Asansörün tabanından sızan simsiyah su, kafenin asırlık ahşap parkelerinin damarlarına tutunarak, adeta canlı bir organizma gibi ağır ağır yayıldı. Kokusu, çürüyen deniz yosunlarının ve amansız bir fırtınanın ardından sahile vuran o tuzlu soğukluğun birebiriydi. Gençler, birer adım gerileyerek sırtlarını duvarlara ve masaların kenarlarına yasladılar. Kaçacak yer, bu dondurucu sıvı tarafından milim milim daraltılıyordu.
Kafes kapının ardındaki o zifiri karanlıktan yükselen fısıltı, bir insanın gırtlağından çıkamayacak kadar derinden, dalgaların kayaları döverken çıkardığı o ritmik uğultuyla harmanlanarak bir kez daha zihinlerinde yankılandı.
S... a... m... e... t...
İsim, kafenin tavanında asılı duran sönmüş lambaları titretecek kadar güçlü, ama sadece ruhlarında duyulacak kadar soyuttu.
Samet, adını duyduğu an göğsüne sert bir darbe yemiş gibi sarsıldı. Az önce Eren’e karşı hissettiği o hırçın öfke, yerini buz gibi bir uyuşukluğa bıraktı. Göz bebekleri büyüdü, parmakları titremeyi kesti. Telefonunu fırlattığı masanın kenarına tutunmaya çalıştı ama elleri buz kesmişti.
"Beni... Beni çağırıyor," diye mırıldandı Samet, sesi kısılarak. Bakışları, asansörün içindeki o kan kırmızısı ışıkla parlayan simsiyah suya kilitlenmişti.
"Samet, sakın dinleme!" diye bağırdı Sude, mantığının sınırlarını zorlayarak öne fırladı. Samet’in kolundan yakalamaya çalıştı ama Samet’in teni, okyanusun en derin noktasındaki bir kaya kadar soğuk ve hareketsizdi. "Mina’nın okuduğu yazıyı unuttunuz mu? Kulaklarını tıkamayanlar suyun çağrısına yürür diyor! Dinleme onu!"
Ancak Samet, Sude’nin sesini sanki kilometrelerce uzaktan, suyun altından geliyormuş gibi boğuk duyuyordu. Zihninin içinde sadece o fısıltı ve Zeynep’in deponun karanlığında Eren’e sığınan o çaresiz bakışı dönüp duruyordu. İçindeki yetersizlik hissi, bu karanlık çağrıyla birleşerek onu asansöre doğru çeken bir güce dönüşmüştü.
"Gitmek zorundayım," dedi Samet, mekanik bir adımla siyah suya doğru bir adım atarak. Ayakkabısının tabanı suya değdiği an, dükkanın pencerelerindeki camlar basınçtan çatlamaya başladı.
"Samet, dur!" Furkan, o an hayatta kalma ve dostunu koruma refleksiyle ileri atıldı. Samet’i belinden yakalayıp geriye doğru çekti. İkisi birden ahşap zemine yuvarlandılar. Furkan’ın elleri o siyah suya bulandı. "Kendine gel! Bu sen değilsin, ne olduğunu bilmediğimiz bir şeye doğru yürüyorsun!"
Eren, Zeynep’i arkasına aldı. Gözleri bir yandan duvardaki 03:17’de çakılı kalan saatte, bir yandan da asansör kapısındaydı.
"Mina!" diye bağırdı Eren, sesindeki liderlik vasfını yeniden toparlayarak. "Büyükbabamın notunda başka ne yazıyordu? 'Seçilenler bir daha geri dönmedi' kısmından sonrası var mı? Bu lanet şey nasıl durduruluyor?"
Mina, gözlerini asansörden sızan sudan ayıramıyordu. Sezgileri, ona bu suyun sadece bir sıvı olmadığını, kasabanın altındaki o antik tünelin, -3. katının bir uzantısı olduğunu söylüyordu. Albümün sayfalarını çevirmeye çalıştı ama parmakları korkudan birbirine dolanıyordu.
"Yazı... Yazı burada bitiyor Eren!" dedi Mina, sesi titreyerek. "Ama resmin arkasında bir kabartma var. Durun..." Mina, sayfanın arkasını çevirdi. Eski mürekkeple çizilmiş, iç içe geçmiş üç halka ve ortasında bir anahtar sembolü vardı. "Üç kat aşağısı... Zamanın kilitlendiği yer. Saat kulesi yapılmadan önce, o tünel zamanı tutan yermiş."
Zeynep, Eren’in ceketinin arkasından başını uzattı. Akademik hafızası, kasabanın tarihiyle ilgili okuduğu o eski belgeleri hızla taradı.
"Saat kulesi 1920'lerde yapıldı," dedi Zeynep, nefes nefese. "Büyükbabanın notu o tarihe ait. Demek ki saat kulesi, o tünelin üzerini kapatmak, o çağrıyı durdurmak için inşa edilmiş bir mühürdü! Ve şimdi... şimdi o mühür kırıldı. Saat tam 03:17'de durduğunda, kule işlevini yitirdi."
Kafenin büyük camlarından biri, daha fazla dayanamayarak büyük bir gürültüyle patladı. Ancak içeriye rüzgar ya da cam kırıkları dağılmadı. Yoğun, jölemsi bir kıvamda, havada asılı kalan okyanus nemi içeri süzüldü. Dışarısı tamamen simsiyah bir sıvıyla kaplıydı; sanki kasaba, devasa bir akvaryumun dibine batırılmış gibiydi.
Asansörün içindeki fısıltı bu kez daha hırçın, daha sabırsız bir ritme ulaştı. Siyah su, Samet ve Furkan’ın düştüğü yerin etrafını sararak bir çember oluşturmaya başladı.
"Buradan çıkamayız," dedi Sude, gözlerindeki o mutlak kontrolü ilk kez kaybederek. "Dışarısı... dışarısı su altında. Kapıyı açarsak boğulacağız."
"Hayır," dedi Eren, gözlerini asansörün içindeki o kan kırmızısı düğmeye dikerek. "Dışarıya değil, aşağıya inmek zorundayız. Mührü geri takmanın, zamanı yeniden başlatmanın tek yolu o tünel. Büyükbabam o anahtarı deponun daha da altında bir yere saklamış olmalı."
Samet, Furkan’ın kollarının arasında yavaşça kendine gelirken, gözlerindeki o puslu bakış kayboldu. Zeynep’in Eren’e değil, bu kez korkuyla kendisine baktığını gördü. O an, bu karanlığın onu neden seçtiğini anladı: İçindeki zayıflık ve kıskançlık, kapıyı aralayan şeydi.
"Benim yüzümden oldu," dedi Samet, yerdeki siyah sudan destek alarak ayağa kalkarken. Sesi bu kez hırçın değil, kabullenmiş bir tondaydı. "Beni çağırdı çünkü ona cevap veren bendim. Aşağı ineceğiz. Ama bu kez, neyle karşılaşacağımızı bilerek."
Eren anahtarlığını cebinden çıkardı. Ağır demir anahtarlar parmaklarının arasında şıkırdadı. "Kimse yalnız kalmayacak demiştik. Altımız birden o asansöre biniyoruz. Zamanı yeniden başlatacağız ya da o suyun içinde hep beraber kaybolacağız."
Altı genç, asansörün önünde biriktiğinde, tabandaki siyah su sanki onların iradesini hissetmiş gibi yavaşça geri çekildi. Kabinin içi, gitgide yoğunlaşan o kan kırmızısı ışıkla onları bekliyordu.
Demir kafes kapı, arkalarından kapanmak üzere ağır ağır hareket etmeye başladığında, duvardaki eski saatin saniyesi ilk kez bir milim oynadı.
Tık.
Ama ileriye doğru değil, geriye doğru. Saat şimdi 03:16'yı gösteriyordu. Zaman, onları yutmak için geriye doğru akmaya başlamıştı.
