Bundan birkaç yıl önce, bir akşam yemeğimize Ogün de eşlik etmişti. Çünkü annem sürekli görüştüğüm gizemli arkadaşımı fazlaca merak etmişti. Biz yemeğimizi yerken, annem daha çok kaldırdığı gözleriyle Ogün’ü izliyordu. Ogün ise üzerindeki bakışları hissetmiş gibi onunla her göz göze geldiğinde gülümsüyor ve kasılan parmaklarını gevşetmeye çalışıyordu. Uzanıp elini tuttum. Önce tutuşan ellerimize baktı. Ardından gözlerini kaldırıp bana bakmıştı. Bakışlarımla ve tuttuğum elini masanın altında hafifçe sıkarak onu sakinleştirmeye çalıştım.
“Siz ne zamandan beri sevgilisiniz?”
Ogün, annemin bu sorundan sonra çiğnediği lokmayı yutkunamamış gibi öksürmeye başlamıştı. Ben panikle Ogün’e bir bardak su doldurup uzatırken, o daha çok garip bakışları eşliğinde anneme bakıyordu. Elimdeki bardağı alıp birkaç yudum su içti. Öksürdüğü için gözünden süzülen bir gözyaşının izini silmeye yeltenmiştim. Fakat o zaman buna engel olmak ister gibi geriye doğru çekildi. Bakışlarım anneme döndü, çünkü hâlâ bizi izlediği için Ogün kasılmaya başlamıştı.
“B-Bunu nerden çıkardınız, Gülseren Hanım? Biz sadece arkadaşız.”
“Ah tabii,” derken bile annemin yüzündeki gülümsemesi Ogün’ün daha çok kızarmasına sebep oluyordu. “Mısra da öyle demişti, ama yakınlığınız bir an bende acaba sorusu uyandırdı.”
Ogün bakışlarını bana çevirdiğinde kafasını da “Neler oluyor?” der gibi sallamıştı. Omuzlarımı kaldırdım. Bunu görünce sıkıntılı nefesini dışarıya salmıştı. Sanırım ne yapması gerektiğini pek bilmiyordu. Benim gibi panik yapmıştı. Ve bunun sebebi annemdi!
Bakışlarımı anneme çevirdim. O ise masaya yasladığı eliyle yüzünü bizden gizleyerek gülümsüyordu. Bunu fark edince kaşlarım daha çok çatılmıştı. Ellerimi kaldırıp, “Anne onu utandırıyorsun,” diye kızgınlığımı belli ettim. “Sana arkadaş olduğumuzu söylemiştim!”
“Biliyorum,” dedi o da el konuşmasıyla. “Ama bu kadar kızarması normal değil.”
“O normal erkekler gibi değil. Arkadaş çevresi yok.”
Annem gülümsemesini genişletti. “Fark ettim ve bu onu daha sevimli yapıyor.”
Annemle ben el konuşmamızla tartışırken, Ogün bir annemi bir de beni hafif tedirgin gözlerle izlemişti. Daha sonra, “Şey, ben önemli bir konu varsa gidebilirim,” dedi.
“Hayır,” dedi annem kafasını sağa sola sallayarak. “Kahve mi yoksa çay mı içersin diye sordum.”
“Fark etmez.” Ogün bir yandan da hâlâ hafif al al olan yanaklarıyla gülümsemişti. “Zahmet etmeseniz de olur.”
“Olur mu hiç…” Annem sandalyesinden kalkarken yeniden tebessüm etmişti Ogün’e. “Siz koltuklara geçin, ben kahveyi yapıp geliyorum.”
Annem mutfağa geçince Ogün bana, “Bunları kaldırmamız gerekmiyor mu?” diye sormuştu. Kafamı sağa sola sallayıp Ogün’ü kolundan tuttum ve ayağa kaldırdım. “Ama yediğini bırakmak ayıp bir şey…”
Ogün’ü zorla koltuğa oturtturduğumda ben de onun yanına oturmuş ve kaşlarımı çatarak el konuşmamla, “Sen misafirsin, bu kadar derin düşünme,” diye tepkimi koymuştum.
Kaşları çatıldı. “Ne?”
“Sen misafirsin…”
“Anlamıyorum bacaksız, bir yere yaz.”
Seslice puflarken uzanıp sehpanın üzerindeki telefonumu aldım ve not defterine dediklerimi yazıp ona okuttum. Bakışlarını bana çevirmek yerine mutfak kapısını izlemeye başlamıştı. “Ben bir daha bu eve adım atamam, bacaksız.”
Kaşlarımın çatıklığı derinleşirken bir elimi yüzüne yaslayıp kafasını kendime doğru çevirdim. O zaman bakışları bana dönen Ogün’e, “Neden?” der gibi kafamı sallamıştım.
“Az önce olanları görmedin mi kızım?” deyip eliyle arkasında kalan masayı işaret etmişti. “Annen bizi bildiğin sevgili sanıyor.”
Gülümsedim. Ardından söyleyeceklerimi telefona yazıp ona gösterdim.
Seni çok sevimli buluyor da ondan.
Gözlerini kaldırıp bana baktığında, “Sevimli mi?” demişti. “Gerçek beni tanımadığı için öyledir, geçer birkaç güne.”
Öylesin gerçekten.
“Değilim,” derken bir yandan da kaşlarını kaldırıp indiriyordu. “Şunu demeyi kes.”
Sevimlisin, Ogün Enes.
“Sen kaşınıyor musun acaba bacaksız kız?” Karnıma dokununca refleks olarak onu itmiş ve gülmeye başlamıştım. Kaçacağımı fark ettiğinde kolumu tutmuştu. Beni kendisine doğru çekti. Ona doğru kaykılınca burun buruna gelmiştik. Gözlerimi kaldırıp kahverengi irislerine baktım. Ortasında saklı kalan siyah gözbebeklerine, hafif çatık duran kaşlarına, ufaktan çıkan kirli sakalına, alnına dökülen saçlarına tek tek bakışlarımla dokunmuştum. Saatlerin tam bu anda erimesini istemiştim. Sayılar kaybolsun. Günler dursun. Takvim yaprakları yere düştüğüyle kalsın istedim. Çünkü Ogün Enes’e bu kadar yakından bakmak cesaret istiyordu. Ona dokunmak… Diksiyonu düzgün üslubuna kulak vermek… Hepsi paha biçilemezdi. Parmaklarımın ucunda bir şaheser vardı ve ben şimdi onunla burun buruna gelmiş bir şekilde gülümsemeye devam ediyordum. Bir zerdali mi başlattı bu koca masalı bilmem ama onunla karşılaşmam sadece bir tesadüf olamazdı. Bu bir kaderdi. Orada olmam gerekiyordu. Orada olması gerekiyordu. Ve biz, o akşamüzeri kaderi olması gerektiği gibi yaşamıştık…
“Kahveler hazır.”
Bu seslenmeden sonra Ogün’le aramızdaki bakışma bozuldu. Kolumu tutan elini benden çekti ve annemi izlemeye başladı. Annem ise yer sehpasının üzerine kahvelerimizi koyuyordu. “Şekersizdi değil mi?” diye sordu Ogün’e.
“Evet.”
Kahvelerimizi aldıktan sonra annem de karşımızda kalan koltuğa oturmuştu. “İçtikten sonra fal bakmamı ister misin?”
“Ben fala inanmam, Gülseren Hanım.”
“Ben de inanmam ama falsız da kalmam, Ogün Enes.”
Ogün gülümsedi. “Peki, sizin dediğiniz olsun Gülseren Hanım.”
Annem kahvesinden küçük bir yudum alıp fincanını tekrardan tabağına yerleştirmişti. “Neden okulu bıraktın Ogün?”
Ogün’ün gülümsemesi ufak bir kıvılcımla küle dönüşmüştü. Dudaklarında ölü bir his oluştu. Öyle ki konuşmadan önce dudaklarını ıslatmak zorunda kalmıştı. “Babam biraz rahatsız,” dedi kısa bir sessizliğinden sonra. “Ona bazı konularda yardımcı olmam gerekiyordu.”
“Peki annen?”
“Ben doğduktan sonra bizi terk etmiş.”
“Şey, ben…” dedi annem mahcup bir şekilde. “Bilmiyordum.”
“Sorun değil,” deyip gülümsedi, Ogün. “Utanacak olan bizler değiliz, o kendisini suçlamalı.”
Annem de Ogün’ün gülümsemesini karşılık vermeye çalıştı. Daha sonra ortamdaki gerginliğe rahatsız olmuş gibi, “Peki tam olarak ne için okulu bıraktın Ogün?” demişti annem.
Ogün sıkıntıyla iç çekerken bakışlarını bir süre etrafta gezdirdi. Bir yandan da boşta kalan elini yumruk şekline sokup geri açıyordu. “Babamın ilaçlarını satın almakta zorlanıyorduk, ben de bir iş buldum ve şansımı denemek istedim.” Belli belirsiz bir omuz silkerek, “Okulu da çok sevmezdim zaten…” diye gülümsemişti ama bu gülümsemenin gerçek olmadığını biliyordum. Ogün Enes’in gülümsemesine âşık olan bir kız, buruk tebessümünü seçmekte pek zorlanmazdı.
“Babanın rahatsızlığı ne, Ogün?”
Ogün’ün kaşlarının çatıklığı derinleşirken kasılan bedenini hissedebilmiştim. Huzursuz olmuştu. Elinden geldiğince bizimle göz göze gelmemek için çabalıyordu. “B-Bunu söylemesem olur mu?”
“Tabii ki,” dedi annem. “Fazla ileriye gidiyorsam eğer…”
“Hayır, Gülseren Hanım…” dedikten sonra çatık kaşlarını bozmuş ve her şey yolundaymış gibi yeniden gülümsemişti. “Diğer gelişime de konu kalsın diye çabalıyorum.”
Annem de gülümsedi. Ogün Enes böyleydi işte. İnsanların kalbini nerde ve nasıl onaracağını çok iyi bilirdi. Konuyu değiştirdiğiyle kalırdı. Konuştuğu insanlara unuttururdu kendisini. Ama sohbet ilerlerken arada gözlerinin dalıp gittiği o boşlukta yakalardım onu. Tutunurdum ellerine. Bakışlarını bana çevirdiğinde anlardım. Onu tutmasam, buraya bir daha geri dönmeyeceğini…
Kahvelerimizi içtikten sonra annemin ısrarı üzerine Ogün fincanını kapatıp ters çevirmişti. Soğumasını bekledik. Ardından annem fincanı eline alıp telvesini incelemeye başlamıştı. “Senin içinde sakladığın çok şey var, Ogün. Sanki en yakınına bile güvenmekte zorlanıyor gibisin.”
Ogün, annemin bu sözlerinden sonra kaşlarını çatmış olsa da kafasını belli belirsiz sallamıştı. “Sakıncasız.”
“Ve burada baya baya büyük kavgalar görüyorum. Sanırım birisi sana ciddi zararlar veriyor.”
“Onlar hiç bitmiyor desem,” diye kendince hayıflanmıştı, ama yanında olduğum için dediklerini duyabilmiştim.
“Bir de çok samimi olduğun bir arkadaşının annesiyle tanıştığını görüyorum.” Annem bu ufak esprisiyle gözlerini kaldırıp sahte bir şaşkınlıkla Ogün’e baktı. “Aa, yoksa o ben mi oluyorum!?”
“Yok canım, daha neler…” dese de Ogün de bizle birlikte gülüyordu. “Biz samimi filan değiliz, ben Mısra’yı kullanıyorum.”
“Ne için?” diye sordu annem.
“Ara sıra bana simit alıyor. Dilenciye sadaka verir gibi on kuruşlarını cebime atıyor. Ha, bir de ayakkabı bağcığımı son zamanlarda düzgün bağlayayım diye dayakla bana hızlandırılmış bir eğitim veriyor.”
Ogün’ü susturmak için ellerimle ağzını kapatsam da bileklerimi tuttuğu için ona engel olamamıştım. Annem dediklerine gülerken, ben onlara kafamı sağa sola sallıyordum. Ogün bakışlarını bana çevirip yüzünü buruşturdu. Ben de buruşturdum. Bu bizim aramızda öfkeyi temsil ediyordu. Tabii, gerçek olmayanından…
Sonunda annem bizi bırakmıştı. Ogün’ün elinden tuttuğum gibi odama sürükledim. İçeriye girdiğimizde kapıyı kapatıp yatağımın üzerine oturmuştum. Ogün ise bilgisayar masamın önünde olan tekerlekli sandalyeyi yanıma kadar çekip tam karşıma oturmuştu. O karşıma oturana kadar ben çoktan telefonun not kısmına söyleyeceklerimi yazmıştım bile.
Bu kadar kızaracağını bilsem daha öncesinde seni bize getirirdim.
Gözlerini kısarak bana baktı. “Bu konuyla ilgili tek kelime dâhi etmeni istemiyorum.” İç çeken hallerine kıkırdamıştım.
Ogün Enes, gerçek sevgililerinin ailesinden de mi utanıyordu yoksa?
“Benim daha önce hiç sevgilim olmadı, Mısra Karataş.”
Yüzümdeki gülümseme sönmüştü. Bakışlarım durgunlaştı, çünkü bu konuda ciddiydi.
Neden?
Bir elini kaldırıp bana yüzünü işaret etti. “Şu tipe baksana bacaksız… Sence hangi kız böyle bir çocukla çıkmak ister?”
O an dediklerine öylece kalakalmıştım. Ogün kafasını çevirip pencereden dışarıya bakarken, ben olabildiğince onu süzmüştüm. Kusursuzdu benim gözümde. Hafif dalgalı olan uzun saçları, kemikli yüzü, burnu, dudakları, kaşı, gözü, hepsi kusursuzdu. Ama o kendisini beğenmiyordu. Doğrusu bunun için de çabalamıyordu. Yine de üzülmüştüm. Belki de umursamaz adamın, daha o zamanlardan ruhu güzel adamı öldürmeye çalıştığını anlamalıydım.
Uzanıp elini tuttum. Bu hareketimden sonra kafasını bana çevirmişti. İşte o zaman elimdeki telefona yazdığım yazıyı da okumaya başlamıştı.
Seni asla yargılamalarına izin verme.
“Ben insanları umursamayı çok önceden bıraktım.”
Sen bu hayatta görebileceğim en kusursuz çocuksun, Ogün Enes.
“Mısra, ben gerçekleri söylüyorum. Vicdan yapmaya kalkma…”
Vicdan yapmıyorum. Çok kırıcısın, Ogün!
Lütfen böyle düşünme…
“Peki…” Gülümserken bana doğru eğilmişti. “Bacaksız.”
Ben de gülümsedim ve el konuşmamla, “Kulaksız,” dedim.
“Şunu yapmayı kes.” Kaşları öfkeyle çatılmıştı. “Ne dediğini anlamıyorum.”
Telefonumu yeniden elime alarak not kısmına girdim.
Sana ‘Kulaksız’ diyorum!
“Neden?”
Çünkü sen benim anlattıklarımı duyamayacak kadar sağırsın, Ogün!
Kızgınlığımı ona belli etsem de o buna gülüyordu. Ona tutunduğum elinin parmakları bu sefer benim elimi kavramıştı ve avuç içimi dudaklarının üzerine yaslamıştı. “Ben seni buradan dinliyorum, bacaksız kız…” diye fısıldadıktan sonra avcumun içini nazikçe öpmüştü.
Gülümsemem genişlerken elimi kaldırıp onun yanağının üzerine yerleştirdim. Göz göze geldik. Alnımız birbiriyle buluştu. Fakat alnımıza dökülmüş olan saç tellerimiz yüzünden onun gözlerini ince şeritlerin arasından izleyebilmiştim. Ben ona, savunmasız kalan bu düşüncelere korkusuzluğunu sunduğu her saniye için içten bir şekilde gülümsedim. Çünkü o benim gözümde incinmiş bir şiir yaprağıydı. Başkaları tarafından yıpratılan ve köşeye atıldığını düşünen bu şiirin gölgesine sığınmış kendi katilini görebilmiştim. Okuduğum her satırında, bir başka tarafını öldüren Ogün Enes’in körelmiş kılıçlarınaydı tüm sitemim… Bu yüzden kan kaybettiği tüm yaralarına dokundum. Üzerini öptüm. Ölümün soğuk sızısından onu korumaya çalıştım. Sonra da aynı dizelerin içinde yok olmamızı bekledim…
Kesik kesik soluklar,
Bir mahşer günü gibi…
Aşkına feda edilenler,
Ahir cehennemdeki yeni bir ölüm gibi…
Korkusunda boğuşanlar,
Yeryüzüne konan gözyaşları gibi…
Her başa saran kasette, bitmeyen bir şiir, yeni bir sabaha gebe, güruh tutsaklığına sığınmış gecenin esareti gibi. Tekrardan ve sonlarında kavuşan imkânsızlıklar, boğaza düğümlenen son istek gibi…
Yıldızlara fısıldadım ben seni,
Kendi Dünya’sına uzak düşen Pulsar gibi…
