İçeriğe geç

03:17

Bölüm 1 · 7 dk okuma

03:17

Bölüm 1

BÖLÜM 1 : SAATİ KURMAK

Kasabanın kalbi olan o eski saat kulesi, her zaman denizin hırçın dalgalarıyla amansız bir ritim tutardı. Ancak gece yarısı geçip de karanlık koyulaştığında, o ritim kasaba sakinlerinin üzerinde açıklanamaz bir baskıya dönüşürdü. Deniz kenarındaki dik yokuşta yer alan ve Eren’in büyükbabasından kalan o eski, üç katlı taş bina, bu gece her zamankinden daha soğuktu.

Giriş katındaki kafenin ahşap masasına iki büyük termos bırakan Sude, grubun her zamanki gibi düzeni ve zamanı sağlayan mantık sesiydi. Detaylara aşırı dikkat eden, planlı yaşamayı seven yapısıyla, kolundaki saate bakarken kaşlarını çattı.

"Eğer yarım saat içinde kalkmazsak, eve yürüyerek dönmek zorunda kalacağız. Son dolmuş 03:00'teydi," dedi Sude, sesindeki sabırsızlığı gizlemeyerek. Kolundaki saat tam 03:02’ydi.

Grupta pratik zekası ve teknolojiye olan düşkünlüğüyle bilinen, ancak rahat tavırlarından asla ödün vermeyen Samet, kafasını telefonundan bile kaldırmadı. Parmakları ekranda hızla hareket ediyordu.

"Abartma Sude, alt tarafı iki sokak yürüyeceğiz," diye mırıldandı Samet, umursamaz bir tavırla. "Hem Furkan ancak bitirdi paket servisi. Çocuk tüm gün motor üstündeydi, nefes alsın."

Tam o sırada kafenin mutfak kapısı aralandı ve içeriye Furkan girdi. Üzerindeki kurye üniformasını çekiştirerek, kaskını masanın üzerine bıraktı. Grubun en çalışkanı, sessiz ama her an yardıma koşan güvenilir dostuydu. Saçları kasktan dolayı birbirine girmişti ve gözlerinde yorgunluktan ziyade bir huzursuzluk vardı.

"Ben hazırım," dedi Furkan, ceketinin fermuarını açarken. "Ama bence de acele edelim. Bu gece deniz her zamankinden daha gürültülü. Kıyıya vuran dalgaların sesi buraya, yukarılara kadar geliyor. Havada tuhaf bir koku var."

Kafenin köşesindeki berjerde dizlerini kendine doğru çekmiş olan Mina, sessizce elindeki eski bir fotoğraf albümünü inceliyordu. Grubun en sezgisel, sanatsal ve insan sarrafı üyesiydi. Etrafındaki değişimleri herkesten önce hisseder ama sakinliğini korurdu. Bakışlarını albümün sararmış sayfalarından ayırmadan sordu.

"Zeynep nerede?" diye sordu Mina, ses tonundaki ani ciddiyetle. "Aşağıdaki depoya indiğinden beri yarım saat geçti."

Tezgahın arkasında, büyükbabasından kalan dükkanı toparlayan Eren, grubun doğal lideri ve bu binanın koruyucusuydu. Mantıklı, ayakları yere basan ve batıllıklara asla inanmayan biri olarak cebinden ağır bir anahtarlık çıkardı.

"Tarih ödevi için eski gazete kupürlerine bakacaktı," dedi Eren, anahtarları parmağında çevirerek. "Ben de bir baksam iyi olur. Asansör yine takılma yapıyor olabilir, yalnız kalmasın aşağıda."

Kafenin bulunduğu bina, kasabanın en köklü ve gizemli yapılarından biriydi. İçindeki asansör ise döküm demirden yapılma, her hareketinde bütün binayı inleten antika bir kafesti. Zemin kat ve üstteki iki daire dışında, sadece bodrum katındaki depoya (-1) ve tesisat odasına (-2) iniyordu.

Eren, demir kapıyı gıcırdayarak çekip asansöre bindiğinde kolundaki analog saat tam 03:11’i gösteriyordu.

Aşağı kata inen asansörün sarsıntısı Eren’e çocukluğundan beri güven verirdi ama bu kez içindeki motor sesi olması gerekenden daha boğuk, adeta derinden gelen bir uğultu gibiydi. -1 tuşuna bastı. Kabin yavaşça aşağı kaydı.

Demir kapı inleyerek açıldığında, deponun loş ve tozlu ışığında Zeynep’i gördü. Grubun en araştırmacı, akademik başarılara odaklı ve tarihe meraklı üyesi olan Zeynep, elindeki eski fenerle rafların arasında donakalmıştı. Yüzü tamamen solmuş, sanki bir gölge görmüş gibi bakıyordu.

"Zeynep? Bulamadın mı aradığını? Yukarıda herkes seni bekliyor, kalkıyoruz," dedi Eren, içeri doğru bir adım atarak.

Zeynep, sanki uykudan uyanıyormuş gibi yavaşça ona döndü. Elindeki feneri titreyen bir elle yere doğru indirdi.

"Eren... Dışarıyı duyuyor musun?" diye fısıldadı Zeynep.

Eren kulak kabarttı. İlk başta ne olduğunu anlayamadı, zihni normal bir açıklamaya sığdırmaya çalıştı. Sonra fark etti.

Kasaba tamamen susmuştu.

Bu, bir şehrin gece uykuya dalması gibi normal bir sessizlik değildi. Sokak lambalarının o ince vızıltısı, uzaktaki ana yoldan gelen tek tük araba sesleri, rüzgarın yaprakları sallayan uğultusu... Her şey bir bıçakla kesilmiş gibi bir anda yok olmuştu. Sadece tek bir ses kalmıştı: Denizin dalgaları. Ama dalgalar dışarıda, kıyıda değildi; sanki hemen duvarların arkasında, deponun betonunda çalkalanıyor gibi gürültülü ve ritmik bir fısıltıyla dönüyordu.

"Telefonun çekiyor mu?" diye sordu Zeynep, sesindeki titremeyi engelleyemeyerek.

Eren cebinden telefonunu çıkardı. Ekran tamamen kararmıştı. Güç tuşuna defalarca bastı ama hiçbir tepki alamadı.

"Bataryası bitmiştir belki, fark etmemişimdir," dedi Eren, kendi sesine bile inanmayarak.

"Benimki de kapandı," dedi Zeynep, gözlerini Eren’in kararmış ekranına dikerek. "Samet’in getirdiği o güçlü taşınabilir şarj cihazına takmıştım. Cihazın üzerindeki gösterge ışıkları bile söndü. Telefonlar... öldü Eren."

Eren yutkunarak asansörün kabinine doğru geriledi. İçindeki o rasyonel mantık sarsılmaya başlamıştı ama belli etmemeye çalıştı.

"Tamam, yukarı çıkalım. Diğerlerine bakalım, eski bir elektrik arızası ya da şebeke çökmesidir muhtemelen," dedi Eren, sakin kalmaya zorlayarak kendini.

Zeynep hızla asansöre bindi. Eren demir kapıyı çekti, kilit sesini duydu ve Giriş Katı (0) tuşuna bastı.

Ancak asansör yukarı hareket etmedi. Bir anlık ölümcül bir duraksamanın ardından, kabin büyük bir sarsıntıyla sarsıldı. Ve yukarı doğru değil, tam tersine, büyük bir hızla aşağı doğru kaymaya başladı.

"Neler oluyor? Eren bir şey yap!" diye bağırdı Zeynep, asansörün demir kollarına sıkıca tutunarak.

Eren panikle 0 ve -1 tuşlarına aynı anda basmaya, paneli yumruklamaya çalıştı.

"Düğmeler çalışmıyor!" diye bağırdı Eren, kabinin hızlanan ritmi arasında.

Asansör paneli tamamen kararmıştı. Düğmelerin arkasındaki küçük sarı ışıklar sönmüştü. Sadece en alttaki, daha önce orada olduğundan kesinlikle emin olmadıkları, paslı ve üzerinde hiçbir şey yazmayan yuvarlak bir düğme kan kırmızısı bir renkle parlıyordu.

Kabin, normalde bu binanın bittiği son nokta olan -2 katını da büyük bir dişli gürültüsüyle geçti. Durmuyordu. Daha da derine, kasabanın toprağının altına, belki de denizin taban seviyesinin bile altına iniyordu.

Ve sonra, asansör ani ve sert bir frenle durdu.

İçerideki eski mekanik saat mekanizmasının tıkırtısı duyuldu. Eren’in kolundaki analog saat, tam o durma anında takılı kaldı. Akrep ve yelkovan kilitlenmişti: 03:17.

Çıt.

Asansörün eski demir kapısı, sanki görünmez bir el tarafından çekiliyormuş gibi milim milim, gıcırdayarak kendiliğinden açıldı.

Karşılarında duran şey, binanın bodrumuna ait karanlık bir beton koridor değildi. Duvarları ıslak, yosun kokan ogre zemininde birkaç santim yüksekliğinde simsiyah, durağan bir suyun beklediği, ucu bucağı karanlıkta kaybolan antik bir taş tüneldi. Tünelin tavanından su damlaları süzülüyordu ama garip bir şekilde yere düşen damlaların sesi duyulmuyordu.

Girişin hemen yanındaki taşa kabaca kazınmış, üzeri ıslak yosunlarla kaplı eski bir levha vardı. Üzerinde sadece tek bir şey okunabiliyordu:

-3

Zeynep geriye doğru bir adım atıp Eren’in ceketine yapıştı.

"Burası... binanın altında böyle bir yer yok Eren. Büyükbabanın bana gösterdiği o eski mimari planların hiçbirinde burası yoktu," dedi Zeynep, nefes bile alamazken.

Eren gözlerini tünelin derinliklerine dikti. Tam o sırada, karanlığın içinden denizin fısıltısına benzeyen o ses tekrar yükseldi. Bu kez sadece bir su uğultusu değildi. Birinin ismini zihne kazıyan, derinden gelen, ritmik bir insan sesini andırıyordu.

Ses, asansörün açık kapısından içeri bir soğuklukla süzüldü ve tam kulaklarının dibinde durdu.

Eren...

Kafes asansörün demir kapısı büyük bir gürültüyle üzerlerine kapandı. Kabin, içindeki o iki genci karanlığın içinden söküp alarak, yukarıya, yaşayanların dünyasına doğru çılgın bir hızla çekmeye başladı.

Kafenin üst katına çıktıklarında, asansörün demir kapısı açılır açılmaz ikisi de kendilerini dışarı attılar. Yüzleri kireç gibiydi.

"Nerede kaldınız siz? Meraktan öldük!" diye çıkıştı Samet, masanın başından kalkarak. Elinde ekranı simsiyah olan telefonunu sallıyordu. "Telefonlara ne oldu böyle? Herkesinki aynı anda kapandı. Laptopu açmayı denedim, o da tepki vermiyor. Anakartı yandı sanki."

Furkan ise camın kenarına sinmiş, dışarıyı izliyordu.

"Çocuklar, bir saniye bırakın telefonu, dışarıya bakın," dedi Furkan, sesi titreyerek. "Sokak lambaları yanıyor ama sokak... çok garip görünüyor. Sanki sis değil ama yoğun bir şey görüşü kaplamış. Deniz çok yakınımızda gibi."

Mina, kapıdan giren Eren ve Zeynep’in gözlerindeki o saf dehşeti ilk fark eden oldu. Elindeki fotoğraf albümünü yavaşça masaya bırakıp ayağa kalktı.

"Siz... ne gördünüz aşağıda?" diye sordu Mina, gözlerini Eren’in üzerinden ayırmayarak.

Eren kesik kesik nefes alıyordu, elleri titriyordu. Üzerindeki şoku atlatmaya çalışarak arkadaşlarına tek tek baktı. Sude, elindeki termosla donakalmış, onlardan rasyonel bir açıklama bekliyordu.

"Aşağıda," dedi Eren, sesi çatallanarak. "Bina bittiği yerde durmadı. -3 katına indik."

Samet sinirli bir gülüş koyuverdi. "Saçmalama Eren, binanın sadece iki bodrum katı var. Büyükbabanın mekanını bizden iyi mi bileceksin?"

"İnanmıyorsan kendin in bak o zaman!" diye bağırdı Zeynep, hıçkırır gibi. "Telefonurangız o yüzden kapandı. Saat... şu an saat kaç Sude?"

Sude, Zeynep’in ani çıkışıyla irkilerek duvardaki o eski pilli saate baktı. Saniyelerin o bildik akışı durmuştu. Yelkovan ve akrep, tam olarak aynı noktanın üzerinde kilitlenmişti.

03:17.

Tam o saniyede, kafenin büyük camlarına sert, yoğun bir şey çarptı. Bir rüzgar darbesi değildi bu; sanki tonlarca ağırlıkta devasa bir su kütlesi camın arkasından hızla akıp geçmiş, binayı yalamış gibi derin bir dalgalanma sesi binayı titretti.

Dışarıda kasaba tamamen susmuştu. Tek bir çıt bile yoktu. Ama o dalganın sesi, altı gencin de zihninin tam içinde, aynı anda yankılandı.

03:17 artık duvar saatindeki bir zaman dilimi değildi. Sınır geçilmişti ve o karanlık, artık onları duyanları seçmeye başlamıştı.

Bölüm sonu

10 yorum

  • Tüm gün sohbet edecek arkadaşlar veya kitaplarınıza daha çok okunma, karşılıklı destek ve oy mu arıyorsunuz? O zaman sizi 4k üyeli "YZR İmperial Legion" Discord serverimize bekleriz. Yazarlara destek, 7/24 sesli & yazılı aktif chat, oyun, toplu müzik temelli serverimize dahil olmak için Google'de "YZR İmperial Legion" aratarak Disboard'dan girmeniz yeterlidir. Bu projemiz aslında yazarlara destek içindir ama bunu reklam gibi görüp rahatsız olursanız haber etmeniz yeterlidir. İyi günler.🌸 ✨**Ek Özellikler** * Sohbet, role play, dizi sohbet, toplu sesli chat & müzik, native'lerle dil pratik * Kitaplarınızı karşılıklı okutma veya oylatma sistemi * Oyunlar (LoL, CS-2, Valorant, Minecraft, Gartic, Among Us, Mafya, Vampir Köylü, Köstebek, Doğruluk-Cesaret, Çekilişler) * Code & yazılımcılara destek sistemi, AI botlar, kitap ve resim botları * Davet linki süresiz, istediğiniz zaman katılabilirsiniz!🔗 https://discord.gg/SJtpHRWMFF - süresiz link🖇️