İçeriğe geç

12 Dakika

Bölüm 5 · 7 dk okuma

12 Dakika

Bölüm 5

Bölüm 4:Madalyonun iki yüzü

4.Bölüm

“Hazır mısın?”

“Anlamadım.”

“Bu kapıyı açınca onunla karşılaşmış olacaksın, hazır mısın?”

Yiğit tam dediği saatte yanıma gelmiş ve beraber yürümeye başlamıştık. Yol boyunca tek kelime etmemiştik ikimiz de. Sanki gergin gibiydi. Anıl, kötü biri miydi ki? Eğer öyleyse bile zaten bu noktadan sonra vazgeçemezdim.

Öğrenmem gereken şeyler vardı. Delicesine merak ettiğim şeyler.

“Hazırım.” Dedim ve derin bir nefes vererek kapının koluna uzandım.

“Defne.” Dedi. Ona döndüğümde devam etti. “Dikkatli ol. Belki beni hala affedemedin ama,” duraksayarak dudaklarını birbirine bastırdı. “Sen yine de dikkatli ol.” Sanki başka bir şey vardı da söylemekten çekiniyor gibiydi.

Gülümseyerek onayladıktan sonra yavaşça kapıyı açtım.

Karşımda büyük ve oldukça ihtişamlı bir oda duruyordu. Arkada üstünde bilgisayar duran bir masa ve ortada iki tekli bir ikili olmak üzere üç siyah deri koltuk duruyordu. Ortalarında ise mermer gibi duran bir sehpa.

Soldaki tekli koltukta bir adam oturuyordu. Anıl olmalıydı. Akın’ı andırıyordu biraz, ama farklıydı da. İkizi olabilirdi belki isimleri de benziyordu.

“Ben çıkayım.” Dedi Yiğit ve eşiğinde durduğu kapıyı kapatarak ayrıldı odadan.

Hafif bir tereddütle sağdaki koltuğa yöneldim. Otururken girdim konuya.

“Akın’a çok benziyorsunuz ikizi misiniz?”

“Hayır. Ona benzemiyorum. Onun ta kendisiyim. Yani dışarıdan bakınca. Ayrıca benimle ikinci çoğuldan konuşmana gerek yok.”

“Nasıl yani?”

“Dissosiyatif kimlik bozukluğunu duydun mu?” Başımla onayladığımda devam etti. “Akın ve ben kendimizi bildiğimizden beri aynı bedeni paylaşıyoruz. Hangimizin bedenin asıl sahibi olduğunu da bilmiyoruz yani. Aklımda bir kaç ihtimal olsa da dediğim gibi ihtimalden öteye gitmiyor. Karakterlerimiz de çok zıt. Komik ve eğlenceli olan o, zeki ve ciddi olan benim. Karıştırma diye söylüyorum, sana değer veren Akın ben değilim.”

Tüm bunlar pek çok şeyi açıklıyordu düşününce.

“Peki bunları bana neden anlatıyorsun?”

“Açıklama yapmak bana düşmez. Akın gelince anlatır, ama bir iki gün bana katlanmak zorundasın. Ekibin beyni benim sonuçta.” O an karşımda gerçekten bambaşka biri durduğuna ikna oldum. Adam kendini beğenmişin tekiydi.

“Gerçekten birbirinize hiç benzemiyorsunuz. Ama bunun başka bir hastalık olmadığına emin misin? O yaşlarda bunu tetikleyecek ne yaşanabilir ki?”

“Psikolojiden anlar mısın?” Başımı iki yana salladım. Gastronomi okumuştum ancak iş bulamadığım için kafede çalışmaya başlamış, sonrasında sevdiğimi fark ettiğim için ayrılmak istememiştim. Kahve kokusu bana huzur veriyordu.

“O zaman yorum yapmana gerek yok.” Dedi buz gibi bir sesle.

Aklımda hala pek çok soru işareti olsa yaslandığı koltukta doğrulmasıyla sohpetimizin sona verdiğini anladım.

—§—

Cumhuriyet savcısının odasına gerginlik hakimdi. Otuzuna yaklaşmış gibi görünen bir adam orta büyüklükte denebilecek odanın ortasında dikiliyordu. Siması Rus olduğunu belli ediyordu. Koyu sarı saç, mavi göz. Rus erkeği dendiğinde aklıda ilk değilse bile ikinci sırada canlanan tiptendi.

Miran Kuznetsov. Savcı Uraz Atalay’ın sağ kolu. Nikolai Kuznetsov’un herkesten sakladığı ancak inatla nüfusundan sildirmediği o oğlu.

Durum rapornun özetini geçmeyi bitirdikten sonra belgeyi sol elini arkasından çekmeden savcının önüne bıraktı. Ardından elini yeniden arkadakiyle birleştirerek eğdiği başını hafifçe kaldırdı.

Onunla aynı yaştaydı savcı. Açık kahve saçlı, koyu yeşil gözlü; kısacası vahşi bir orman gibiydi. İnsanlara yolunu kaybettirir, onları içine çeker, onları hapseder; fakat orayı yuvası bilenleri korur, kollar ve beslerdi.

“Rolüne dön. Şüphelenmesinler.” dedi. Onaylayarak ayrıldı odadan adam. Normalde bu kadar temkinli olmazdı Uraz, söz konusunun kız kardeşi olması nedeniyle her ne kadar gizlemeye çalışsa da içi içini yiyordu. Farkındaydı Miran, onu iyi tanıyordu fakat bu konuyu şuan açmaması gerektiğini de biliyordu. Sırası değildi.

Uraz, adının aksine şanslı biri olduğunu söyleyemezdi. Hayattaki en büyük şansını kardeşi olarak görür ve attığı her adımda kardeşini düşünürdü. Hukuk okumasının nedeni bile kardeşini ve kendisini koruyabilmekti.

Tüm bu süreçte dertleşebildiği tek kişi olmuştu Miran, en yakın arkadaşı ve sonrasında en güvendiği insan olmuştu.

Şimdi ise kardeşi ondan uzakta daha da kötüsü Salih Yener’in oğlunun elindeydi. Onun başına bir şey gelmediğinden emin olmak için güvendiği, kardeşinin canını emanet ettiği kişi ise yine Miran olmuştu.

Ancak bu sefer çok daha güvenilmez birinden yardım almak zorundaydı. Olayın çok daha içinde olan birinden.

“Alo?” Diyen ses duyuldu.

“Anıl.”

“Savcı Uraz Atalay. Bu şerefi neye borçluyuz?”

Dişlerini sıktı Uraz, ses aynı ama çok daha alaycı haliydi. Bu Anıl olamazdı. Telefonu kulağından çekip aradığını numarayı kontrol etti. Doğru kişiyi aramıştı, o zaman neden şuan hattın ucunda bu herif vardı?

O bunu düşünürken telefon kapandı ve o daha olanları idrak edememişken iki dakika sonra aynı numara yeniden aradı. Hiç düşünmeden açtı.

“Alo.”

“Sekizde atacağım konumda buluşalım.” İşte bu Anıl’dı. Diğer bir değişle duygusuz bir odun.

—§—

Tüm gece Anıl’ın dediklerini düşünmüştüm. Akın, bana neden değer veriyordu ki? Daha önceden karşılaştığımızı hatırlamıyordum. Çocukluğumda tanıştığım biri olabilir miydi?

Gece boyu uyuyamadığım için sabah da kalkamamıştım. Yiğit’in kapıyı çalması, pardon yumruklaması ile anca uyanabilmiştim.

“Telefon denen icattan haberin yok mu senin?”

“İyi misin, bir şey yaptı mı sana?” Dedi beni duymazdan gelerek. Anıl’dan bahsediyor olmalıydı.

“İyiyim. Biraz abartmıyor musun?”

“Emin ol bu az bile. Hala seni nasıl oraya bırakabildiğimi düşünüyorum.”

Gülümsedim. Madem bana bu kadar değer veriyordun neden o gün hiçbir şey söylemedin diyemedim.

Tıpkı eski günlerdeki konuşmalarımız gibiydi, ama o andan beri biz eskisi gibi değildik. Bir saat bile etmeyen bir zaman dilimi her şeyi nasıl da mahvetmişti.

Yemek odasına girdiğimde herkesi her zamanki gibi gülerek bir olay hakkında konuşurken göreceğimi düşünmüştüm. Oysa kimse gülmeyi bırak gülümsemiyordu bile. Hepsi tedirgin bir şekilde oturuyordu yalnızca. Yiğit de bu sabah normal görünmüyordu. Anlaşılan bir şey olmuştu ve benim dışımda herkesin haberi vardı.

“Otur hadi.” Dedi arkamdan kendi yerine doğru ilerlerken. Olanları anlamayı umarak yerime geçtim.

Bir kaç dakika öylece oturduk. Herkes birbirine bakıyordu. Onların bile bu hale gelmesine sebep olan ne olabilirdi?

Akın ya da dediği gibi kalmaya karar verdiyse Anıl daha gelmemişti. Akın şimdiye kadar hep benden önce gelmişti. O halde Anıl mı olacaktı gelecek olan? Bu yüzden mi bu kadar tedirginlerdi?

Tahmin ettiğim gibi kapının açılmasıyla içeri giren kişi kesinlikle Akın değildi. Üstünde görmeye alışık olduğum bol kıyafetler yerine gömlek ve kravatla bir kahvaltı için gereksiz şık olmuştu. Bakışlarıysa sanki insanı öldürebilecek gibiydi.

“Günaydın.” Dedim gülümseyerek. Biraz da ortamdaki gerginliği azaltmak için yapmıştım bunu.

Fakat o bana bakmaya bile tenezzül etmeden karşımdaki sandalyeye oturdu.

Her şey o kadar garipti ki. Gülüşmeler, duygular, dalga geçmek için anlatılan o saçma sapan anılar, kısa sürede alıştığım o ekip gitmişti sanki. Mete bile çok ciddiydi. Anıl’dan korktukları için olmalıydı ama yine de…

“Hayrola? Beni sevmedin mi? Akın’ı mı istiyorsun?” Anıl’ın düşüncelerimi bıçak gibi kesen alaycı sesiyle yüzümü buruşturdum.

“Sana dürüst olayım mı? Korkunç birisin. Arkadaşların senin yüzünden rahat edemiyor bile. Bence buradaki herkes Akın’ı senden daha çok seviyordur.”

“Defne.” dedi Yiğit kısık bir sesle. Yapma, bulaşma bu işe demeye çalışıyordu, anlamıştım. Ancak çok geç olduğunu ikimiz de biliyorduk.

“Bana bak!” diyen sesle irkildim. “O herifin hatırına sana dokunmuyorum ama eğer, bir daha bana karşı çıkmaya kalkarsan o hatrı siler atarım. Anladın mı? Çık şimdi odadan.”

Eren ve Mete’ye baktım önce. Git diyorlardı adeta gözleriyle. Neler oluyordu burada, neden hiçbiri karşı çıkmıyordu, neden onun dediklerini sorgulamadan yapıyorlardı? Buzdağının görünmeyen kısmı ne kadar büyüktü?

—§—

Defne’nin odadan çıkmasıyla içinden beşe kadar saydı Anıl. Kızın bunları duymadığından emin olmak istiyordu.

Masanın iki ucundaki dörtlü ise düşünüyordu. Anıl’a nasıl açıklama yapacaklarını, Akın’ın olanlara ne tepki vereceğini ve Defne’yi.

“Doğru mu lan bunlar?” Diye bağırdı tam beşte.

Üçü de Giray’a döndü. Anıl’la konuşabilecek en iyi kişi oydu. Hatta Anıl’ın arkadaş kategorisine koyduğu tek kişi de o olabilirdi.

“Abi, kız kafasında öyle yorumlamış.” Kaşlarını kaldırdı Anıl, şaşkınlıktan çok acıma ifadesiyle.

“Benden korkmuyor musunuz?”

Ne demesi gerektiğini düşündü bir an Giray bu adamı sinirlendirmeden işin içinden çıkması gerekiyordu.

“Yok öyle değilde, Akın kısmı.” Adamın gözlerine bakmadan konuşuyordu. Korkuyordu, bunu inkar edemezdi. Ama diğerleri kadar korkmasını engelleyen, kendisinin bile ne olduğunu bilmediği bir duygu vardı.

Aldığı cevaplar tatmin etmemişti Anıl’ı. Özellikle diğer üçünün sessiz kalışı çok şüpheliydi. Üçünün de hatta belki Giray’ın da sadakatinin kendisine olmadığını biliyordu. Yalnızca görmezden gelmekle yetiniyordu. Yine öyle yaptı.

“Akşam dışarıda olacağım. Giray yetki sende.”

Eren karşı çıkmak için ağzını açacakken susturdu onu.

“Bana cevap vermeye bile korkan birine devredeceğimi düşünmüyordun herhalde.”

Bir şey demeden başımı eğdi. Akın bir yere gideceğinde işleri Eren’e devrederdi. Hiçbiri de karşı çıkmazdı.

Anıl’ın uzun süreli kalmasına alışmaları zaman alacaktı ve hepsinin umudu o zamana kadar temelli gitmesiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.