İçeriğe geç

2202

Bölüm 5 · 17 dk okuma

2202

Bölüm 5

MADALYONUN DİĞER TARAFI

Madalyonun bir de Doğu Amerika Federasyonu’nu anlatan tarafı vardı tabi ki. Bunun için yakın geçmişe kısaca uğramakta fayda var.

Amerika Birleşik Devletleri; Kaliforniya ve Doğu Amerika Federasyonu olarak ikiye bölünmüş, Kanada Kaliforniya'ya Meksika ise Doğu Amerika Federasyonuna dahil olmuştu.

Ortadoğu'da bütün Arap devletlerini içine alan Arap Birliği Federasyonu kurulmuştu.

İsrail Mısır'ın %80'ini kendi sınırlarına dahil edim Büyük İsrail hayalini canlı tutmaya devam etse de kuzeyindeki hayallerini henüz gerçekleştirememişti.

Kuzey Afrika'da Fas, Tunus ve Libya, Cezayir sınırlarına dahil olarak Büyük Cezayir adındaki ülkeyi oluşturmuştu.

Çin ve Hindistan; Japonya, Kore, Filipinler, Tayland, Burma, Vietnam, Laos, Malezya Afganistan ve Pakistan'ı içine alan Güney Asya İmparatorluğunu kurmuştu.

Avrupa, Türkiye'yi de dahil ettiği birliğinin adını korumayı başarmış ama yüz yıl öncesinden farkı, bağımsız devletlerden oluşan bir birlik değil, başkenti Viyana olan tek bir ülke haline dönüşmüştü.

Bu şekilde oluşan birkaç büyük ülke, kaynakların çoğunu elinde tutup sömürüyü hayatta kalma taktiği olarak uygularken geriye kalan ülkeler sefalet içinde yaşayan ve sömürü mağduru olarak varlığını devam ettiren ülkeler olarak kalmıştı. Yüz yılda Dünya, dört farklı salgın hastalık geçirmiş, ikisi kedi, köpek ve kümes hayvanlarından kaynaklanmıştı. Bu salgınlar Dünya nüfusunun %42'nin hayatını kaybetmesine neden olsa da kaynak yetersizliği hala en büyük sorun olmaya devam etmişti.

Güney Amerika, Orta ve Güney Afrika insandan arındırılmış kaynak tedarik noktalarına dönüşürken Amazon'daki ormanın neredeyse tamamı yok edilmişti. Böcekler dışındaki 12.000 tür deniz ve karalardan silinmiş, bine yakın tür de varlığının sınırlarında gezmeye başlamıştı. Aynı durum bitkiler için de geçerliydi. binin üzerinde bitki türü atmosferik ve değişen doğa şarlarından dolayı yeryüzünden silinirken 300 bitki türü altından daha kıymetli bir hale gelmişti.

Yüzün üzerinde nehir tamamen kurumuştu. Amazon ve Nil nehirleri yürüyerek karşıya geçilebilecek seviyeye gelmişti. Grönland ve Antarktika'daki tüm buzların erimesi kıyı şekillerini ve birçok şehrin yerini değiştirmişti.

Kaynak sıkıntısı Doğu Amerika Federasyonu ve SSCB'yi savaşın eşine getirdi. Olumsuz sonuçlanan görüşmelerle 2139 yılında büyük Dünya savaşı patlak verdi. Adının büyük Dünya savaşı olması birçok katılanı olmasından değil birçok kaybedileni olduğu için kondu. İki ülke de soruna kökten çözüm bulma niyetindeydi ve gözlerini karartmışlardı. Kırka yakın nükleer bomba yuvalarından çıktı ve adreslerine düştü. Dört buçuk milyar insandan geriye, bir milyarın biraz üzerinde insan kaldı.

Dünya artık bir çöldü ve geriye savaşılacak kaynak da kalmamıştı. Hükümetlerin tutunacakları tek dalları; büyük Dünya savaşının korkusu hissedilmeye başladığı dönemlerde giriştikleri uzay kolonileşme teknolojileri kalmıştı. İnsanlığın devamı için gerekli her şey Dünya'yı terk etmeye hazırdı.

Büyük savaştan iki yıl sonra ilk uzay gemisi Doğu Amerika Federasyonu tarafından Batı Virginia'daki LINE üssünden havalandı. Bu; Doğu Amerika Federasyonu'nun havalanacak on uzay gemisinden ilkiydi.

EAF Life Point, doksan mürettebatı ve daha sonra uyandırılmak üzere dondurulmuş iki bin insanla Güneş sisteminin dışına çıkmak için atmosferi terk etti. On iki yıla yakın sürecek olan yolculuk; Zola NED güneş sisteminin insan yaşamına uygun gezegenlerinden Zoladis'e yapılacaktı.

EAF Life Point mürettebatı altı aylık bir yolculuktan sonra uyku kapsüllerine girdi. Adrese ulaştıklarında otomatik olarak uyandırılacaklardı.

Yolculuğun başlamasından on iki yıl sonra Doğu Amerika Federasyonu gemileri Zoladis yörüngesine girdiğinde karşılarında SSCB gemilerini gördüler. Sıkıntı sadece bu da değildi. Uyku halleri sonlandırılan iki bin insandan sadece beş yüze yakın olanı sağ olarak uyanmıştı.

Dünya kaynakları için savaşmış iki ülke şimdi de bu yeni gezegen için savaşmak durumunda kalacaktı. Öyle de oldu.

SSCB kolonisi bu kısa süren savaşı açık ara kazandı ve Doğu Amerika Fedarasyonu’ndan bir tek gemi kaldı ve onun da hasarlı hali ile kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı. Kaçış yirmi kişilik mürettebat için garip ve bir o kadar da korkutucu bir maceraya dönüşmüştü. Birkaç günlük yolculuktan sonra içine çekildikleri kara delikten birkaç dakika sonra çıktıklarında başka bir güneş sistemindeydiler.

Karşılarında da adını henüz bilmedikleri, uzay federasyonu tarafından İvka 1 olarak isimlendirilmiş olan bir gezegen vardı. On dokuz kişilik mürettebat büyük salonda toplandı. Endişelilerdi ve aralarında durumu tartışıyorlardı. Kaptan salona geldi. Kimse aldırış etmemiş gibiydi. Sesini yükselterek konuştu.

“Arkadaşlar!”

Uğultu yerini sessizliğe bıraktı. Kaptan kısa bir süre kendisine meraklı ve endişeli gözlerle izleyen mürettebata baktı. Kaptanın da yüzündeki endişeli ifade diğerlerinin endişesini daha da yükseltmiş gibiydi.

"Size onlarca kötü, hala emin olamadığım bir de iyi haberim var."

Kaptan kısa bir duraklamadan sonra konuştu.

"Gemi ve sistem kara delikte de eksra hasarlar görmüş. Zamanla ya da nerede olduğumuzla ilgili hiç bir bilgiye sahip değiliz."

Salondakilerin endişeleri korkuya dönüşürken kaptan sakinliğini korumaya çalışarak konuşmaya devam etti.

"Bildiğim tek bir şey var, o da görebildiğim şey. Mavi bir gezegenin yörüngesindeyiz ve o Zoladis değil."

Adam el kaldırdıktan sonra konuştu. "Şu emin olamadığın iyi haber nedir kaptan?"

Kaptan derin bir nefes alıp verdi.

"Gezegenin temel uygunluk özellikleri Dünya ile aynı. Yaşamsal özellikleri Dünya’dan kat kat iyi"

Bu cümle tüm mürettebatı biraz da olsa rahatlatmıştı. Eva şüpheli bir bakışla konuştu.

"Seni endişelendiren şey ne kaptan?”

“Bu kadar kusursuz bir gezegenin mutlaka bir sahibi olmalı. Hasarları giderene kadar gezegende konaklamamız gerekecek ve bizi neyin beklediği ile ilgili hiçbir bilgimiz yok.”

Steve elini kaldırdı ve kararlı bir ifade konuştu.

“Başka bir seçeneğimiz var mı Kaptan?”

Kaptan başını olumsuz anlamda iki yana salladı.

“Maalesef başka bir seçeneğimiz yok ve geminin dayanma gücü de kalmadı.”

Steve cesaret verir bir ifade ile;

“Yaşamak için başka çaremiz yoksa o gezegene iner, sahipleri ile tokalaşmamız gerekiyorsa tokalaşır, savaşmamız gerekirse savaşırız.”

Steve diğerlerine bakarak onay bekler gibi başını salladı. Diğer herkes de bu fikri desteklediğini davranışlarıyla gösterdi. Kaptan bu şovu sakin bir ifade ile izledikten sonra Adam ve Eva’ya baktı.

"Doktor Adam, Doktor Eva... İki gün sonra -ki gece ve gündüz uzunluğunu bilmediğimiz için bu süreye ihtiyacımız var- on kişilik bir ekiple gezegene inip uygunluğunu inceleyeceğiz.”

Adam ve Eva onaylar bir şekilde başlarını salladılar.

“Malcolm… Biz oradayken yetki sende olacak.”

Kaptan diğerlerine baktı.

"John, Victor, Eliza... Sistemi kontrol edip normale döndürmenizi istiyorum. Steve ve Regina motorların zarar raporu sizde. Duck, Tom, Junior... Yaşam destek ünitelerinin hatasız çalıştığından emin olun.

Görev verilmiş herkes başını sallayıp onayladı.

“Dağılabilirsiniz.”

Herkes yerinden kalktı ve büyük salondan çıkmak için hareketlendi.

Duck, Tom ve Junior'ın vereceği haber diğer sıkıntılardan daha çok üzülecekti. Dört dev itici motordan ikisi, yirmi dört dengeleyici motordan ise on biri onarılamayacak şekilde hasar görmüştü.

Bir kötü haber de John, Victor ve Eliza'dan geldi. Veri hücreleri ciddi hasar görmüştü ve tamamı boş görünüyordu. Bu da insanlık tarihine, insana ve Dünya'ya ait her bir bilginin silindiği anlamına geliyordu. Bununla birlikte ellerinde hiç bir teknik bilgi de kalmamıştı. En basitinden eğer bu gezegendeki su kirliyse, onu temizleyecek bir makinenin yapılması bile bir hayaldi artık.

Durumun hiç de iç açıcı olmadığı alenen ortadaydı. Gezegenin misafirperverliği, şartların tamamen uygunluğu ve yaşamsal hiçbir sorunla karşılaşma üzerine dua etmekten başka çareleri kalmamıştı. Çünkü gezegenden ayrılmak zorunda kalsalar da bu gemiyle yörüngeden ayrılma şansları yok gibiydi.

İki gün sonra gezegenin gece gündüz dengesi gözlemlerle tespit edilmiş ve on kişilik bir ekibin gezegene inmesine karar verilmişti. Gezegen gece gündüz dengesi konusunda Dünya ile neredeyse aynıydı.

On kişilik ekipte Kaptan Sam, bir kimyager (Edwin), bir biyolog (Eva), bir jeolog (Mike), bir mekanik uzmanı (Steve) bir doktor (Adam) üç asker (Duck, Tom, Junior) ve bir pilot (Regina) yer alacaktı. Rugby isimli mekik, Life Point kargo gemisinden ayrıldıktan kısa bir süre sonra biraz sarsılarak atmosfere girdi. Dağların arasından süzüldü, suya kıyısı olan bir noktaya indi. Herkes üzerinde koruma kıyafetleri oksijen tüpleri, silahları ve teçhizatları ile gemiden indi. Kıyıdan yüz metre kadar içeride başlayan orman sınırlarını çam ağaçları sırası çizmişti. İç taraflardaki yüksek ağaçlar ekibin bulundukları noktadan rahatça görülebiliyordu.

Ormandan gelen kuş sesleri ise yaşam çeşitliliğini alenen belli ediyordu. Gemiden indiklerinde şaşkınlıkları yüzlerine yansımıştı.

“Siz de Dünya’dan bir belgesel izliyor gibi hissettiniz mi?”

Herkes orman tarafına şaşırmış bir şekilde bakarken bazıları da Adam’a bakarak başını salladı. Kaptan ilk adımı atarak ormana doğru yürürken Eva dışındaki diğerleri de onu takip etti. Eva yere bakarak ayağı ile kıyı kumunu karıştırıyordu ve Adam geri dönüp yanına geldi.

“Eva ne yapıyorsun?”

Eva cevap vermeden eğildi ve yerdeki deniz kabuklarından birini aldı ve incemeye başladı.

“Bu benzerlik normal değil.”

“Ne?”

“Bu gezegenin… Dünya ile bu kadar benzemesi normal değil.”

yeriden kalktı ve başlığını çıkarmak için hamle yaparken Adam panikle ona engel olmaya çalıştı.

“Eva delirdin mi sen ne yapıyorsun?”

Eva başlığını çıkarmıştı bile. Gözlerini kapatıp temiz havayı için çekerken büyük bir keyif alıyor gibiydi. Gözlerini açtı ve diğer herkesin şaşkın bakışları ile karşılaştı. Yüzünde büyük bir gülümseme oluştu.

“Ne duruyorsunuz? Hava temiz. Solunabilir.”

Herkes emin olamaz bir şekilde başını çevirip kaptana baktı. Kaptan tereddütsüz kaskını çıkardı. İlk nefesini aldını gören diğerleri de kaskını çıkardı. Sadece Adam kaskını çıkarmamıştı. Şoku atlatamamış bir şekilde Eva’ya bakıyordu. Eve yüzündeki gülümsemesini devam ettirerek uzandı ve Adam’ın kaskını çıkardı ve dudaklarını uzunca öptü. Herkes bıkkın bir ifade ile ikiliyi izledi.

“İşiniz bittiyse hareket edelim.”

Adam da Eva da hafif utangaç bir gülümseme ile başlarını salladılar ve diğerlerinin yanına yürüler. Diğerleri dönüp yürümeye başlamıştı bile.

Ormanın bir kaç kilometre kadar içlerinde büyük bir dağ görünmekteydi. Sam eli ile dağı işaret etti.

“Yukarıdan çevreyi taramamız çok daha kolay olacak.”

Ekip yaklaşık on dakikadır yürümekteydiler. Eva da Adam da ormanla diğerlerinden daha fazla ilgileniyor görünmekteydi. Başları sürekli olarak yukarıda, ağaç ve kuşlardaydı.

Sam adımlarını hızlandırdı birlikte yürümekte olan Adam ve Eva’nın yanına geldi.

“Aynı itaatsizlik tekrarlanırsa cezalandırılacaksın.”

Eva hafif bir tebessümle Sam’e baktı.

“O emre itaatsizlik değildi kaptan. Bilimin rehberliğine güvenmekti.”

“Bilim ne zamandır sadece gözlemle sonuç veriyor?”

“Bunca ağacın ve kuşun solunum yapmadığını mı düşündün?”

“Bize uygun bir atmosferi solumuyor olabileceklerini düşündüm.”

“Yaşam karbon tabanlı. Çok büyük farklar olamayacağını biliyordum.”

“Buna nasıl karar verdin?”

“Kıyıdaki deniz kabuklarının keskin kırılmasından, karararak çürümüş olan ağaç parçalarından, tepemizde uçan martılardan… Dünya’daki ağaçlarının aynısının burada da olmasından. Benzerlik bu kadar fazlaysa atmosfer de farklı değildir.”

Adam muzip bir gülüşle kaptanın tepkilerini izlemekteydi. Eva bir an kulak kesilmiş gibi durakladı. İşaret parmağı ile dağı kast eder gibi bir hareket yaptı.

“Duyuyor musunuz? Su sesi.”

Adam, Sam ve diğerleri de aynı sesi duymuş gibi tepki verdiler. Kaptan adımlarını hızlandırarak herkesin önüne geçti ve o yöne yürümeye başladı. Diğerleri de aynı şekilde onu takip etti.

Su sesine yaklaştıkça yoğun kuş sesleri su sesiyle karışmaya başlıyordu. Suyun olduğu yerde canlı popülasyonun yoğun olması tam da dün

Ormandan çıktıklarında dağın altına açılan büyük mağarayı ve girişi perdeleyen şelaleyi gördüler. Ağaçlar çılgın bir ressamın fırçasından dökülmüş gibi yeşilin her tonunda, çiçek ve kuşlar rengarenkti. Hepsi hipnoz olmuş gibi dakikalarca bu manzarayı izledi. İzlerken mırıldanarak da olsa içinden geçen hayranlığı dışa vurmaktan da geri kalmadılar.

Eva “Burayı Regina’da görmeliydi.” diye mırıldanırken hepsi kaptan Sam’in sesi ile kendine geldi.

“Duck, Tom… Burada nöbettesiniz. En küçük bir sorunda beni haberdar etmenizi istiyorum. Kendiniz çözmek gibi bir yanılgıya düşmeyin.”

Sam bunu söylerken Eva’ya da bakmayı ihmal etmedi. Sonra dönüp mağara önündeki doğal havuza yürüdü ve kenarındaki dar geçitten mağaraya girmek için yürüdü.

Mağaraya yüksek tavanlı ve nemliydi. Yukarıdan damlayan suların yere ya da su birikintilerine düştüğünde çıkardığı ses, sessizliği tüyler ürpertici hatta sinirleri bozacak derecede yırtıyordu. Eva mağaranın tavanına bakarak konuştu.

“Böyle bir cenneti kimse boş bırakmaz.”

“Belkide kimse keşfetmemiştir.”

Adam, Steve’e alaycı bir gülümseme ile baktı.

“Bunca gelişmiş medeniyetten hiç biri burayı bulamadı, biz ilkel kargo gemimizle bulduk öyle mi?”

Steve hiçbir fikri olmadığını küçük bir mimikle belli etti. Eva bir şey görmüş gibi adımlarını hızlandırarak yürümeye başladı. Bu herkesin dikkatini çekmişti.

“Eva!”

Eva Adam’ı duymamış gibi yürümeye devam etti ve bir duvarın karşısına geçip durdu. Diğerleri de onun peşinden gitti ve Eva’nın gördüğü şeyi gördüler. Kusursuz bir şekilde düzleştirilmiş duvarda yine aynı kusursuzlukta oyularak oluşturulmuş, bilmedikleri dilde şekiller vardı.

“Galiba birileri keşfetmiş Steve.”

Kaptan tedirgin bir şekilde telsizine konuştu.

“Duck, Regina beni duyuyor musunuz?”

Kaptan kısa bir neklemeden sonra tekrar konuştu.

"Regina, Duck... Beni duyuyor musunuz?"

Kaptan çağrısına yine cevap alamadı. Tekrarladı. "Duck, Regina."

Kendi kendine mırıldandı. "Telsiz çekmiyor."

Adam endişeli bir şekilde gelmiş oldukları tarafı işaret etti.

"Kaptan, mekiği sadece Regina koruyamaz. Geri dönüp tedbir alalım."

"Merak etme Adam, tehlike hissederse yükselmeleri bir dakikayı geçmez."

"Sam... İleri bir medeniyetten bahsediyoruz."

Kaptan gerilmiş bir ifade ile konuştu.

“Regina mekiği korumayı bilir Adam. Sen sadece buraya odaklan.”

Kaptan mağaranın ilerisini işaret etti ve yürümeye başladı.

"Devam edin."

Herkes mağara çıkışına doğru dikkatli ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. O an hepsinin aklından sadece “Bu gezegenin sahibi varsa nereye gideceğiz?” sorusu geçiyordu. Mağaranın gerisinden gelen bir kükreme sesi hepsinin bu endişeli haline korkuyu da aşıladı. Durup savunma pozisyonu alarak geriye dönüp baktılar. Mağara çıkışına doğru geri geri adım atarken silahlarını mağaranın geride kalmış olan kısmına doğrulttular. Yirmi metre kadar ötede iki ayaklı, dört metrelik bir dinozor kendilerine doğru gelmekteydi. Dinozor onları gördüğü an durdu, geri geri bir kaç adım attı.

“Bu da ne böyle?”

Kaptan başını çevirip Eva’ya bakar.

“Dünya’ya buna benzer bir şey de var mıydı?”

Eva başını sallayarak onayladı. Dinozor bir kaç adım daha geriledikten sonra sert bir şekilde kükredi ve dönüp mağaranın içlerine doğru koşarak uzaklaştı. Hepsinin şaşkınlığı hala suratlarındaydı.

“Etçildi ama bize saldırmadı.”

Kaptan kaşlarını çatarak Eva’ya baktı.

“Bu da gözlemle çıkardığın bir sonuç mu yoksa bizi şaşırtacak başka şeyler mi söyleyeceksin?”

“Dünya’da yaşamış bir tür. Milyonlarca yıl önce. Adını tam hatırlamıyorum ama etçil olduğundan eminim.”

Kaptan eli ile işaret ettikten sonra hızlı adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladı.

“Mağaranın diğer tarafında da bir çıkış olmalı.”

Artık Eva’ya bakan sadece kaptan değildi. Hepsi yürürken bir yandan da garipsemiş bir şekilde Eva’ya bakmaktaytı.

“Tek çıkış bu olsaydı, köşeye sıkışmış hissederdi ve çıkışa gitmek için bütün şansını zorlardı.”

“Öğrenilmiş korku.”

Eva anlamamış bir şekilde Adam’a baktı. Adam söylediğini destekler bir ifade ile başını salladı.

“Bu kadar hızlı kaçmasının sebebi tok olması değil. Silahlar onu caydırdı.”

Kimse Adam’ın hala ne demek istediğini anlamamış gibiydi.

“Burada bir medeniyetin var olduğunun başka bir ispatı. Silahların can yaktığını bir şekilde öğrenmiş olmalılar.”

Bunu merkes mantıklı karşılamış gibi davrandı. Bu arada mağaranın çıkışındaki ışık da görünmüştü. Hızlı adımlar daha da hızlandı ve mağaranın dışına çıktıklarında onları Duck ve Tom karşıladı. Meraklı gözlerle ekibe bakıyorlardı. Kaptan açık havaya çıktığı an telsizinden konuşmaya başladı.

“Regina… Beni duyuyor musun?”

“Evet kaptan duyuyorum.”

“Regina dikkatli olmanı istiyorum. Gezegende yalnız değiliz. Başka bir medeniyetin izlerine rastladık.”

Bu konuşma Duck ve Tom için de sürprizdi ve şok ifadelerle ekibin diğer elemanlarına baktılar.

“Ne kadar büyük bir tehlikenin içindeyiz kaptan?”

“Bunu henüz bilmiyoruz. Mekiğe geliyoruz. Bizden önce bir terslik hissedersen mekiği uçur.”

“Anlaşıldı kaptan.”

Kaptan mekiğe gitmek için hareketlenirken Duck ve Tom hala şaşkındı.

“Ne bulduğunuzu anlatmayacak mısınız?”

Kaptan konuşmak için ağzını açtığı anda belindeki dedektör sinyal vermeye başladı. Herkesin gözü kaptan Sam’in belindeki dedektöre odaklanırken o dedektörü eline aldı. Ekranına baktı. Yüzündeki endişeli ifade ile başını kaldırıp panikle konuştu.

"Bize doğru yaklaşan bir şey var. Mağaraya..."

Hepsi mağaraya doğru ilerlerken silahlarını da etrafa doğrulttular. Steve eli ile Sam'in elindeki dedektörü işaret etti.

"O dedektör sadece metali algılar kaptan. Teknolojik bir şey olmalı."

Mağaraya girdiler içlere doğru koşmaya başladılar.

“Gizlenecek bir yer bulun.”

Üç drone hızla mağara dışından geldi, girişi perdeleyen suyun içinden geçti ve ekibin olduğu yöne doğru ilerledi. Dronelar geçip gittikten sonra Tom ve Junior gizlendikleri yerden çıktı. Kaptan Sam sinirle ve alçak sesle konuştu.

"Yerlerinize dönün ve emrimi bekleyin."

Tom ve Junior tekrar yerlerine dönüp beklemeye başladı.

Yaklaşın on dakikalık beklemeye rağmen dronlar geri gelmedi. Kaptan yerinden çıktı ve eliyle işaret ederek çıkışa doğru yürümeye başladı.

“Gidiyoruz. Acele edin.”

Ekip koşarak çıkışa ulaştı. Mağaradan çıktı ve hiç beklemeden ağaçlara doğru koşmaya devam etti. Mekiğe ulaşmaları çok zaman almamıştı. Regina onları meraklı gözlerle bekliyordu. Kaptan kokpit kısmını işaret ederek o yöne yürüdü.

“Gidiyoruz Regina.”

Regina onu takip ederken meraklı ve bir o kadar da tedirgindi.

“Kaptan ne gördünüz?”

“Bizden çok ileride bir medeniyet.”

Regina pilot koltuğuna oturdu ve motorları çalıştırdı.

“Neye benziyorlardı?”

“Regina bizi buradan bir an evvel uçurur musun?”

Regina mekiği hareket ettirdi. Geniş kokpite Eva ve Adam da geldi.

“Planın ne kaptan?”

Sam Eva’ya bakarken oldukça gergindi. Başını iki yana salladı.

“Buna gemide karar vereceğiz.”

“Sen de biliyorsun ki EAF Life Point'in sadece iki motoru çalışır durumda... O da bizi hiç bir yere götüremez."

Kaptan gergin olduğunu, sesini yükselterek daha da net bir şekilde belli etti.

"Buna gemide karar vereceğiz Eva. Şuan düşünebildiğim tek şey hayatta kalmak.”

Kaptan kısa bir duraklamadan başını çevirip kokpitteki diğerlerine seslendi.

“Kemerler… Atmosferden çıkıyoruz.”

Mekik büyük bir sarsıntı ile atmosferden çıktı ve çok geçmeden kargo gemisine ulaştı. Mekiği bekleyenler meraklı, mekikten inenler ise endişeliydi. Herkes büyük salonda toplandı. Kaptan kimsenin bir şey sormasına izin vermeden konuştu.

“Bu kararı hep birlikte verelim istiyorum.”

Kaptan Sam, tüm mürettebat tarafından olaylara kötü tarafından bakmasıyla bilinirdi. Tedbirli davranılması gerektiği konularda bu yönü ile yarıyordu ama bu kadar hayati bir durumda da çok yönlü düşünmesinin önüne geçiyordu. Bu olayda da bu şekilde olmuştu. Kararı beraber alma gereğini aslında adil yapısından değil de çaresizlikten almıştı. Yaşanacak sıkıntıyı alınmış ortak karara bağlamak daha kolaydı. Fakat hesaba katmadığı başka bir şey vardı. Şu şartlarda kararı tek başına almış olsa bile yaşanacak en küçük bir sıkıntı bile hepsi için kaçınılmaz bir son anlamına gelmekteydi ve ortada ne hesap soracak biri ne de hesap sorulacak bir şey kalacaktı. Eva, Adam ve birkaç mürettebat daha, hep olduğu gibi bu kararda da kaptanın karşısında yer almışlardı. Bu kadar büyük hasarları olan bir gemi ile sonsuz uzayda bilinmezliğe gitmeye çalışmak, kağıt bir gemi ile okyanusu geçmeye çalışmaktan daha zordu.

Kargo gemisinin altı motorundan, çalışan iki motoru ateşlendi. Bu gidilmeye karar verildiği anlamına geliyordu. Gemi yönünü döndürdü. Gemiden bir mekik ayrıldı ve gezegene doğru ilerlerken dev kargo gemisi de ters istikamete hareket ederek gezegenden uzaklaşmaya başladı.

Gemiden uzaklaşan mekik ortak bir karar verilememiş olduğunu göstermekteydi. Eva ve Adam’ın başını çektiği altı kişilik bir ekip gezegende kalmaya karar vermiş ve bu doğrultuda hareket etmişti.

Mekik atmosfere girerken öncekinden çok daha büyük bir sarsıntı yaşamaya başladı. Sonrasında sol taraftaki motor büyük bir gürültü ile iflas ettiği duyurdu. İçerideki alarmlar ve tehlikeyi anımsatan kırmızı renkli ışıkların neredeyse tamamı yanıp sönmeye başlamıştı. Mekik atmosfere girmişti ama hem dengeyi kurmakta hem de istenilen rotada ilerlemekte zorlanıyordu.

Regina yüksek bir sesle bağırdı. “Tutunun.”

İkinci motorda büyük bir gürültü ile ateş topu haline dönüştü. Mekik artık sadece süzülmekteydi. Herkes hayatta kalmak adına korkuyla bir yerlerlere tutunurken Adam’ın yaptığı tek şey sıkı sıkıya sarıldığı Eva’yı korumaktı. Mekik dengesiz bir şekilde de olsa süzülerek ormanın üzerinde alçaldı, biraz ilerledikten sonra ağaçlara çarparak sürüklendi ve parçalanarak durdu.

Mekik kullanılamaz bir haldeydi ve Adam mekikten ilk çıkan oldu. Yara almamıştı. Şoku atlatmış gibi döndü ve panikle ters dönmüş olan mekiğe tekrar girdi. İlk olarak Eva'nın yanına gitti.

"Eva?, Eva iyi misin?"

Eva başından aldığı yara dışında temiz görünüyordu. Kendine gelmeye başlamış gibi inlerken Adam onu çekerek dışarı çıkardı ve yatırdı. Hızla mekiğe tekrar gitti. Girdiği andan itibaren herkesin nabızlarını kontrol etti. Tek yaşayan Regina idi ama o da kumanda kısmından çıkan bir metalin sağ göğsüne saplanmış oluşundan dolayı kan kaybediyordu. Adam Regina'yı bulunduğu yerden, saplanmış olan metal parçasıyla birlikte çıkardı. Tampon yaparak kanı durdurmaya çalışırken Eva ağlayarak yanı başında elini tutuyordu.

"Dayan Regina, lütfen dayan."

Regina öksürerek konuşmaya çalıştı.

"Diğerleri nerede?"

Adam tampona devam ederken bir yandan da konuştu.

"Herkes iyi merak etme. Konuşma sadece biraz daha dayan."

Regina iyi haberi almış gibi gülümseyerek Adam'a baktı ve başını salladı. Dönüp Eva'ya bakarken gözlerini yumdu. Eva panikle seslendi.

"Regina? Regina?"

Eva, Regina'nın karnına kapanıp ağlamaya başladı. Adam bitkin bir şekilde ayakta kala kalmıştı. "Eva..."

Eva duymamış gibi ağlamaya devam etti.

"Eva!" Eva ağlamaya devam ederken başını kaldırıp Adam'a baktı.

"Elimizden geleni yaptık. Kalk, gelmeleri an meselesi. Gitmemiz gerek."

Eva yerinden kalkarken Adam hızla mekiğe gitti ve bir kaç silah aldı. Eva'nın elinden tuttu ve ormanın içlerine doğru hızlı adımlarla yürürken onu da çekiştirdi.

Ormanın içinde nereye gittiklerini bilmeden yaklaşık yarım saat amaçsızca ilerlediler. Eva yorulmuştu.

"Adam... Dinlenmem gerek. Beş dakika izin ver."

Adam durakladı ve Eva'nın elini bıraktı. Eva büyük ağaçlardan birinin yanına bitkin bir şekilde çöktü. Nefes nefese kalmıştı ve konuşmadan elini uzattı. Adam anlamış gibi matarasını çıkardı ve uzattı.

Hava kararmıştı. Ormanın nasıl tehlikeler barındırdığını bilmedikleri için korunaklı bir oyuğa sığınıp ateş yaktılar. Adam tetikte beklerken Eva elindeki çubukla üzgün bir şekilde ateşle oynamaktaydı. Derin bir nefes alıp verdi ve başını kaldırdı.

"Neden kaçıyoruz Adam?"

Adam başını çevirip Eva'ya baktı ve cevap vermedi.

"Peki nereye kaçıyoruz?"

Adam önündeki karanlığa bakarak başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum."

Eva ateşle biraz daha oyalandıktan sonra tekrar konuştu.

"Bu kadar gelişmişlerse bizi neden bulamadılar hala?”

Adam hak verir bir şekilde başını sallayarak onayladı.

"Düşününce garip evet... Teknolojinin bu noktaya geldiği bir medeniyette hiç bir yaşam belirtisi olmaması garip."

"Ve hiç bir yapı, bina yok."

Adam kısa bir süre düşünceli ve suskun halde kaldı.

"Yerin altında ya da suyun altında yaşıyor olabilirler."

Eva düşünceli bir şekilde başını sallarken konuyu değiştirme ihtiyacı hissetmiş gibiydi.

"Sence bizi yakaladıklarında ne yaparlar?"

"Saldırgan bir medeniyet olduklarını düşünmüyorum. İsteselerdi defalarca yok ederlerdi bizi.”

"Umarım düşündüğün gibidir."

Adam kısa bir sessizlikten sonra Eva'ya baktı ve kendi bacağını işaret ederek konuştu.

"Uyu biraz. Ben uyumuyorum."

Eva başını Adam'ın bacağına koyar ve cenin şeklinde kıvrıldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.