BÖLÜM 18: Kan Bağı
"Kardeşim..."
Bu kelime tren garının paslı rayları arasında, itfaiye ve polis sirenlerinin gürültüsü altında havada asılı kaldı. Ateş, Emir’in omzundaki o tanıdık doğum lekesine ve elindeki belgelere bakarken bacaklarının bağının çözüldüğünü hissetti. Yıllarca nefret ettiği, Karahan Lisesi’nin koridorlarında canını yakmak için defalarca bıçakladığı o çocuk, aslında çocukluk kabuslarında elini bırakan öz abisiydi.
"Yalan..." diye mırıldandı Ateş, geriye doğru bir adım atarak. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Ben... Ben bir Karahan’ım. Canavarım ben, seni bıçakladım lan ben! Nasıl senin kardeşin olurum?!"
Emir, karnındaki yaranın acısıyla inleyerek öne doğru bir adım attı ve Ateş’in o titreyen omuzlarından yakaladı. "Sen canavar değilsin Ateş! Seni o bodrumlara kilitleyen, seni bu hale getiren o pislikler canavar! Biz aynı kanız, anlıyor musun? Seni bulmak için Ankara’dan geldim ben. Her şeye değerdi..."
Ateş daha fazla dayanamadı. Yılların biriktirdiği o yalnızlık, sevgisizlik ve ihanet hissi kollarındaki bu sıcaklıkla eridi. İki kardeş, yanan vagonun külleri önünde birbirlerine sarılırken Ecem ve Sıla gözyaşları içinde onları izliyordu.
Ecem içten içe derin bir rahatlama hissetti; aşık olduğu adam ile abisi bildiği Ateş artık düşman değildi. Sıla ise Ateş’in o kırılmış ruhunun sonunda iyileşeceğini görerek gülümsedi.
Ertesi sabah Karahan Lisesi’nde bambaşka bir atmosfer vardı. Elif Karahan, şantaj belgelerini kaybettiğini ve polisin peşinde olduğunu anlayınca yurt dışına kaçmaya çalışırken sınırda yakalanmıştı. Karahan ailesinin saltanatı resmen çökmüştü.
Sınıfa girerken Emir ve Ateş yan yanaydı. Artık aralarında o soğuk, nefret dolu rüzgarlar esmiyordu. Koridordaki öğrenciler şaşkınlıkla onlara bakıyordu. Zorba Ateş gitmiş, arkasını öz abisine yaslamış dimdik bir genç gelmişti.
Ateş, Sıla’nın sırasına doğru yürüdü. Sıla ona bakıp tebessüm etti. Ateş, cebinden çıkardığı küçük, gümüş bir kolyeyi Sıla’nın masasına bıraktı. "Artık hayatımda hiçbir yalan kalmadı Sıla. Bir tek sen kaldın. Benimle yeni bir başlangıca var mısın?"
Sıla kolyeyi eline aldı, gözlerinin içine baktı. "Yaralarını sarmana yardım edeceksem... Varım Ateş," dedi. Karahan Lisesi'nin en büyük aşkı nihayet küllerinden doğmuştu.
Arka sırada ise Emir ve Ecem yan yana oturuyordu. Ecem, Emir’in elini sımsıkı tuttu. "Bana her şeyi anlattığın için teşekkür ederim Ankara bebesi. Artık aramızda hiçbir sır yok."
Emir onun saçlarını öptü. "Hiçbir sır kalmadı Karahan kızı. Artık sadece biz varız."
Ancak okul çıkışında, gri İstanbul ayazının altında onları bekleyen o karanlık gölge henüz son sözünü söylememişti. Emir’in telefonuna bilinmeyen bir numaradan bir video mesaj düştü.
Emir ekranı açtığında donakaldı. Videoda, Karahan Lisesi’nin önümüzdeki hafta yapılacak olan büyük Mezuniyet Balosu salonunun görüntüleri vardı. Salonun her köşesine, kolonların arkasına gizlenmiş C4 patlayıcılar net bir şekilde görünüyordu.
Videonun hemen ardından telefon çaldı. Arayan, Ankara’daki o büyük baron, acımasız üvey babaydı.
"Güzel bir kavuşma sahnesiydi Emir..." dedi adam, telefondan gelen o soğuk, mekanik sesiyle. "Ama bu hikayenin mutlu sonla bitmesine izin vereceğimi mi sandın? O çok sevdiğin Karahan Lisesi’nin mezuniyet gecesi, hepinizin mezarı olacak. Eğer polise gidersen, o bombayı hemen patlatırım. Mezuniyete geleceksiniz, ikiniz de karşımda duracaksınız. Bakalım kan bağı sizi ölümden kurtarabilecek mi?"
Telefon kapandı. Emir başını kaldırıp okul binasına baktı. Tehlike hiç olmadığı kadar büyüktü. 22. bölümdeki o büyük final günü, aslında bir ölüm kalım partisi olacaktı.
Emir, yanına gelen Ateş’e döndü ve telefonu cebine sakladı. "Ne oldu abi?" diye sordu Ateş, ilk defa ona 'abi' diyerek.
Emir, kardeşinin omzuna vurdu. "Hiç... Sadece mezuniyet gecesi çok eğlenceli geçecek gibi, ona bakıyordum," dedi. Ama içindeki o korku dalgası, İstanbul’u yutmak üzereydi.

