Bir keresinde Fizik dersimize giren hocamız konu gereğince bize şöyle demişti: “Farz edelim ki; birisi yapmış olduğu bir zaman makinesiyle bulunduğu mevkiden kendisini saptırabildi. Geçmişe veya geleceğe gidebilme şansı olsa da, inancın temel yapı taşı olan kadere yeni bir süreci dâhil etmiş olur ve evreni ona göre şekillendirmeye başlardı. Yani bir insan, geçmişteki hatasını düzeltmek için geriye dönmüş olsa bile, aslında geçmişe döndüğünden dolayı aynı hatayı zincirleme bir şekilde yapmaya ve yaratmış olduğu o sonu evrenin yeni penceresinde tekrarlamaya devam eder. Basit bir şekilde olayı özetlersek; seçimlerinizi asla diğer taraftan izlemeye kalkışmayın. Şimdi, şu anda görmekte olduğunuz pencereden kendinize bakarak baştan tasarlamaya çalışın.”
Çünkü biz yaratmış olduğumuz her sona muhtaçtık…
Ne yazık ki Ogün Enes’e yaptığım şey birbiriyle örtüşen bir girdap etkisiydi. Dibe batıyorduk. Boğulduğumuz okyanusun maviliğinde yitiriyorduk kendimizi. Ölüm, bizim için bir çıkıştı. Belki de gözlerinde gördüğüm umursamaz adam, bu yüzden ruhu güzel adamı öldürmeye çalışıyordu. Ne de olsa, geçmiş ve gelecek arasındaki o derinliğe gömülmeyi başarmıştık. O çırpınmayı bırakmıştı. Bunu hissettim. Bu sebepten ağladığım o salonun içinde toparlanmam fazlaca zamanımı almıştı.
İkimiz aynı evdeydik. Aynı soğuk duvarlarından arasında, aynı karanlığın ortasında, aynı acılarla oturuyorduk. Ama bana o kadar uzaktı ki, koşsam ona yetişemeyecek gibiydim. Konuşsam beni anlamayacak gibiydi. Ağlasam bir daha gözyaşlarımı silmeyecek gibiydi. O kadar uzaktı ki, sadece bedenen gitmemesinden korkmaya başlamıştım.
Ellerimle yüzümü sildikten sonra ayağa kalktım. Onu bulmam gerekiyordu. Bu gece, bu evde, artık bazı şeyler konuşulacaktı. Benden kaçmasına izin vermeyecektim. Onu hasta eden yaralarını tek tek saracaktım. Yanında olduğumu söyleyecektim. Sarılacaktım. Boynuma sığınırken tenimde hissettiğim nefesine bir kez daha sıkı sıkıya tutunacaktım…
Kendi odasına girsem de içeride olmadığını fark edebilmiştim. Fakat odadan çıkacağım sırada yana doğru devrilen sehpanın üzerinden düştüğünü kanıtlar gibi etrafa saçılmış eşyaları gözüme çarpmıştı. Eşyaların arasında, söndürülmüş izmaritlerin kalıntısı bulunsa da ona verdiğim hayalî defterimi görebilmiştim. Gidip dizlerimin üzerine çöktüm ve onu elime aldım. Elimle üzerini temizlerken hafifçe gülümsemiştim. Bu günlük, her birbirimizden ayrı kaldığımızda sanki gün içinde yeniden görüşmüşüz gibi yazdığımız hayalî anılarla doluydu. Ben ona, o da bana tutmuştu. Ara sıra işin cılkını çıkarıp birbirimizin abuk sabuk yönlerini ele alarak yazdığımız hayalî anılarımızı kahkahayla okuduğumuzu daha dün gibi hatırlıyordum. Öyle ki Ogün babasının uyumasını beklerken, yattığı pusuya ‘Sakız Nöbeti’ kaçmayı başardığı zamanları da ‘Koko Terhisi’ diye kodlardı. Tabii kaçtığı gibi benim yanıma gelirdi. Birlikte uyurduk. Daha doğrusu, göğsünün üzerinde yatarken o saçlarımı okşadığı için ben hep ondan önce uykuya dalardım.
Elimdeki defterle odadan çıktım. Behzat Amca’nın odasına doğru ilerlemeye başladım. Kapının ağzına geldiğimde Ogün’ün oturduğu duvarın köşesine sırtını yasladığını, karşısındaki yatağı izlediğini ve elindeki içkisini sakince yudumladığını görebilmiştim. Ona doğru yürümeye başladım. Tepki vermedi. Bakışlarını bana çevirme gereği bile duymamıştı. Tam karşısına oturdum. Ben onu izlesem de o daha çok boşlukla ilgileniyordu. Telefonumu çıkarıp not defterine bir şeyler yazmaya başladım ve ekranı ona doğru çevirdim. Karanlığa alışan gözleri telefonun ışığına kısılmış ve kaşlarını çatmıştı. Bakışlarını yazdığım yazıya çevirdi. Kısa bir süre gözleri görünmez bir çizginin üzerinde ilerlemişti.
Hayalî günlüğümü atmamışsın, Ogün.
“Odamda mı buldun?” diye sordu.
Kafamı salladım. İçkisinden bir yudum daha aldıktan sonra, “Farkında bile değilim,” demişti. Bakışlarımı ondan kaçırdım. Yutkunmaya çalışıyordum. Bir süre tepkisiz kalsam da gözlerimi kaldırıp ona baktığımda gözlerini yumarak kafasını arkasındaki duvara yasladığını görebilmiştim. İçkisini parmak uçlarında tutuyordu. Düştüm düşecek gibi bir hali vardı. Düşse belki uyanırdı onun sesine. Gözlerini açardı. Nerede olduğunu sorgulardı. Hâlâ karşısında oturup onu izlediğimi fark ederdi. Belki… Belki de artık benim tek isteğim onun gözlerine dokunmaktı…
Yazdığım şeyi okuması için içkiyi tutan eline dokunmuştum. Fakat o zaman parmaklarının ucuyla tuttuğu içkisi yere düşüp dökülmeye başlamıştı. Panik bir şekilde içkisini elime aldım. O ise bir şey yapmadan beni izliyordu. Gözlerimle ondan özür dilediğimde, “Sorun değil bacaksız,” demişti. İçkisini ona doğru uzattım, elimden aldı.
Dışarıya çıkalım mı?
“Neden?”
O bana karşılık verdikçe ben ona not defterimden cevap veriyor ve okusun diye telefonu ona doğru çeviriyordum.
Burada iyi hissetmediğini biliyorum.
Tıslayarak gülümserken içkisini yudumlamadan önce, “Ben artık hiçbir yerde iyi hissetmiyorum, Mısra,” diye yakınmıştı.
Bu sefer ben yanındayım, kulaksız.
“Ne fark eder? İlerlediğim yolda geri döneceğini bildiğim kişi için ne fark eder bacaksız?”
Duraksadım. Duraksadım çünkü sonlara doğru birbirine geçirdiği çenesindeki kemikleri kızgınlığını belli eder gibi yükselip alçalmıştı.
Eskisi gibi sığındığın güvenli bir yer olamam, bunun farkındayım.
Ama aslında ben seni hiç bırakmamıştım, Ogün.
“Seni bırakmayan bendim, Mısra!”
Sen benim neler yaşadığımı nerden bilebilirsin ki Ogün!
“Hadi ama…” Keskin bakışlarını etrafta gezdirmeye başlamıştı. “Bilmiyormuşum gibi davranma!”
NEYİ!?
“Seni bir sapık gibi takip ediyordum kızım!” diye öfkeyle bağırdı. İrkildim, çünkü onu ilk defa böyle görüyordum. Bağırdığında, boğazında çıkan o ince damarı fark edebilmiştim. Kendini sıkıyordu. Hem konuşmak istemiyor, hem de konuşmasa boğulacakmış gibi hissediyordu. Biliyorum. Çünkü bunu hissettim. “Mutluluğunu da gördüm. Konuştuğun kişileri de… Yaptıklarını da… Nasıl beni unutabildiğini de… Hepsini sadece izledim! Ertesi günü, aynı şeyleri tekrarlayacağını bildiğim halde, birkaç metre uzağından gelirken bir kez olsun dönüp arkana bakmanı bekledim. Benimle kavga etmeni! Gerekiyorsa tekrardan bana bir tokat atmanı bile istedim!” Öyle bir gülümsedi ki, ikimizin gözyaşları yüzümüzden süzülürken o bunu umursamıyormuş gibi kafasını sağa sola sallamıştı. “Ama sen beni hiç umursamadın, bacaksız. Bir kez olsun arkandaki varlığımı hissetmemiştin bile…”
Yüzüme doğru eğildi. Çatık kaşları öfkeden daha farklı bir kalıbın içiresindeydi sanki. Bakışlarımı ondan kaçıracağımı bilir gibi çenemi tuttu eli. Yüzüne sabitledi başımı. “Bir şey hissediyor musun?”
Anlamayan gözlerle ona baktığımda, “Ona… Furkan’a karşı…” diye devam etmişti. “Bir şey hissediyor musun, Mısra?”
Şok içinde gözlerine baktım. Bu soruda ciddiydi. Furkan’a karşı bir şeyler hissettiğimi düşünüyordu. Öfkeliydi. Aynı zamanda değil gibiydi de… Silinmek üzereydi. Sanki bunlar, yeryüzüne çakılmak üzere olan Pulsar’ın son kez atan kalbinin sancılarıydı…
“Yapma.” Elimi kaldırıp gözyaşlarını sildim. Çenemi tutan elini indirdi. “Ben gidene kadar bunu bize yapma, bacaksız. Seni kötü hatırlamak istemiyorum.”
Hıçkırıklarım derinleşirken ona kafamı sağa sola salladım. Gözyaşlarını silen ellerimi boynuna sardım. Sıkı sıkıya tutundum ona. Titriyordum. Korkuyordum. Gecenin kör saatinde, kendi karanlığımıza gömülmememiz için Tanrı’ya yalvardım. Dilim açılsın istedim. Kulağına fısıldamak istedim. “Gitme,” demek vardı. “Seni seviyorum,” diye eklemek vardı. Ama konuşamadım. Tek yaptığım şey ona sarılmak olmuştu. O ise sarılmadı. Öylece durdu. Sanki bomboş bir bedene tutunuyordum. Biraz daha beklesem avuçlarımda sadece külü kalacakmış gibi hissettiğim bir bedene sığınmaya çalışıyordum.
Karanlık caddenin içinde elimi tutup ayağa kaldıran adam bana gökyüzünü işaret etti.
“Annem ona hep engel olacağımı düşünmüş.”
O zaman gökyüzünden kayan yıldızı görebilmiştim.
“Ben onun geleceğine ait olamadım.”
Karanlık cadde birkaç saniyeliğine aydınlanmıştı.
“Bu yüzden çekip gitti.”
Sonra yeniden karanlığına gömülmüştü.
“Söylesene bana Mısra…”
Kafamı çevirip karanlık caddede elimi tutarak beni ayağa kaldıran o adama baktım.
“Senin annemden ne farkın kaldı şimdi?”
Yoktu. O, çoktan gitmişti…
Belki yıkılan binaların altında can vermemiştim ama Ogün Enes’in kulağıma fısıldadığı bu sözlerinde çoktan ölmüştüm. İçimdeki bu şey bir acı olamazdı. Bunun tanımı sadece acı olarak kalmamalıydı. Nefes aldığın halde sabahı göremeyeceğine inanmak kadar berbat bir şey yoktu. Ellerimde varlığını hissettiğim adamın aslında hiç burada olmadığını fark etmek kadar berbat bir şey yoktu. Belki de bu yüzden kalkamadım. Bakamadım. Ya da konuşamadım. Çünkü biliyorum, düşen o yıldız Pulsar’dı. Ne de olsa, biz yaratmış olduğumuz her sona muhtaçtık. Yokluğumuzda bile…
