyaç duyduklarınız açısından."

"Orası neresi hiç bir fikrimiz yok Sayın Pako."

Pako yerinden kalkarken eli ile yanındaki Orga'yı işaret etti.

"Öğrenmek isteyeceğiniz çok şey olduğunu düşünüyoruz. Orga bütün sorularınızı cevaplayacak. Yarın ilk güneşle kararınızı belirtirseniz seviniriz. Reptilyanları gezegenin dışında daha uzun tutamayız."

Pako ve beraberindeki üç klaizosla birlikte kapıya giderken Ona Anatoly eşlik etti. Orga masada kalmıştı.

Orga, gerek insanların gerekse de androidlerin sorduğu yüzlerce soruyu cevapladı. İvna 1’in şartlarını, yaşam standartlarını ve şuan üzerinde bulundukları gezegene oranla artılarını anlattı. Terk ettikleri gezegenleri Dünya’ya benzerliği şaşırtıcıydı. Üstelik şuan bulundukları gezegende kalmaya karar vermeleri durumunda karşılaşacakları sıkıntıları da es geçmedi. Aslında Orga ne kadar anlatırsa anlatsın, sıkıntı anlatılanın çok ötesindeydi.

Coilyum sonsuz enerji kaynağı olarak kullanılan bir elementti. Dünyadaki radyoaktif elementlerin evrenin bir ucundaki versiyonu gibiydi. Reptilyanın başka bir medeniyeti maşa olarak kullanması da bu elementin tehlikesinden kaynaklıydı.

Coilyum için altı medeniyet yüz yıllar süren savaşlar yaptı. Lorkluslar ve Krinkler bu savaşın kaybedeni olup evrenden silindiler.

Reptilyanlar, Anunaki Alfalar, Zeta Extritler ve Nordikler birbirini yok etme çabasından vazgeçip kaynağı eşit olarak kullanma kararına vardılar. Bu anlaşma güler yüzle değil sert tokalaşmalarla yapılmış bir anlaşmaydı ve dört medeniyet arasındaki soğuk savaşı hep sıcak tutmuştu. Dört taraf da anlaşmanın kurallarına bin yıllarca bağlı kalmıştı ama bu uzun süreç kimsenin bir diğerine güvenmediği bir süreçti.

Aslında Başkan Anatoly'ye bu altı medeniyetin savaş sürecini anlatmak bile onların bu gezegenden gitmek için can atmalarına yeterliydi.

Gece mağaralardaki herkes yerleşkeye geldi. Maksim'in önderlik ettiği kafile çölde Musa'nın Mısır'dan İsrail'e götürdüğü kafile gibi görünüyordu. Herkesin görmek istediği tek yer terk etmek zorunda kaldıkları evleriydi. Ama hiç kimse gözlerinde canlandırdığı şeyle karşılaşmadı. Karşılarında; geride bıraktıkları evleri değil bir enkaz buldular. Ama artık bunun da bir önemi yoktu. Gezegeni terk etme kararı alınmıştı.

Anatoly sabah bu kararı Orga'ya bildirdi. Orga, kararın kendisine sorulan sorular esnasında şekillendiğini ve konuşma sonrasında da verilmiş olduğunu mağaradan gelen kafileyi gördüğünde anlamıştı.

O kadar hızlı hareket edilmişti ki işlerine yarayacak tüm materyaller mekiklerin inip insanları alacağı noktaya getirilmişti. Anatoly, Vladimir'î bulacağı yere başkanlık konutundaki sığınak odasına geldi. Vladimir sakin bir şekilde masasında oturmaktaydı. Anatoly haffi bir şaşkınlık belirtisi gösterdi.

" Burada olduğunu söylediler. Mekikler birazdan inmeye başlayacak. Neden hala hazır değilsin?"

"Androidler gitmeyecek Sayın Başkan."

Anatoly'nin yüz ifadesi değişti.

"Ne demek o?"

"İnsanlara daha fazla risk yaratamayız."

"Vladimir... Saçmalama. Derslerimizi aldık. Kimse, kimse için risk yaratmıyor."

"Orga ile konuştum Sayın Başkan. Elementin kaynağı gezegenin diğer tarafında. Bizi görüp risk saydıkları için tepemize konumlandılar. Yer altında bir yaşamımız olsaydı ya da mağaralarda... Varlığımızdan haberleri bile olmayacaktı. "

"Vladimir ne dediğini anlamıyorum. "

Vladimir yerinden kalktı ve Anatoly'nin karşısına geçip konuşmasına devam etti.

"Her bir medeniyet, coilyum için gezegeni yüz otuz yılda bir ziyaret ediyor Sayın Başkan. Bu bizim yer altında bir yaşam kurmamız için yeterli bir süre."

"Orga'nın İvna 1 ile ilgili söylediklerini duydun. Hepimiz için yer var."

"Biz burada var olduk. Kaderimiz ilk olarak burada yazıldı."

Vladimir aklına bir şey gelmiş gibi tebessüm etti ve başını salladı.

"Senin de söylediğin gibi gerçekten gelenekçi bir tarafımız var ve yaratıldığımız topraklar bizim için vazgeçilmez. Hem bizden sonra gelecek yeni nesil androidlerin neler yapabileceğini ya da size ne gibi sıkıntılar yaratabileceğini ben bile kestiremiyorum. Siz bunu hak etmiyorsunuz."

Anatoly donup kalmıştı. Vladimir eli ile kapıyı işaret etti.

"Çıkarken kapıyı kapatır mısın Sayın Başkan."

"Vladimir..."

"Biz kararımızı verdik. Israrınız yersiz."

Anatoly gitti ve Vladimir'e sarıldı.

Altı aylık yolculuktan sonra Klaizos ana gemisi İvna 1 semalarına ulaştı ve kapsüllerde uyku halindeki insanlar uyandırıldı. Aşağıdaki manzara onları çok şaşırtmıştı. karşılarında inanılmaz bir Dünya vardı. Dört yüze yakın yerleşimci yeryüzüne indirildi.

Klaizos ana gemisinin kaldığı üç günde insanların yaşamlarını idame ettirebileceği temel ihtiyaçlar, araç ve gereçler bırakıldı. Aslında bir nevi insanlık hayvanlar ve bitkiler dışında hiçbir şey olmayan bu gezegende hem kaderine terk edilmişti hem de elindeki tüm teknolojiden arındırılmıştı.

Bu durum yok edicilikleri ile bilinen insanoğlunun ilkelliğe mahkum edilip evrene birkaç bin yıl daha kazandırma taktiği gibi görünüyordu. Zihinler moderndi belki ama ormanlar ve magaralar yeni yaşamları için onları bekliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.