İçeriğe geç

12 GECE | OGÜN ENES

Bölüm 14 · 8 dk okuma

12 GECE | OGÜN ENES

Bölüm 14

EL FENERİ

“Korktun mu?”

Sanırım beş ya da altı yaşlarındaydım, babam beni odamda el feneriyle yakaladığında. Kapı eşiğinde bir bana bir de elimdeki el fenerine bakıyordu. Biraz şaşkındı. Biraz da gözleri kısılmış…

“Evet,” diye fısıldadım. O zaman gülümseyerek yanıma gelmiş ve yatağıma uzanmıştı. Bir kolunu bana sardığı için ben de kafamı onun göğsünün üzerine yaslayarak uzanmıştım.

“Peki seni korkutan şey ne küçük hanım?”

“Karanlık.”

“Başka?”

“Ve yalnızlık.”

“Karanlıkta, yalnızlıkta; bizim yarattığımız bir şey… Tamam, şimdi seni birazcık korkutuyor olabilir ama emin ol o sessizliği özlediğin zamanlar da olacak Mısra.”

“Baba…” Kafamı kaldırıp babama baktığımda, çok geçmeden tavanda gezen gözleri benimkileri bulmuştu. İşte o zaman çatık kaşlarımı görebilmişti. “Ben ikisinden de nefret ediyorum!”

Güldü. Ardından bana sarılan kolunun baskınlığını arttırdı. Enseme dokunan eli hafif bir baskınlık yapınca alnım onun dudaklarının üzerine düşmüştü. Nazikçe öptü alnımı. Daha sonra eğilip kendi alnıyla benim alnımı buluşturmuştu.

“El fenerin nerde?”

Elimdeki el fenerini çıkararak ona gösterdim. O da parmaklarını el fenerine sarınca hemen altında kalan elim daha da küçülmüştü. “Onu söndürelim mi?”

“Hayır!”

“Ama ben yanındayım.”

“Olsun,” deyip suratımı asarak omuz silktim.

“Söz veriyorum, ben yanında olduğum sürece korkuların seni asla yenemeyecek.”

“Yani benimle mi yatacaksın?”

Bu sorumdan sonra babam gülmeye başlamıştı. Fakat bir yandan da bana kafasını sallıyordu. “Evet, küçük hanım, bu gece seninle yatacağım.”

“Ama bunu anneme söyleme.”

“Neden?”

“Çünkü yalnız yatmayı öğrenirsem bana yüzen ördek alacak.”

“Yüzen ördek mi?” diye sorarken yüzündeki gülümsemesi biraz daha büyümüştü. Kafamı salladım.

“Mısra…” Birkaç saniyelik sessizliğimizden sonra gözlerini hafifçe kısmıştı. “Hadi şu karanlığı haklayalım!”

Elimin üzerinde hareketlenen parmaklarını hissedince panikle kafamı çevirmiş ve el fenerine bakmıştım. Yüzüme dökülen saçlarımın ardından alt dudağımı dişleyerek babamın ışığı söndürmesini bekledim. Fakat o da benim söndürmemi beklemişti. Birlikte el fenerini söndürdük. Odanın içindeki karanlık hızlı bir şekilde üzerimize binmişti. Ürperdim. En çokta babamın elini gevşettiği için avuçlarımızın arasından kayıp yere düşen el fenerinin zeminde çıkardığı sese irkilmiştim.

“Düştü!”

“İşte bu kadardı…”

Hızla ona sarıldım. “Baba, gitme sakın.”

“Buradayım,” diye fısıldadı, o da bana sarılırken.

“Ama ben hep uyuduğumda sen gitmiş oluyorsun.”

“Ona şöyle diyelim…” Onu görebilmek için babamın koluna kafamı yaslamıştım. Meraklı gözlerimi gözlerine kaldırdım. Göz göze geldik. “Sana başka bir el feneri getirebilmek için gidiyorum,” dedikten sonra bana göz kırpıp hafifçe gülümsemişti.

“Peki ben korkmayı bıraktığımda hiç gitmeyecek misin?”

“Hiç gitmeyeceğim.”

Ama gitmişti. Hem de karanlık ve yalnızlıktan korktuğumu bile bile gitmişti. Ve ben bunu kabullendiğim gün, bir daha el fenerimi yakmayı bırakmıştım. Çünkü biliyordum. Babamın bir kez daha kapıyı açıp yatağıma gelemeyeceğini, bana sarılamayacağını veya elimdeki el fenerini söndürmem için yanımda kalamayacağını… Biliyordum. Kabullenmiştim. En acısı da buydu. Onu bir daha göremeyeceğini bilmek kadar acı bir şey yoktu. Kayboluyorsun. Ve hiç kimse kaybolduğunun farkına varmıyordu. Kendi içinde, dünyaya batıp diğer gezegenlerin ıssız topraklarına çakılıp kalıyordun. Ve dediğim gibi, hiç kimse böylesine kaybolduğunun farkına asla varamıyordu.

Fakat Ogün Enes, onlardan farklıydı. Babamla yere düşürdüğümüz el fenerini almıştı. Yanıma uzanmıştı. Aynı odada, aynı karanlıkta, yine göz göze geldiğim bir çift göze baka baka söndürmüştüm ışığı. Ben, bunu yaşadığım o gece de anladım. Ogün Enes’te babamdan kalan küçük bir kırıntı vardı. Belki benim hayal ürünümdü. Bilmiyorum ama bunu gecenin zifiri karanlığında birbirimize sıkı sıkıya sarılırken gerçekten hissedebilmiştim.

Şimdi ise ışıklarını söndürdüğüm odanın içinde elimdeki el fenerine bakarak onları düşünüyordum. El fenerinin düğmesini ileriye sürüklediğimde ışığı açılmıştı. Gözlerimi kaldırıp karşıya baktım. İşte o zaman ışığın, bilgisayar dolabımın kapağına yapıştırdığım nottaki “12 gece Ogün Enes” yazısına dokunduğunu görebilmiştim.

Son 12 gece vermişti, kulaksızla bacaksıza. Bu 12 gecede de bir Pulsar’la Dünya yaratmıştık. Kalp gibi atan yıldızı, milyon kilometreler uzaklığındaki Dünya’nın onu hâlâ hissedebildiğini bilmeliydi. Hâlâ aklıma geldiğinde sessizce ağladığımı… Avuçlarıma üfleyerek konuştuğundaki o ufak gıdıklanmayı hissedebildiğimi… Notlarımızı atmadığımı… Fotoğrafları silmediğimi… Bana bıraktığı filmlerini izlediğimi… Evlerinin önünden geçerken durup oradaki boşluğa baktığımı… Hepsini… Bilmeliydi. Çünkü ben ona hâlâ âşıktım. Gidemezdi. Buna izin veremezdim. Yanında olmalıydım. Yanımda olduğu gibi…

El fenerini söndürdükten sonra üzerine oturduğum yatağımdan kalkarak telefonumu elime aldım ve odanın kapısını açtım. Annem uyuyordu. Onu uyandırmamak için sessizce kapıya ilerlerken, önünde geçmekte olduğum mutfaktaki masaya gözlerim ilişmişti. İlerleyen adımlarımı durdurdum. Masanın üzerindeki saklama kabında yaş pastam vardı. Belli belirsiz gülümserken gidip onu aldım ve evden aynı sessizlikle ayrıldım.

Sokak lambalarıyla birlikte Ogün Enes’in evine doğru ilerlemeye başlamıştım. Cadde karanlıktı. Kimse yoktu. Gece hariç herkes derin bir uykudaydı sanki. Belki de insanların gece gibi altına gizlendikleri bir karanlığı vardı. Ne de olsa, o yatağın içine girdiğimizde uyku hepsinden sonra gelen şeydi. Sanırım uyku, susturmak istediğimiz düşüncelerimizin en büyük düşmanıydı…

Evin önüne geldiğimde ilerleyen adımlarım durmuştu. Kafamı kaldırıp artık ışıkları yanmayan evin dış görünümünü izlemiştim. Evin kapısı açıktı. Kaşlarım çatıldı. Kapının önündeki ufak birkaç basamağı çıkarak kapıyı biraz daha açtım ve içeriye bakındım. İçerisi oldukça karanlıktı. Sadece sokak lambalarının el verdiği kadarıyla evin dağınıklığını görebilmiştim. İlerlemeye başladım. Salona gidene kadar takıldığım eşyalara düşmemek için çabalamıştım.

Salona girdim. Ogün koltuğun üzerinde uyuyordu. Hemen yanı başında çoğunluğu bitmiş olan içki şişeleri vardı. Öyle ki birkaç şişe etrafa dağılmış, masanın üzerindeki kül tablası da olmak üzere birçok yer sigara izmaritleriyle doluydu. Televizyon yere düşüp kırılmıştı. Belki de Ogün itmişti. Ya da Behzat Amca’dan kalma bir eserdi. Doğrusu bunu düşünmek istemiyordum. En ufak fikir yürüttüğümde bile boğazımda oluşan o sert düğümü hissedebiliyordum.

Ogün üzerine bir şey örtmediği için üşümüştü sanırım. Çünkü kollarını kendine sararak uyumuştu. Bunu fark edince etrafıma bakındım. Üzerini örtebileceğim herhangi bir şeyin olmadığını anlayınca da elimdekileri yer sehpasının üzerine bırakarak salondan ayrıldım ve temkinli adımlarla yatak odasına doğru ilerlemeye başladım. Işığı açtığımda öylece kalakalmıştım, çünkü onca dağınıklığın arasında sadece burası düzgündü. Behzat Amca’nın yatağına yaklaştım. İşte o zaman yatağın üzerine tıpkı bir çarşaf gibi düzenli bir şekilde serdiği fotoğraflara bakmıştım.

Ogün’ün babasıyla birlikte balık tuttuğu 5 yaşındaki çocukluğuyla selamlaştım. Daha gözlerini açmanın ne demek olduğunu bilmediği halde babasının koynuna sığınan bebekliğine parmak uçlarımla dokundum. Lise zamanlarında babasıyla birlikte kravatı kafalarına bağlayıp kollarını göğsünün üzerinde birleştirerek ciddi bir poz veren 15 yaşındaki haline güldüm. Fakat o zaman gözyaşlarım hızla dudaklarımın üzerinden süzülüp gitmişti. Elimi kaldırıp yüzümü temizledim ve birkaç adım geriledim. Fotoğraflarının üzerini gözyaşımla kirletmek istemiyordum. Hepsi çok güzeldi. Hepsini biliyordum. Daha öncesinde üçümüzün oturup Behzat Amca’nın bir tarafımdan, Ogün’ün diğer tarafımdan anlattığı anılarını unutmak mümkün değildi zaten.

Dolabın kapağını açarken titreyen ellerimi fark edebilmiştim. Hâlâ hıçkırarak ağlamamak için kendimi sıkıyordum. Bir an önce sakinleşmem gerekiyordu. Ogün Enes, ağlamamdan nefret ederdi…

Salona geri döndüm. Ogün hâlâ uyuyordu. Elimdeki battaniyeyi açarak onun üzerini örtmeye başladım. Açıkta kalan ayağını kapattım. Ardından battaniyenin diğer ucunu tutup boynuna kadar çekmeye başladım. İşte o zaman Ogün’ün beni izleyen gözlerine hafifçe irkilmeden edememiştim. Şaşkındım. O ise bir tepki vermeden beni izlemeye devam ediyordu. Bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra yakınımızda olan yer sehpanın ucuna oturdum. Çünkü kendini oturur bir pozisyona getiriyordu.

Elleriyle birkaç dakika sadece yüzünü sıvazladı. Zaten dağınık olan saçlarını daha da karıştırmıştı. Ben ise ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Sadece onu izliyordum. Her yaptığı hareketi, gözleriyle nereyi izlediğini, neden hâlâ konuşmadığını…

Kafasını çevirip gözlerime baktı. Yorgundu. Böylesine karanlık olan evin içinde bile damar damar olmuş göz harelerini seçebilmiştim. Sertçe yutkundum. Boğazıma doğru düştü o bitkin bakışları. Ardından yeniden gözlerime tırmanmıştı gözleri. Bomboştu. Bir an beni izlemek yerine boşluğa dalıp gittiğini bile düşünmeye başlamıştım.

“Saat kaç?”

Bunu sorunca içimde aniden büyüyen garip bir his oluştu. Benimle konuşmuştu! Önce etrafıma bakındım. Daha sonra masanın diğer ucuna koyduğum telefonuma uzanıp elime aldım ve ona saati gösterdim. Kaşları çatılırken gözlerini kaldırıp gözlerime bakmıştı. “Bu saatte burada ne işin var?”

“Seni görmek istedim,” diye ellerimi hareketlendirmiştim ama daha sonra ona neden kulaksız dediğimi hatırladım. Tedirginliğimi belli eder gibi dudaklarımı ısırırken uzanıp onun elini tuttum. Elini kendime doğru çekene kadar tepki vermemişti. Fakat ne yapacağımı anladığında elini hızla kendine doğru çekti.

“İstemiyorum.”

Ona dokunan gözlerim durgunlaştı. Zamanla içine düştüğüm o boşlukta kaybolmamak adına ona kafamı hafifçe salladım. Gülümsemeye çalıştım. Uzanıp elime aldığım yaş pastamı ona gösterdim. Bir elimle, “Onu,” deyip pastayı gösterdim. Ardından Ogün’ü işaret ettim. “Sana getirdim.” Bu sefer kendimi işaret etmiştim. “Benim. Benim yaş pastam.”

“Mısra,” derken ki yüz ifadesi hâlâ bomboştu. “Kes şunu yapmayı.”

Dediğini yaptım. Durdum. Omuzlarımı çökerttim. Bakışlarımı etrafta gezdirerek hafifçe burnumu çektim. Çünkü sızlıyordu. Az önce içimde tuttuğum gözyaşlarım özgürlüğüne kavuşmak üzereydi. Ama kendime direndim! Başka şeyler düşünmeye çalıştım, yıkık dökük olmuş olan salonun eşyalarına bakarken. Ne kadar süre kendime direndim bilmiyorum ama en son dayanamayıp telefonu yeniden elime almış ve ona mesaj atmıştım.

Kapıyı açık bırakmışsın, ev buz gibi.

Hasta olacaksın, Ogün.

Attığım mesajlardan sonra telefonuna giden bildirimlerle koltuğun altına düşmüş olan telefonunu görebilmiştim. Eğilip telefonunu aldım ve ona doğru uzattım. Telefonu elimden alınca yazdığım mesajları okumuştu. Göz göze geldiğimizde koltuğa iyice yayılmıştı. Öyle ki kafasını koltuğa yaslamış, bacaklarını da iki yana açmıştı. Hiçbir şey yapmadı. Öylece beni izledi. Uzun uzun baktı gözlerime. Tabii ben de onun gözlerine…

Kim demiş kelimeler güçlü diye… Ruhu paramparça olmuş gözlerindeki tüm kırgınlığıyla bana bakan çocuk kadar acıtamazdı sözleri canımı. Arkasına yaslanıp beni izledi. Hiç acelesi yokmuş gibi, zaman tam bu noktada ölmüş gibi, sadece o karanlığın içinde gözlerime bakmıştı…

“Sana tek bir şey soracağım, bu yüzden dürüst olmanı istiyorum.”

Bana doğru eğilirken dirseklerini diz kapağının üzerine yaslamıştı. Yüzüme kadar eğildi. Burun buruna gelmiştik. O ufacık mesafede bile sanki kilometrelerce uzakmışız gibi gözlerimin içine baktı ve şöyle dedi: “Babam ölmeseydi, buraya hiç gelemeyecektin değil mi bacaksız?”

O fısıltı, dudaklarımın üzerine bir yara hissi verir gibi sıcak nefesiyle sürünmüştü. O fısıltı, zamanı gerçekten öldürmüştü. Çünkü ben o fısıltının içinde, el fenerimi söndürdüm. Kayboldum. Ne kendimi, ne de onu bulabildim. Ogün bu tepkimden sonra hafifçe gülümsedi ve kafasını salladı. İşte o zaman ruhu güzel adamı öldüren o umursamaz adamla bakıştığımı fark edebilmiştim. Ayağa kalktı. Salonun çıkış kapısına doğru yürümeye başladı.

“Beni hasta eden şey soğuk değil,” diye başladı sözlerine. “Bunda kendini suçlayabilirsin.”

Ve gitti. Yapayalnız kaldığım salonun içinde, az önce çıktığı kapıyı izleyerek ağlamıştım. Elimi ağzıma bastırdım. Hıçkırmamaya çalışıyordum. Yine de bunu pek başaramamıştım. O evin içinde, düştüğü için parçalara ayrılmış olan televizyonla birlikte, son sinema filmimizi izlemiştim sanki. Ben o evin içinde, o televizyonun kırık camında, Ogün Enes’in ölümünü izlemiştim.

Bölüm sonu

1 yorum