İçeriğe geç

100Yedi (YY)

Bölüm 17 · 3 dk okuma

100Yedi (YY)

Bölüm 17

Cehennemin İçinden

BÖLÜM 17: Cehennemin İçinden

​Eski tren garındaki paslı vagon, geceyi kızıla boyayan devasa bir meşaleye dönmüştü. Siyah, zehirli dumanlar vagonun çatısındaki çatlaklardan içeri sızıyor; Sıla ve Ateş’i nefessiz bırakıyordu.

​"Ateş... Öksürüyorum... Nefes alamıyorum," diye feryat etti Sıla. Dumandan gözleri kapanmak üzereydi, halsizce yere yığıldı.

​Ateş, yanan sac duvarların sıcaklığına aldırmadan Sıla’yı kucağına aldı. Omzundaki yara dikişleri sıcaktan ve zorlamadan dolayı tamamen patlamış, sargısı kan içinde kalmıştı ama o acıyı hissetmiyordu bile. "Dayan güzelim, dayan sakın kapatma gözlerini!" diye bağırdı. Vagonun zincirli kapısına bütün gücüyle tekmeler savurdu. GÜM! GÜM! Ancak kalın zincir milim oynamıyordu.

​Tam o sırada dışarıdan ani bir fren sesi yankılandı. Emir ve Ecem, arabadan fırlayarak yanan vagonun önüne fırladılar.

​"Ateş! Sıla!" diye bağırdı Emir, alevlerin sıcaklığı yüzünü yakarken.

​"Emir! İçerideler, yardım et!" diye çığlık attı Ecem.

​Emir etrafına bakındı, rayların kenarında duran ağır bir demir manivelayı kaptı. Koşarak vagonun kapısına yöneldi. Karnındaki bıçak yarası her hareketinde içeriye doğru saplanıyor, gömleğini kırmızıya boyuyordu ama duramazdı. Karşısındaki yangında ölen sadece bir okul arkadaşı değil, öz kardeşiydi.

​Emir demir manivelayı zincirin arasına soktu ve bütün gücüyle asıldı. "Ateş! Kapıdan uzaklaşın!" diye kükredi. Dişlerini sıktı, dikişlerinin koptuğunu hissetti ama acıyı öfkesiyle bastırdı. Son bir hamleyle zincirin kilidini patlattı. ÇAAAT!

​Kapı büyük bir gürültüyle açıldığında alevler içeriye oksijen hücumuyla daha da parladı. Ateş, kucağında baygın haldeki Sıla ile birlikte dumanların arasından kendini dışarı fırlattı. Emir de peşlerinden kendini yere attı. Dört genç, rayların üzerinde nefes nefese, üstleri başları is içinde kalmış halde yatıyorlardı.

​Ecem hemen Sıla’nın yanına çöktü. "Sıla, aç gözünü!" diye ağlarken, Sıla hafifçe öksürerek gözlerini araladı. Tehlike geçmişti ama ruhlarındaki yangın yeni başlıyordu.

​Ateş, sırtını paslı bir raya yaslamış, nefes almaya çalışırken gözleri Emir’e kaydı. Emir’in karnındaki kanı ve elinde sımsıkı tuttuğu o sararmış asıl belgeleri gördü.

​"Yine geldin..." dedi Ateş, sesi dumandan kısılmıştı. "Yine hayatını tehlikeye attın Ankaralı. Neden? Neden her seferinde benim için ölüme yürüyorsun?"

​Emir doğruldu. Elindeki belgeleri Ateş’e doğru fırlattı. Belgeler çamurlu rayların üzerine düştü. "Çünkü o belgelerde senin hayatın yazıyor Ateş. Elif Karahan’ın seni hapse tıkmak için sakladığı asıl evraklar onlar. Artık özgürsün. Kimse sana şantaj yapamaz."

​Ateş yerdeki belgelere baktı, sonra Emir’in gözlerinin içine. "Bunu neden yaptın diyorum sana? Ben seni bıçakladım lan! Ben senin can düşmanınım!"

​Emir’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü, isli yüzünde temiz bir hat bıraktı. Daha fazla dayanamadı. Ankara’daki o adamın tehditleri umurunda değildi artık; kardeşi gözünün önünde neredeyse yanarak can verecekti.

​"Çünkü sen benim düşmanım değilsin Ateş..." dedi Emir, sesi titreyerek. "Sen 15 yıl önce Ankara’da o hastaneden kaçırılan, sırtında üvey babanın bıraktığı o yara izini taşıyan çocuksun. Sen benim öz kardeşimsin!"

​Gecenin sessizliğinde bu sözler bir yıldırım gibi patladı. Ateş donakaldı. Ecem şok içinde elini ağzına götürdü. Sıla ise gözyaşları içinde iki adama baktı.

​Ateş ayağa kalkmaya çalıştı, dengesini kaybetti. "Yalan..." diye fısıldadı. "Yalan söylüyorsun!"

​"Yalan değil!" diye bağırdı Emir, ceketini sıyırıp kendi omzundaki aynı doğum lekesini göstererek. "Biz aynı kanız Ateş. Ben seni öldürmek için değil, bulmak için geldim bu şehre."

​İki kardeş birbirine bakarken, telsiz sesleri ve polis sirenleri garın girişinde yankılanmaya başladı. İtfaiye araçları içeri giriyordu. Ama garın karanlık köşesinde, sislerin arasında duran siyah bir arabanın içinden onları izleyen biri vardı.

​Ankara’daki o büyük baron, üvey baba nihayet İstanbul’a ayak basmıştı. Telefonunu kulağına götürdü:

​

Bölüm sonu

4 yorum