Kafenin büyük camlarında yankılanan o derin dalgalanma sesi yavaşça çekilirken, geride bıraktığı uğultu altı gencin de zihnine bir çivi gibi çakılmıştı. Mekânın içindeki hava, bir anda okyanus tabanından fırlamış gibi ağır, dondurucu ve tuz kokulu bir sessizliğe gömüldü.
Samet, az önce attığı sinirli gülüşün yüzünde donup kaldığını hissetti. Bakışları, Eren ve Zeynep’in asansör kapısından fırladıkları andan beri birbirine kenetlenmiş ellerine kaydı. Zeynep’in parmak boğumları titriyor, Eren’in ceketine adeta bir can simidine tutunur gibi yapışıyordu. Samet’in uzun süredir Zeynep’e karşı beslediği ama kasabanın sokaklarında, kafenin kalabalığında hep saklamayı seçtiği o sessiz kıskançlık, bu ölümcül belirsizliğin ortasında bir sızı gibi göğsüne oturdu.
Samet elindeki telefonu masaya fırlatıp bir adım öne çıktı. Ses tonu, korkusunu bastırmak istercesine olması gerekenden çok daha hırçın çıktı.
"Ne saçmalıyorsunuz siz?" dedi Samet, gözlerini Eren’in gözlerine dikerek. "Ne demek eksi üçüncü kat? Zeynep’in hâline bak, kızı aşağıda korkutmaktan başka ne yaptın Eren?"
Eren, Zeynep’in elini bırakmadan Samet’in tam karşısında durdu. Sesi çatallansa da bakışlarındaki o sarsılmaz koruma içgüdüsü netti.
"Ben bir şey yapmadım Samet," dedi Eren, derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalışarak. "Aşağıda bina bittiği yerde durmadı diyorum. Asansör paneli tamamen karardı ve üzerinde hiçbir şey yazmayan, kan kırmızısı bir düğme belirdi. Kapı açıldığında önümüzde ucu bucağı görünmeyen sulu bir tünel vardı. Ve duvarda... duvarda açıkça -3 yazıyordu."
Zeynep başını yavaşça kaldırdı. Kirpikleri hâlâ ıslaktı ve bakışları Samet’e değil, sadece Eren’e dönüktü. Aralarında, deponun o karanlık koridorunda başlayan ve diğer dört kişinin asla ortak olamayacağı tekinsiz bir bağ kurulmuştu.
"Eren doğruyu söylüyor," diye fısıldadı Zeynep. Sesi o kadar çaresiz, o kadar inceydi ki Samet ilk kez gerilediğini hissetti. "O tünelin içinden gelen ses... sadece dışarıda yankılanmadı Samet. Doğrudan içimizde, zihnimizin derinliklerinde konuştu. Eren’in adını söyledi."
Mina, köşedeki berjerden kalkıp masanın üzerine bıraktığı o eski fotoğraf albümüne doğru yürüdü. Grubun sezgileri en güçlü üyesi olarak, etraftaki havanın nasıl değiştiğini, sokağın nasıl ağırlaştığını herkesten önce fark etmişti. Sayfaları hızla karıştırmaya başladı. Parmakları, kasabanın saat kulesinin 1920'lerde çekilmiş eski bir siyah beyaz fotoğrafında durdu. Fotoğrafın alt kenarına, Eren’in büyükbabasının el yazısıyla aceleci bir not düşülmüştü. Ya da onlar öyle sanıyordu.
"Çocuklar, şuna bakın," dedi Mina, sesindeki ani ciddiyetle herkesi masanın başına toplayarak.
Sude ve Furkan da masaya yanaştı. Mina, parmağıyla o eski mürekkep lekesinin üzerindeki yazıyı işaret etti: “Deniz yükseldiğinde, zaman durur. Kulaklarını tıkamayanlar, suyun çağrısına yürür. Seçilenler bir daha geri dönmedi.”
Furkan, alnındaki teri ceketinin koluyla silerken pencereye doğru baktı.
"Seçilenler mi?" diye mırıldandı Furkan. "Biz bir şey duymadık. Sadece... sadece o dalga sesini, binanın sarsıldığını hissettik."
"Çünkü siz aşağıda değildiniz," dedi Zeynep, gözlerini albümdeki silik insan yüzlerinden ayıramayarak. "Ama o sınır bir kez geçildi. Saat 03:17'de durduysa, artık hepimiz o çağrının içindeyiz demektir."
Sude, mantığın ve kuralların bu odada hiçbir işe yaramadığını fark etmenin verdiği panikle montuna sarındı.
"Burada bekleyemeyiz," dedi Sude, gözleri duvardaki akrep ve yelkovana kilitlenmişken. "Bu bina güvenli değil. Aşağı inip ana caddeye çıkalım. Karakola ya da birilerine ulaşmalıyız. Telefonlar çekmiyor olabilir ama insanları bulabiliriz."
"Sude haklı," dedi Eren, Zeynep’in elini hafifçe sıkarak ona güven vermeye çalışarak. "Kimse burada tek bir adım bile yalnız atmayacak. Hep beraber aşağı iniyoruz."
Samet, Eren’in Zeynep’e olan bu yakınlığını, kızın da ona sığınışını izlerken içindeki o çaresiz sızının öfkeye dönüştüğünü hissetti. Tam Eren’in yakasına yapışmak, bu gizemin ortasında kendi varlığını kanıtlamak için ileri atılacaktı ki, kafenin tam ortasındaki o eski döküm demir asansörün mekanizması büyük bir gürültüyle çalışmaya başladı.
Çıt... Çıt... Çıt...
Mekanik dişlilerin birbirine sürtünme sesi, binanın taş duvarlarında yankılandı. Asansörün üzerindeki eski kat göstergesi yavaşça, sarsılarak hareket ediyordu. -3 katının olduğu o karanlık boşluktan yukarıya doğru, kan kırmızısı bir ışık sızarak yükseldi.
-2...
-1...
Ve 0.
Asansör, tam bulundukları katın hizasında büyük bir sarsıntıyla durdu. Giriş katının demir kafes kapısı, sanki içerideki biri baskı uyguluyormuş gibi milim milim, inleyerek kendiliğinden açılmaya başladı.
Kabinin içinden dışarıya, kafenin ahşap zeminine doğru simsiyah, ağır ve durağan bir su sızıyordu. Su, gençlerin ayakkabılarına doğru yavaşça ilerlerken, o karanlık boşluğun içinden, altı gencin de zihninin tam ortasında aynı anda yankılanan o tanıdık, ritmik fısıltı tekrar yükseldi.
Ancak bu kez ses sadece Eren’e ait değildi. Karanlık, aralarından birinin daha adını, fısıltıyla okyanusun derinliklerine çağırıyordu.



