“İlay. İlay uyan!” Rüya beni o kadar sert dürtüyordu ki kolumun morardığına eminim. “Ne oluyor ya?” Gözümü yarım açtım. Halen karanlıktı. Elimle yüzümü ovuşturup doğruldum. “Hava bile karanlık daha. Bırak az daha uyuyayım.” Geriye doğru yeniden yatmaya çalıştım. “İlay! Ormanda değiliz. Aç gözünü.” Ne demek ormanda değiliz. Eğer şaka yapıyorsa hiç komik değildi. “Ha ha, bugün 1 nisan kesin değil mi? Yine yutmam aynı numara-” Yüzüme yediğim tokat ile gözlerimi açtım. Rüya asla bana vurmazdı, onu ne kadar deli edersem edeyim. Yanağımı tutarak doğruldum. “Rüya, ne oluyor? Ne demek ormanda değiliz?” “Anlamaya çalışıyorum.” Elimle yoklayarak telefonumu bulmaya çalıştım. “Telefonum yok.” Bir şeyler görmeye uğraşıyordum ama ne ay ışığı ne bir şey. El yordamı etrafı yoklamaya devam ettim. Yatak döşeği üstünde gibiydik. Elim boşluğa gelince bir anlık korksam da yatakta değildik. “Neredeyiz? Burada neler oluyor. Rüya?” Bana cevap vermiyordu. Ne düşündüğünü merak ettim. Kolunu tuttum. Ufacık bir şey görebilmek adına kafamı ve gözlerimi çevirip duruyordum. “Zifiri karanlık dedikleri şey bu olsa gerek.” Kaçırıldık. Bu, başka bir şey olamazdı. Sakin kalmaya çalışarak döşekten inip ayağa kalktım. Yerler sıcaktı ve sanırım mermerdi. Çünkü çoraplarım kayıyordu. “İlay, dur.” Aşağı doğru eğilip Rüya’yı yeniden kolundan tuttum ve onu da ayağa kalkmaya zorladım. “Belli ki bir odadayız. En fazla ne kadar büyük olabilir ki? Belki bir ışık düğmesi buluruz.” “Kapısı olmalı.” Rüya’da koluma sıkıca sarıldı. “Acıyan bir yerin var mı?” “Hayır. Senin?” “Yok.” İkimizde onaylayan sesler çıkarttık ve birbirimizi tutmaya devam ederek duvara ulaşmaya çalıştık. Ve yalnızca 10 adım kadar sonra soğuk ve sert duvarlara denk gelmiştik. Eğer üzerinden kalktığımız döşek odanın ortasında duruyor ise belli ki çok büyük bir odada değildik. Önde ben durduğum için duvara ilk dokunan ben olmuştum. “Çok soğuk. Sanırım bu duvarlar metalden. Çivileri hissedebiliyorum. Buraya parça parça montelenmiş gibiler.” Duvardan elimizi çekmeden yürümeye başladık. “Burası bir oda ise kapısı da olmalı. Kapıyı bulmaya çalışalım.” Rüya’nın sesi ve nefesi ensemdeydi. Odanın ilk köşesine ulaşmıştık. Bir kaç adım sonra duvardan farklı bir doku hissettim. Bir adım daha ilerleyince kapı koluna dokunmuştum. “Buldum! Kapı kolu.” Hızla kolu indirdim ama heyecanım kısa sürmüştü. Kapı kilitliydi. Rüya önüme geçip kapıyı zorlamaya başladı. Bende kapıyı elimle incelemeye çalışıyordum. “Off! Kör insanlara artık daha çok üzülüyorum. Bu korkunç bir şey.” İkimizde kapı ile uğraşıyorduk ama asıl olayı henüz anlayamamış ya da anlamamış gibi yaparak korkunç gerçeği bir kaç dakika daha ortaya çıkartmak istemiyorduk. Biz kapıyı inceleyip zorlamaya devam ederken cızırtılı bir sesle birlikte ışıklar yandı. Bu kadar karanlıktan sonra parlak beyaz ışık gözlerimi acıtmıştı. Gözlerimi sımsıkı yumarak ellerimi yüzüme siper ettim. Kapıdan ses gelince Rüya ile birbirimizi tutarak geriye doğru çekildik. Kapıdan kesilmeyen bir anahtar sesi geliyordu. Gözlerimin acısı biraz geçmeye başlayınca parmaklarımın arasından etrafa göz gezdirdim. Koca odada az önce üzerinden kalkmış olduğumuz döşekten başka bir şey yoktu. Ve oda büyüktü ama devasa değildi. Kapı dışarıya doğru açılmaya başlayınca Rüya ile birbirimize bakarak geriye doğru bir kaç adım daha attık. Kapı tamamen açılınca onu gördük. Uzun boylu bir adamdı. Bir kaç adım atıp odaya girdi. Yüzünde siyah saçları ile tezatlık yaratan beyaz bir maske vardı. Üzerinde ise beyaz bir gömlek ve siyah pantolon vardı. Elinde beyaz bir yemek tepsisi vardı. Rüya her an saldırmaya hazır bir enerji ile bağırdı. “Sen kimsin? Bizden ne istiyorsun? Bizi buraya neden getirdin?” Bakışları Rüya’ya dönmüştü. Ama cevap vermedi. Daha da yaklaştı. Olduğumuz yerde birbirimize daha da kenetlenerek durduk. Bize doğru yürümeye devam etti. Aramızda bir kaç adım kalınca durup elindeki tepsiyi bize doğru uzattı. Vücudum kilitlenmiş gibiydi. Hareket edemedim. Gözlerimin içine baktı. Beyaz maskesinin ardından soluk mavi gözleri adeta parlıyordu. Yapabildiğim tek şey korku ile gözlerimi kapatmak oldu. Yere konan plastik tepsi ile akabinde gelen adım seslerini duyunca gözlerini araladım. Odadan çıkmadan önce dönüp bize baktı. Ardından koca demir kapıyı büyük bir gürültü ile kapattı. Açılırken duyduğumuz anahtar sesleri tersi yönde tekrarlandı. Bir kaç saniye içinde her şey yine sessizliğe bürünmüştü. Tuttuğumu bile fark etmediğim nefesimi verdim ve o anda kendimi yerde buldum. Önümde duran tepsiye baktım. İki şişe ve paketlenmiş iki soğuk sandviç vardı. Kafamı kaldırıp halen ayakta dikilen Rüya’ya baktım. Sanırım o da benim gibi donup kalmıştı. “Bunlar, bizim yiyeceklerimiz.” Halen şaşkınlık ve korku içindeydim. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki bir an ağzımdan dışarı fırlayacak diye korktum. Rüya tepsiye bakarak sinirle mırıldandı. “...sakın yeme onu. Muhtemelen zehirlemiştir.” Haklı olabilirdi ama bizi zehirleyip öldürecekse neden ormandan buraya getirmişti. Ormanda bizi uykumuzda da öldürebilirdi. Ama bu düşüncelerimi kendime sakladım. Şu anda ikimizde zihnen iyi durumda değildik ve daha fazla kötü düşünceyi açığa çıkartmaya gerek yoktu. Odaya bir kere daha göz gezdirdim. Kaçırdığım bir şey yoktu. Kendimi zorlayarak ayağa kalktım. Odanın ortasına atılmış olan döşeğe baktım. Beyaz florasan ışığın altında temiz görünüyordu. Yaklaşıp oturdum ve elimi üzerinde gezdirdim. O an burnuma parfüm kokusu geldi. Yüzümü yaklaştırıp çarşafı kokladım. Yumuşatıcı kokuyordu. “Görünüşe göre temizliğe önem veren bir manyağın elinde tutsağız.” Rüya ne dediğimi anlamak ister gibi bana döndü. “Çarşaf, yumuşatıcı kokuyor. Sanki...odayı bize önceden hazırlamış gibi.” Rüya’da gelip yanıma oturdu. “Mantıken düşünecek olursak insanları kaçırıp hapseden birinin akıl sağlığının normal olduğunu düşünemezsin. Bir manyak olduğu aşikar. Ama asıl bilmediğimiz bize ne yapacağı.” İkimizde aşırı sakin duruyorduk. Bir başkası olsa bu durumda ne yapardı diye düşündüm. Ağlar, belki bağırıp çağırarak kapıyı yumruklardı. Biz ise tüm sakinliğimizle oturuyorduk. İçimden ağlama ve haykırma isteği geliyor ama sonra boğazımda düğümleniyordu. Sanırım halen bir şok halindeyim. Rüya’nın sorusuna kadar ikimizinde ağzını bıçak açmadı. “Sence, bize ne yapacak?” Dakikalardır bunu düşünüyor ve aklımdan her ihtimali geçiriyordum. Ölüm, taciz, tecavüz... “Belki de bizi güzel buldu ve satacak.” Rüya bana yüzünde “sen ne saçmalıyorsun” dercesine bir ifade ile baktı. Tek kaşı havaya kalkmış ve dudakları bir şey söylemek için aralanmış gibiydi. Anlık olarak söyleyeceği şeyden vazgeçerek kafasını salladı. “Saçmalama kanka. Bizi bulacaklardır. Nereye geldiğimizi herkese söyledik. Son konumumuz belli.” “Nasıl bu kadar eminsin? Baygındık. Bizi nereye getirdiğini nereden bilebiliriz. Telefonlarımızı ormanda kırıp atmıştır bile.” Rüya derin bir nefes alıp sakince konuştu. Kendini zorla sakin tutmaya çalışıyordu. “Aç mısın?” Anlamamıştım. “Aşırı bir açlık çekiyor musun? Hatırla en son başarısız nehir bulma yolculuğumuzdan sonra kampa dönerken bir şeyler yemiştik. Ben büyük bir açlık hissetmiyorum.” Şimdi anlamıştım. “Demek istediğini anladım ama bizi ormandan çıkartıp şehrin bir ucundaki evinin yer altı sığınağına getirdiyse ne yapacağız?” Sustu. Zihnim her zaman en kötüsünü düşünmeye meyilliydi. Aklıma gelen şeyle bütün vücudumu korku kapladı. “Haberlerdeki gençler, kaç gündür kayıptı? Ya onları da bu manyak kaçırmışsa? Onlar da bu ormanda kaybolmuşlardı.” Kendimi korumak istercesine kollarımı kendime sardım. Söylediklerim Rüya’yı da etkilemişti belli ki. Sessizlik içinde önce dakikalar, sonra saatler geçti. Gerçi ne kadar geçti bunu sadece düşünce ile anlamaya çalışıyordum. Belki yalnızca yarım saat geçmişti. Gözlerim yeniden tepsideki sandviçlere takıldı. Acıkmaya başlamıştım. Eğer zehirli ise yiyince ölecektim ama yemezsem de açlıktan ölecektim. Ya da en kötüsü bizi kaçıran manyak öyle ya da böyle en sonunda bizi öldürecekti zaten. Bir manyağın elinde ölmektense arkadaşımın elleri ile hazırladığı son sandviçi yerken ölmeyi tercih ederdim. Emekleyerek tepsinin yanına gittim. Şişelerden birini alıp elimde evirip çevirdim. Avuçlarımın arasına alıp var gücümle sıktım. Sonra diğerine de aynı işlemi yaptım. Rüya’nın arkamdan merakla beni izlediğini hissedebiliyordum. İki şişeden de emin olduktan sonra birini yuvarlayarak Rüya’ya yolladım. “Bu neydi şimdi?” Şişeyi açıp suyu içtim. “Eğer suya bir şey yapmış olsaydı ya kapağını açması ya da bir iğne ile şişeyi delmesi lazımdı.” Rüya ayağının dibine kadar yuvarlanan şişeyi eline aldı. “Eğer şişeyi delmiş olsaydı su sızardı.” Başımla onu onayladım. Biraz rahatlamış bir şekilde suyu açıp içti. “Peki sence...?” Bakışlarımı tepsiye kaydırdım. “Kanka sen ye. Bir şey olmazsa bende yerim.” Gülmeye başladık. Sinirlerim çok bozulmuştu. Gülerken gözlerimden akan yaşları durduramadım. Gülmem bir anda ağlamaya dönüştü. “Kanka, ağlama. Beni de ağlatacaksın.” Yanıma yaklaşıp elini omzuma koydu. “Hadi beraber yiyelim. Bir şey olursa da beraber olsun.” Tepsideki iki sandviçi eline aldı. Birini bana uzatıp elinden almamı bekledi. Göz yaşlarımı silip elindeki sandviçi alıp paketini açtım. İçini kontrol ettim. “Bu senin ki. Salamlı.” O da aynı şekilde kontrol etti. Sonra sandviçleri değiştirdik. Birbirimize baktık. “1...2...3.” İkimizde yavaşça birer ısırık aldık. İyice çiğnedikten sonra kısa bir süre korku ile bekledik. Kendimi kontrol ettim. Kötü hissetmiyordum. Bir ısırık daha aldım ve ne kadar acıktığımı fark ettim. Derin bir nefes alıp ağzımdaki lokmayı yuttum. “Eğer zehirliyse bile aç ölmek istemiyorum.” Rüya benden daha temkinli, daha ufak lokmalar alarak yutuyordu. “Buradan kurtulabilir miyiz?” Açlığımı bastırınca yeniden içinde olduğumuz duruma odaklanmıştım. Sıkıntıyla iç çektim. Ağzındaki lokmayı yutup elindeki sandviçi tepsiye bıraktı. “Bilmiyorum.” Elimdeki sandviçe baktım. İştahım kaçmıştı. Elimdekini tepsiye bırakıp döşeğe geri döndüm. Duvarların aksine yerler sıcaktı. Muhtemelen alttan ısıtma sistemi vardı. Yine de uzun süre oturunca insanın poposu ağrımaya başlıyordu. İnsan kaçıran bir manyağa göre oldukça zengin olmalıydı. “Hannibal gibi, biri mi acaba?” Yanıma otururken sordum. “Hannibal mı?” “Bir roman karakteri. Yamyam bir psikiyatrist. Doğal olarak da katil.” “Yani bizi yiyeceğini mi söylüyorsun?” Omuz silktim. “Normal bir katil kurbanlarını odaya kapatıp, onları besledikten sonra öldürmez.” “Hansel ve Gratel hikayesindeki cadı gibi biri mi acaba? Bizi şişmanlatıp etlerimizi satacak belki de yamyam değildir de onlar için çalışıyordur?” Aklımda binlerce hikaye ve teori dönüyordu. İzlediğim korku filmleri, okuduğum polisiye romanlar. Hepsinden farklı senaryolar aklıma hücum ediyordu. Rüya’ya baktım. Derin bir iç çekti. Gerçekleşmesini istediği bir hayalden bahsedercesine konuştu. “Belki bir katil değildir.”
Bölüm 3
Bölüm 3
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.