İçeriğe geç

12 GECE | OGÜN ENES

Bölüm 13 · 11 dk okuma

12 GECE | OGÜN ENES

Bölüm 13

GECELER BİZE AİT

Okul binasından çıkınca çardakta kümes oluşturmuş tayfamın yanına doğru ilerlemeye başlamıştım. Çardağa yaklaştığımda kendi aralarında, az önce çıktığımız sınavı tartıştıklarını duyabilmiştim.

“İskender Hoca da bizi kendi gibi dürüm yapmaya çalışıyor herhalde!”

“Ben bir buçuğa bile razıyım.”

“Yüzde olarak mı, rakam olarak mı?” diye sordu, Sercan.

“Hangisi daha kârlıysa…”

“Ulan Yakup,” dedi gülerek Sercan. “Dua et sınavda bana yardım ettin, yoksa seni burada çok fena gömerdim.”

“Ne yardımı?” diye merakla sordu, Yaren.

Sercan, bakışlarını Yaren’e çevirdi. “Bir sorunun standart sapmasını yaparken 12 ile 18’i toplayıp 30 bulmuştum da, Allah’tan Yakup; salak mısın oğlum o 40, deyince düzelttim.”

“İyi de, 12 ile 18’i toplayınca sonuç gerçekten 30 oluyor.”

“Ananı!” Bakışlarını hızla Yakup’a çevirdi. “Lan köpek! Senin yüzünden, hayatımda ilk defa doğru yaptığım bir sorunun cevabını sildim!”

“Bana güven diyen mi oldu lan hırto!?”

Ben çardağa girişimi yaparken gördüğüm tek şey, karşımda uçan tekmesiyle Yakup’a doğru giden Sercan’dı. Birkaç saniyeliğine arada kaynamamak adına duraksamıştım. Ardından onların birbiriyle boğuştuğunu görünce gidip Yaren’in yanına oturdum. O ise Yakup’la Sercan’ın birbirini dövmesine göz deviriyordu. “Zehra nerde?” diye elimlerimle sordum Yaren’e.

“Daha çıkmadı.”

“Senin sınavın nasıldı?”

Yaren umursamaz bir havayla arkasına yaslanırken, bana gülümsemişti. “Kâğıdı ilk veren ben olduğuma göre Mısra?”

İç çekerek kafamı sağa sola salladım. “Artık matematik öğrenmeyi denesen?”

“En azılı düşmanımla dost olacağıma, kantinci Ruşen Amca’nın paslanmış makinesinde tost olurum daha iyi.” Elini kaldırıp saçlarımı karıştırdığında gülsem de elini itmeye çalışmıştım. “Hem biz senin gibi inek öğrenci değiliz, Mısroş…”

Evet, doğruydu. Bizimkiler tarafından biraz inek öğrenci olarak anılıyordum, çünkü onlar gibi yolda gelirken ders çalışmak yerine bir hafta öncesinden hazırlanırdım sınavlara. Doğal olarak notlarım pek düşük olmazdı. Hocalar da bizim tayfadan birisini yanıma oturtmazdı. Bu yüzden, aralarındaki espri gerçekten inek öğrenci olduğum kanısında saplanıp kalmıştı…

Zehra, âdeta ondan beklenmeyen bir hareketi gerçekleştirmişti. Sınavın son dakikasına kadar kalmış, geldiğinde ise ilk defa onun matematik sınavından çıktığı için gülümsediğine şâhit olmuştuk.

“Sen hayırdır? Ne bu mutluluk?” dedi gözlerini kısarak, Yakup. “Dur, tahmin edeyim… Son filozof Kamber Hoca’yla aynı sınıfta kilitli kaldınız ve son birkaç nöronunu da kullanılamaz bir hâle getirebildi. Beni görebiliyor musun Zehra? Veya duyabiliyor musun!?” derken bağırdığı için Zehra yüzünden onu geriye doğru iterek homurdanmıştı: “Geri zekâlı mısın!? Bir de ağzımın içine gir, mal çocuk!”

“Lan yoksa İskender Hoca soruların zor olduğunu fark edip, Mısra hariç hepimize 100 mü verdi!?”

Sercan’ın bu sözlerine gözlerimi kısmıştım. O ise bana dil çıkarıyordu. Ellerimi kaldırıp, Turabi’nin taklidini yapmaya başladım. “Sana çok 100 verdim. 96’sını geri alıyorum. Şimdi etrafımda 4 dön!”

Hepsi bu yaptığıma gülerken Yakup el konuşmalarımı anlamadığı için somurtmuştu. “Tamam, güldük eğlendik, şimdi esas olayımıza dönelim! Neden çok mutlusun Zehra!?”

“Çünküüü…” Zehra kelimeyi uzattıkça gerçekten kızın ağzına düşecekmiş gibi ona doğru eğilmiştik. “Çok pis kopya çektim!”

“Ayy kimden kız?” dedi Sercan, meraklı bir tavırla Zehra’nın yanına oturarak. Aslında Sercan sınıftaki Aynur’un dedikodu yaparken ki tavırlarını taklit ediyordu. Bunu fark ettiğimiz için Zehra’yla gülmeden edememiştik.

“Selahattin.”

“Selocan mı?” dedi şok içinde Yakup. “Vay pezevenk, yine sana mı yürüyor yoksa!?”

“Sanırım…” deyince Zehra, Yakup daha çok öfkelenmişti. Sonuçta Zehra’nın bir abisi olmasa da aynı sınıfta okuduğu bir kuzeni vardı. Ve o da, bizleri ciddi ciddi erkeklerden kıskanırdı.

“Lan seni amcama söylemezsem şerefsizim.”

“Ben de senin matematik notunu amcama söylerim, Yakup!”

“Hadsiz!” deyip kafasına geçirdi bir tane. “Beni can evimden vurmuş olabilirsin, ama bu Selocan’ı dövmekten vazgeçeceğim anlamına gelmiyor.”

“Ya Yakup,” derken bir yandan da koluna tutunmuştu, Zehra. “Kafasına çok vurma! Kendin gibi geri zekâlı yapma çocuğu… Bak, arada işime yarıyor.”

Yakup, Zehra’nın çenesini tutup kaşlarının çatıklığını derinleştirerek yüzüne doğru eğildi. “Şakam yok, Zehra. İkinizi de çok fena yola getiririm.”

“Hösst lan! Sen Zehra’ya bir fiske vur, çardağı komple sana geçiririm oğlum,” diye tepkisini koydu, Yaren.

“Anam olay büyüyor,” deyip korkmuş gibi yanıma oturarak kolumun altına pıstı, Sercan. Ben ise ona gülüyordum.

Yakup yine hafifçe Zehra’nın kafasına geçirdi. Zehra homurdanarak Yakup’u itse de gücü pek geriletmeye yetmemişti. “Vururum, o benim kuzenim!” deyip bir tane daha geçirdi. Bir yandan da Zehra kaçmasın diye kolundan tutuyordu.

“Özürlü Yakup!” diye öfkeyle bağırdı, Zehra.

Yakup, Zehra’yı örselemeye devam ederken Yaren ayağa kalkmıştı ki, Sercan’la ben olayın gerçekten şaka boyutundan çıkmaması adına Yaren’i engellemiştik. Sınıfa geri döndüğümüzde, Yakup’a çelme takan Yaren, onun yüzüstü yere düşmesine sebep olmuştu. Fakat esas sorun şu olmuştu; Yakup’un düşüşünü gören en azılı düşmanı Selahattin sesli gülmüştü. Yakup öfkeyle ayağa kalktığında, Yaren sakin bir şekilde sırasına oturuyordu. Tayfamız, bir kez daha Selahattin yüzünden iç karışıklığa doğru ilerliyordu. Tabii Selahattin’in kravatından tutup aniden çektiği için sıraya kafasını çarptıran Yakup yüzünden disipline doğru da ilerliyordu…

Neyse ki bir sınavımız daha olduğu için Türkçe hocamız Tarih’e çalışmamıza izin vermişti. Kimilerin masaya, kimilerin sıraya ve küçük bir azınlığın da duvara yazdığı bir çalışma yönteminden bahsediyordum. Ben ise küçük kâğıtlardaki kopyaları cebime saklamıştım. Şansım kopya çekmekten yana hep kötüydü. Ne zaman kopya çeksem yakalanıyor ve diğerlerinden daha fazla azar işitiyordum. Ummadık taş, baş yarar misali…

Sınavım düşündüğümden de kötü geçmişti. Bizim tayfa ilk 15 dakikalık zorunlu süreleri doldurur doldurmaz çıkmıştı sınıftan, ama ben son bir umut klasik soruları cevaplamak için çabalamıştım. Sınavdan çıktığımda son bir dersimiz daha olsa da öğrencilerin çoğunluğu, tıpkı benim gibi evlerine tüymeye başlamıştı bile. Okulun binasından ayrılmadan önce kapıda nöbet tutan Emine beni durdurup elime bir not verdi. O zaman bizimkilerin yazdığı notu okumuştum.

Senin çıkacağın yok galiba. Biz eve geçiyoruz, Mısro$…

Dolar işaretini görünce bunun Sercan ya da Yakup tarafından yazıldığına emin olabilmiştim. Gülümserken kafamı sağa sola sallayarak ayrıldım okul binasından. Okulun surlarından ayrılmamı sağlayan o demir kapıdan tam dışarıya çıkmıştım ki; birisinin bana, “Mısra!” diye seslendiğini duydum.

Kafamı çevirip sesin sahibine baktım. Furkan üzerime doğru geliyordu. Onu görünce ister istemez kaşlarım çatılmıştı. Tam karşımda durduğunda gülümsedi. “Seni yakaladığıma sevindim.” Ardından uzanıp lagosuma dokunmuştu. Ne yaptığını izlerken, onun lagosuma düşen kurumuş yaprak parçasını üzerimden aldığını görebilmiştim. Gözlerimi kaldırıp ona baktığımda elindekini bana göstermişti. “Seni rahatsız edebilirdi.”

O an çocuğa bomboş baktığımı fark ettim. Gülümsemesine karşılık vermeye çalıştığımda gözleri gülümsememe düşmüştü. Bir süre hiçbir şey yapmadan sadece birbirimizi izledik. En son dayanamayıp kafamı “Yani?” der gibi sağa sola salladım.

“Ah!” dedi yeni hatırlamış gibi. Bir omzuna astığı çantasını önüne çekerek fermuarını açtı ve içinden bir paket çıkardı. “Hoşuna gider mi bilmiyorum ama elimin boş kalmasından iyidir diye düşündüm.” Elindeki paketi bana doğru uzattığında yeniden gülümsemişti. “Doğum günün kutlu olsun, Mısra.”

Şaşırmıştım. Furkan, pek konuştuğum birisi değildi. Doğum günümü hatırlaması ve bana bir hediye alması garibime gitmişti. Bir an ne yapacağımı bilememiş bir şekilde çocuğa baktım. Furkan ise sabırla beni izliyordu. Artık almam gerekiyordu. Böyle bir durumda ona kabalık yapamazdım. Hediyesini almak için elimi uzattığımda birisi sertçe bileğimi kavramış ve beni durdurmuştu. Kafamı çevirip yanımda duran kişiye baktım.

Ogün Enes.

Ben ona baksam da o daha çok ruhsuz gözlerle Furkan’a bakıyordu. Öyle ki ağzındaki sigaranın dumanını şimdi burnundan dışarıya atıyor, bir yandan da kasılan çenesini açmaya çalışıyordu. Furkan bu ifadeden sonra şaşkın gözlerle Ogün’ün öfkeyle onu izleyen gözlerine bakmıştı. “O-Ogün?”

Ogün bir şey demedi. Ona herhangi bir tepki bile vermemişti. Tek yaptığı şey, bileğimi sıkı sıkıya tutan eliyle beni arkasına doğru çekiştirmesiydi.

“Ben…” diye söze başladı, Furkan. “Ben, Mısra’nın doğum gününü kutluyordum.”

Ogün sigarasını eline alıp dumanını dudaklarının arasından süzse de hâlâ gözlerini ondan çekmemişti. “Fark ettim.” Eliyle onu omzundan geriye doğru itti. “Şimdi uza.”

Furkan birkaç adım istemsizce gerilese de gitmedi. Tam tersine daha çok öfkelenmiş bir şekilde üzerimize doğru yürümüştü. “Senden emir alacak birisi değilim!”

Ogün de ona doğru yaklaşınca panik yapmaya başlamıştım. Çünkü ikisinin gözlerinde şimdi saf bir nefret vardı. “Ben yine de sana gitmeni öneririm.”

“Yapmazsam?”

“Karşılığını alırsın…”

Ogün’e sarıldığım kolundan onu geriye doğru çekmeye çalışsam da pek kıpırtatamamıştım. Birden Furkan’ın omzunu sıkarak yer değiştiren çocuğa anlamayan gözlerle baktım. “Yine kaşınmaya mı başladın lan sen?”

“Abi…” diye tısladı, Furkan. Abisi ise elini kaldırarak ona susmasını emretmişti. Bu süreçte hâlâ Ogün’ü izliyordu. “Sana kimlere saygı duyacağını öğretemedik galiba!?”

Ogün sanki bir an onları umursuyormuş gibi hepsine bakmıştı. Ardından tahmin ettiğim şeyi yaptı. Ruhsuz bakışlarını yeniden o çocuğa dikerek, “Değmezsiniz,” demişti.

Çocuğun kaşlarının çatıklığı sanki mümkünmüş gibi daha da derinleşirken, dilini öfkeyle ağzının içinde yuvarlamıştı. Daha sonra, aniden Ogün’ün yakasını kavradı elleri. Ogün, kolunu tutan elime sertçe sarılan parmakları eşliğinde beni kendilerinden uzağa itmişti. Sendeledim. Onlar ise çoktan birbirlerine girmişlerdi bile. Panik bir şekilde kavgayı durdurmaya çalıştım. Bu süreçte Furkan’ın da benim gibi onların arasına girdiğini fark edebilmiştim.

Kavgayı durduramadık. Ogün her fırsat bulduğunda beni kolumdan tutarak aralarından çekmişti. Kapıdaki nöbetçiler koştu. Ardından hocalar ve okul güvenliği…

Aralarında etten bir duvar oluştuğunda iki tarafta nefes nefese kalmış bir şekilde birbirine bakınsa da bir daha saldırmamışlardı. Ogün hâlâ ona sarılmakta olduğum kolunu kendisine doğru çekti. Ellerimin arasından kayıp giden koluna şaşkınca bakarken, aynı eliyle kolumu tutmuştu. Kendisine söylenilenleri dinlemeden yürümeye başladı, Ogün. Tabii ben de onun peşinden sürükleniyordum…

O kadar hızlı yürüyordu ki, bir ara tökezleyip yere düşecek gibi olmuştum. Kolumdan tutan eliyle dengemi kurmamı sağladı. Onu incelemeye çalışsam da her şey çok hızlı gelişiyordu. Yürüyorduk. Öfkeli soluklarını işitiyordum. Yani gergin göğsünün yükselip alçalan nefeslerini görebilmiştim. Az önce ne olmuştu öyle? Ogün Enes, az önce benim için bir kavgaya girmişti…

Evimize giden sokağa girdik. İşte o zaman ilerleyen adımları durmuştu. Kolumu kurtarmayı başardığım anda karşısına geçtim. Yüzüne baktım. Elmacık kemiğinde bir kızarıklık vardı. Saçları alnına dökülmüştü. Tişörtü de çekiştirildiği için yaka kısmından yırtılmıştı. Ellerimi kaldırıp, “Onu tanıyor musun?” diye sordum. Hâlâ ellerim paniğimi belli eder gibi titriyordu. “Neden sana bu kadar öfkeliydi?”

Asice saçlarını karıştırdı. Bu süreçte keskin bakışları etrafı izliyordu. “Evine git, Mısra.”

Sanırım sorumu anlamıştı.

Uzanıp yüzünü avuçladım. Kafasını kendime doğru çevirmeye çalıştığımda bileklerimi tutmuştu elleri. Keskin bakışlarını gözlerime dikti. İşte o zaman ruhuma ufak bir kesik atmıştı bu gözler. “Evine. Git. Mısra!”

Ve bileklerimi bıraktı. Fakat yürüyemedim. Öylece onu izlemeye devam ediyordum. Elini kaldırıp yürümemi söyler gibi salladı. O salladığı eli, şimdi bana dokunsa ağlardım. Korkuyordum. Bir aptallık yapmasından korkuyordum. Kendisine zarar vermesinden korkuyordum. Gitmesinden korkuyordum…

Zamanla ağır bir şekilde gerileyen adımlarım eşliğinde ona sırtımı dönüp yürümeye başladım. Döndüğüm anda boğazımdaki düğüm daha da büyüdü. Bir gözyaşımın izi süründü cildime. Elimi kaldırıp yüzümü temizledim. Sonra kafamı çevirip ona baktım. Hâlâ oradaydı. Duracak gibi oldum bir an, bunu hissetmiş gibi beni izlerken birkaç adım gerilemişti. Yapma, ruhu güzel adam. Gözlerime baka baka gitme...

Ama gitti. Ben de evimize girdiğim o küçük bahçede, bir taşın üzerine oturarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Eve böyle giremezdim. Annem yine Ogün’ü suçlayabilirdi… Titremem geçene kadar bekledim. Belki biraz da, ağlamam bitene kadar…

Üstümü başımı biraz düzelttikten sonra yüzümdeki ifadeyi bozarak evin kapısını çalmıştım. Çok geçemeden açmıştı annem kapıyı. “Hoş geldin kızım…”

Ayakkabılarımı çıkarıp içeriye girdim. Daha çok annemle göz göze gelmemek için çabalıyordum. Odama girmek için salona geçiş yaptığımda dibimde patlayan bir şeye irkilmiş ve korku dolu bakışlarım eşliğinde elindeki konfetinin üzerime yağmasını sağlayan Yakup’un sırıtmasına bakmıştım.

Ardından hepsi bir ağızdan, “İyi ki doğdun, Mısra!” diye bağırmaya başlamışlardı. Şaşkın bakışlarım onlara döndü. Zehra elindeki pastayı tutarken, Sercan yakmayı beceremediği diğer mumlarla uğraş veriyordu. Yakup ise yere dökülmüş olan konfetilerin kırıntılarını tekrardan üzerime fırlattığı için bizi kameraya çeken Yaren’in gözlerini devirmesine sebep oluyordu. Evin her köşesinde rengârenk balonlar vardı. Birkaç doğum günü süsünü asmayı başarsalar da, gerisini kendi boyunlarına atmışlardı. Ben de aralarına katılınca Sercan boynuma bir süsü atmayı ihmal etmemişti.

Zehra elindeki pastayla karşıma dikilince gülümsemiştim. Dilek tutmamı söylediler. Pastaya doğru hafifçe eğilip gözlerimi yumdum ve dileğimi tuttum. Daha sonra gözlerimi aralayıp mumlara üflemiştim. Hepsi beni alkışlamaya başladığında gülümseyerek onlara bakmıştım. Annem, Yaren’in elindeki kamerayı alıp onları çekmeye başladı. “Ne hissediyorsunuz gençler?”

Zehra, “İyi ki varsın kanka…” diye bağırırken, “Vallahi ben sadece pasta için geldim, Mısroş,” tepkisi Sercan’dan çıkmıştı. Yaren’in gülümseyen yüzü düştüğünde, sebebi olan Sercan’ın kulağını çekmeyi de unutmamıştı.

“Ulan gavat mısın nesin ya…” dedi yakınan bir tavırla, Yakup. “Burada beleşçi birisi varsa, o benim demektir!”

“Haklısın kanka... Hakkını yememeliydim.”

Sercan barışmak için elini uzattığında Yakup da onun elini sıkmış ve kafalarını tokuştururlarken, “Bir daha olmasın kardeşim,” diye de uyarmıştı Yakup.

Biz onların saçmalıklarına gülerken, annem pastayı kesmemiz için hazırlıkları yapmaya başlamıştı bile. Pastanın ilk dilimini tabağa koyduğumda, “İlk dilimi sevdiğine ver, Mısra!” demişti Zehra.

Yaren, “Ama o burada değil,” demişti kısık bir sesle ama duyabildim. Kafamı çevirip ona baktığımda o bana göz kırpıyordu. Belli belirsiz gülümsedim. Tabağı aldığım gibi annemin yanına gitmiştim. Annem gülümserken kaşlarını da duygulanır gibi kırıştırmıştı. Elimdeki tabağı alırken uzanıp yanağımdan öptü. Tabii ben de öyle…

Pasta yedik. Abuk sabuk fotoğraflar çekildik. Arada da Ankaralı Namık müzikleri dinleyen ve saçma salak hareketler yapan Yakup’la Sercan’ın dansına bulaşmıştık. Yorulduğumuzda televizyona bir film koyup izlemek istemiştik, ama ne yazık ki her zaman olduğu gibi ortak bir karara düşmeyi başaramamıştık. En son pes edip Buz Devri’ni izlemeye başladık. Daha doğrusu, Buz Devri’ndeki hayvanları birilerine benzeten arkadaşlarıma gülmekten pek izleyememiştim.

Zehra’yla Yaren, annemle beni mutfaktan kovarak bulaşıkları kendileri yıkamıştı. Hava giderek karardığı için ayaklanmalarına karşı koymadım. Hepsiyle vedalaşırken sıkı sıkıya birbirimize sarılmıştık. Kapıdan en son çıkan Yaren’e de sarıldığım sırada avcuma ufak bir şey sıkıştırdığı için şaşkınca kafamı çevirip ona bakmıştım. O ise gülümseyerek, “O size ait,” diye fısıldamıştı.

Yaren de ayakkabısını giyip kapının ağzında onu bekleyen çocukların yanına gitti. Bana el sallarlarken onlara gülümseyerek el sallamıştım. Annem kapıyı kapattı. Ben ise o görmeden avcumdaki şeyi hırkamın cebine attım. Odama girene kadar Yaren’in bana ne verdiğini düşünüyordum. Meraklıyım, çünkü Ogün’le beni kastetmişti.

Odama girdiğimde kapıyı ardıma kapattım. Fazla vakit kaybetmeden cebimdeki küçük paketi çıkarıp açtım. Ucunu avcuma doğru çevirince elime bir kolye düşmüştü. Gözlerim durgunlaştı. Bana takıcıda gördüğüm kolyeyi almıştı…

Gülümsemeye başladığımda kolyeyi avcumun içine hapsetmiştim. Yatağımın üzerine otururken yumruk şeklini alan elimi kalbimin üzerine bastırdım. Bugün alabileceğim en anlamlı hediye Yaren’den gelmişti. Kıyafetlere ihtiyacım yoktu. Değerli takılara… Elektronik eşyalara… Hiçbirine şu anda ihtiyacım yoktu. Benim tek ihtiyacım gecelereydi. Pulsar’a… Ve biraz da, kulaksıza…

Bu yüzden, Yaren doğru söylüyordu. Biz tüm gezegenlere sahip olsak da, sadece geceler bize aitti…

Bölüm sonu

1 yorum