İçeriğe geç

03:17

Bölüm 4 · 8 dk okuma

03:17

Bölüm 4

BÖLÜM 4 : ZAMANIN AKIŞI

Asansörün döküm demir kapısı, üzerlerine bir giyotin gibi büyük bir gürültüyle kapandı. Kilit mekanizmasının oturduğu o an, binanın yukarıdaki katlarından gelen tüm bağlar tamamen kopmuş gibiydi. Kabinin içini kaplayan o yoğun kan kırmızısı ışık, gençlerin kireç gibi solmuş yüzlerine vuruyordu.

Tabandaki siyah su, asansörün zemininde birkaç santim yüksekliğinde sabit kalmıştı fakat garip bir şekilde artık dalgalanmıyordu; ayak bileklerini donduran, hareketsiz bir buz kalıbı gibiydi.

Asansör, deponun altındaki o bilinmezliğe doğru hareket etmeden önce bir anlığına askıda kaldı. Kabinin tavanındaki eski mekanik göstergenin pirinç ibresi, analog bir saatin tersine dönen çarkları gibi çılgınca geriye sarmaya başladı.

0... -1... -2...

Ve ardından, daha önce binanın hiçbir planında yer almayan o paslı, harfsiz düğmenin rengi parladı. Kabin, yerçekimine meydan okuyan ani bir düşüş hissiyle dibe doğru kaymaya başladı. Ancak bu kez düşüş dikey değildi; asansör, kasabanın dik yokuşunun altından denizin derinliklerine doğru eğimli, devasa bir ray hattında ilerliyor gibi yana doğru sarsılıyordu.

"Saat..." diye fısıldadı Sude. Sırtını kabinin döküm demir duvarına yaslamış, gözlerini kolundaki dijital ekrana dikmişti. Ekrandaki rakamlar saniyede bir geriye atlıyordu. "03:15... 03:14... Bu imkânsız. Zaman geriye mi akıyor? Eğer öyleyse, az önce yukarıda yaşadıklarımız ne olacak?"

"Zamanın gerçekten geriye aktığını sanmıyorum," dedi Zeynep, elindeki fenerin titreyen ışığını asansörün zeminindeki suya tutarak. Sesi titriyordu ama zihnini açık tutmak için panikle bir teoriye tutunmaya çalışıyordu. "Büyükbabanın notunu hatırlayın. 'Zamanın kilitlendiği yer' diyordu. Belki de... belki de şu an geriye giden şey dünya değil, sadece biziz. Kule yapıldığında içerideki zamanı dış dünyadan soyutlamış olabilirler mi? Bilmiyorum... Ama sanki o mührün yapıldığı tarihe, yani zamanın ilk kırıldığı ana doğru bir boşluğa düşüyoruz gibi hissettiriyor."

Samet, kabinin köşesinde, Furkan’ın desteğiyle ayakta duruyordu. Gözlerindeki o trans hali tamamen dağılmıştı fakat az önce zihninin içinde yankılanan o fısıltının bıraktığı mental yorgunluk omuzlarını çökertmişti. Bakışlarını Eren’e çevirdi. İçindeki o hırçın kıskançlık, yerini ölümcül bir mahcubiyete ve borçluluk hissine bırakmıştı.

"Eren," dedi Samet, sesi motorun uğultusu arasında zar zor duyulurken. "Beni geriye çekmeseydiniz... o kapıdan içeri yürüyecektim. Ne olduğunu bilmiyorum ama içimdeki tüm öfkeyi, tüm o karanlık düşünceleri bana karşı kullandı. Sanki... kapıyı ben açtım."

Eren, parmaklarının arasında tuttuğu ağır anahtarlığı Samet’e doğru uzattı. Yüzünde hiçbir suçlama ya da kırgınlık yoktu; sadece bu binanın ve bu grubun koruyucusu olmanın verdiği o ağır sorumluluk vardı.

"O ses hepimizin zayıflıklarını biliyor, Samet. Seni seçti çünkü en çok senin sesin yükseliyordu," dedi Eren, ayakları yere basan o sakin tonuyla. "Ancak Furkan seni tuttu. Zeynep ve ben aşağıda o tüneli gördük. Buradan tek bir parça halinde çıkacaksak, yukarıdaki hiçbir şeyi bu kabinin içinde birbirimize karşı kullanamayız. Anlaştık mı?"

Samet başını yavaşça salladı ve Furkan’ın omzundaki elini minnetle sıktı. Furkan ise derin bir nefes alarak asansörün sarsıntısına karşı dengede durmaya çalıştı. "Motor kaskını yukarıda bıraktım," diye mırıldandı Furkan, ortamın kasvetini hafifletmek ister gibi hafifçe yutkunarak. "Aşağıda kafamıza bir şey düşerse sorumluluk kabul etmeyemem, ona göre."

Bu hafif konuşma bile odadaki dondurucu havayı bir anlığına kırdı. Ancak tam o saniyede asansör, adeta sert bir kayaya çarpmış gibi büyük bir gürültüyle sarsıldı ve durdu.

Çıt.

Sude’nin kolundaki saat tam olarak 03:00'da kilitlendi. Son dolmuşun kalktığı, Sude’nin yukarıda ilk sabırsızlandığı o ana geri dönmüşlerdi.

Asansörün demir kafes kapısı inleyerek iki yana açıldı.

Karşılarında duran yer, Eren ve Zeynep’in az önce gördüğü o durağan sulu tünel değildi. Zaman geriye sarmıştı ve mekân da değişmişti. Şimdi karşılarında, duvarları tamamen düzgün kesilmiş simsiyah bazalt taşlarından örülmüş, tavanı yüksek bir katedrali andıran antik bir galeri vardı. Yerlerde su yoktu, ancak duvarlardaki taşların arasından sızan yoğun okyanus nemi, havada neredeyse gözle görülür bir sis tabakası oluşturuyordu.

Galerinin tam ortasında, tavandan tabana kadar uzanan, devasa bir saatin iç mekanizmasını andıran pirinç ve demir dişlilerden oluşmuş bir sütun duruyordu. Dişliler dönmüyordu; hepsi pas ve yosunla kaplanmıştı.

Mina, asansörden ilk adımı atan kişi oldu. Sezgileri onu galerinin sağ duvarına, taşların üzerine kazınmış devasa bir kabartmaya doğru çekti. Elindeki feneri duvara tuttuğunda, grubun geri kalanı da arkasından geldi.

Kabartmada, kasabanın silueti yer alıyordu. Ancak deniz, kasabanın üzerinde devasa bir dalga olarak değil, kasabayı tamamen yutan, gökyüzüne kadar uzanan sarmal bir girdap olarak tasvir edilmişti. Girdabın tam kalbinde, şu an önlerinde duran o dişli sütunu ve sütunun ortasındaki boş bir anahtar yuvası netçe oyulmuştu.

"Mühür bu sütun olabilir mi?" diye fısıldadı Mina, parmağını yosunlu taşın üzerinde gezdirerek. "Saat kulesi yukarıya yapıldı ama belki de mekanizmanın kalbi burasıdır. Dişliler durduğu için zaman yukarıda kilitlendi ve deniz kasabanın üzerine çöktü."

Zeynep, kabartmanın altındaki küçük yazılara feneri yaklaştırdı. Eski Latince ve Osmanlıca karışımı terimler arasında gözleri hızla döndü, kelimeleri anlamlandırmaya çalışıyordu.

"Burada... tam emin değilim ama bir döngüden bahsediyor sanki," dedi Zeynep, fenerin ışığını kelimelerin üzerinde kaydırarak. "*'Zaman geriye aktığında, kilit açılır...'* gibi bir ifade var. Devamında bir yükümlülükten bahsediyor. İlk çağrılanla ilgili bir şey... Eren, ilk çağrılan sendin. Eğer bu yazı tahmin ettiğim şeyse, zamanın tamamen sıfırlanmasını ve o dalganın şehri yutmasını engellemek için bu mekanizmayı bir şekilde tetiklememiz gerekiyor olabilir. Ama nasıl, hiçbir fikrim yok."

Zeynep başını yavaşça kaldırıp Eren’e baktı. Gözlerinde büyük bir belirsizliğin getirdiği korku vardı. Eren cebindeki ağır anahtarlığı çıkardı. Anahtarların arasında, büyükbabasının dükkanın kasasında sakladığı, üzerinde hiçbir kapıya uymayan, üç hilal şekilli dişleri olan o eski antik anahtarı buldu.

"Büyükbabam bunu bana verdiğinde, 'Günü geldiğinde dükkanın en değerli şeyini koruman gerekecek' demişti," dedi Eren, sesi galerinin taş duvarlarında yankılanırken. "Dükkan dairesi ya da kafe değilmiş. Zamanın kendisiymiş."

Eren, sarsılan zemine rağmen adımlarını sıkılaştırarak sütuna bir adım daha yaklaştı. Devasa pirinç çarklar aniden, ters yöne doğru büyük bir gürültüyle dönmeye başladı. Metalik sürtünme sesi kulak zarlarını patlatacak bir raddeye ulaşmıştı. Havada asılı duran okyanus nemi, sanki görünmez bir el tarafından sıkıştırılıyormuş gibi ağırlaşmış, gençlerin nefes almasını neredeyse imkânsız hale getirmişti.

Sude, kolundaki saate tekrar baktı. Sayılar artık birer birer değil, beşer beşer geriye atlıyordu.

"02:45... 02:30... Eren, ne yapacaksan yap! Eğer zaman dünün sınırına geçerse, bu binanın ve kasabanın tarihinden tamamen silinebiliriz!" diye bağırdı. Sesi, galeride yankılanan koro fısıltılarının arasında zar zor seçiliyordu.

O koro, zihinlerinin çeperlerini zorluyor, geçmişe ait en kötü anıları, pişmanlıkları ve korkuları birer birer su yüzüne çıkarıyordu. Samet, zihninde yankılanan o seslerin baskısıyla dizlerinin üzerine çöktü; kulaklarını elleriyle sımsıkı kapatsa da fısıltı içeriden, ruhundan geliyordu. Furkan hemen yanına diz çöküp elini Samet'in omzuna koydu. Furkan’ın bu koşulsuz dostluk desteği, Samet’in zihnindeki karanlık dalgaya karşı bir kalkan oluşturuyordu.

Eren, sütunun tam önündeki basamağa geldiğinde, pirinç gövdenin ortasındaki üç hilal şeklindeki yuvanın yavaşça döndüğünü gördü. Yuva sabit durmuyordu; çarkların ters ritmiyle birlikte bir sağa bir sola savruluyordu. Anahtarı buraya tek bir hamlede, milimetrik bir zamanlamayla sokması gerekiyordu. En ufak bir kayma, antik anahtarın kırılmasına ve döngünün tamamen kopmasına neden olabilirdi.

"Zeynep!" diye seslendi Eren, gözlerini yuvadan ayırmadan. "Büyükbabanın kabartmasındaki o üç halka! Bir ipucu var mı?"

Zeynep, Mina’nın elindeki feneri duvardaki çizime doğru yönlendirerek karmaşık sembolleri çözmeye çalıştı. "Halkalar iç içe geçmiş... En içteki ters yöne, ortadaki ise düz dönüyor gibi görünüyor! Kesin bir şey söyleyemem Eren ama... mantıken o çarkların birbirini dengelediği o tek anı yakalaman lazım! Sanırım ortadaki çark tam sağa kilitlendiğinde bir boşluk açılacak. O anı bekle ve sadece tahminime güven!"

Mina, o sırada galerinin tavanından simsiyah su damlalarının dökülmeye başladığını fark etti. Ancak bu damlalar yere düştüğünde ses çıkarmıyor, aksine tabandaki bazalt taşların üzerinde yok olup gidiyordu. Sezgileri, zamanın fiziki maddeler üzerindeki etkisini yitirmeye başladığını fısıldıyordu. "Eren, acele edin! Duvarlar... duvarlar silinmeye başlıyor!" diye haykırdı Mina. Fenerin ışığında, galerinin uzak köşelerindeki taş blokların yavaş yavaş şeffaflaştığı, arkalarından ise kasabanın altındaki o uçsuz bucaksız, karanlık okyanus derinliğinin belirdiği görülüyordu.

"02:05... 02:00!" Sude’nin sesi artık tam bir panik dalgasına dönüşmüştü.

Eren, elindeki ağır anahtarı yuvaya doğru uzattı. Parmakları soğuktan ve stresten donmak üzereydi. Gözlerini o çılgınca dönen dişlere dikti. Zihnindeki o karmaşık sesler tek bir ağızdan son kez haykırdı: Bırak... Zaman aksın... Deniz her şeyi temizlesin...

Eren, zihnindeki o fısıltıyı, büyükbabasından kalan o dükkanı, yukarıda kendilerini bekleyen hayatı ve arkasındaki beş dostunu düşünerek bir kenara itti. Rasyonel mantığı ve sarsılmaz iradesi o an tek bir saniyede birleşti. Ortadaki büyük çark, Zeynep'in tahmin ettiği gibi tam sağa doğru ağır bir salınım yaptı.

"Şimdi olabilir! Dene!" diye bağırdı Zeynep.

Eren, antik anahtarı üç hilalli yuvaya sertçe itti ve tüm gücüyle saat yönünün tersine, zamanın olması gereken akışına doğru çevirdi.

KÜT.

Tüm galeriyi, binayı ve belki de tüm kasabanın altını sarsan devasa, mekanik bir kilitlenme sesi duyuldu. Dönen tüm o pirinç ve demir çarklar, sanki aralarına görünmez bir çelik blok sokulmuş gibi tek bir salisede durdu. Havada asılı kalan okyanus nemi aniden yere çöktü, duvarların arkasından sızan o derin okyanus görüntüsü kayboldu ve simsiyah bazalt taşları yeniden eski sertliğine kavuştu.

Zihinlerindeki o çıldırtıcı koro, acı bir çığlıkla birlikte bir anda kesildi. Kasaba, deponun altındaki o antik galeriyle birlikte derin, gerçek ve huzurlu bir sessizliğe gömüldü.

Sude, titreyen nefesini dışarı verirken kolundaki saate baktı. Dijital ekrandaki sayılar geriye gitmeyi bırakmıştı. Rakamlar sabitlenmiş, saniyeler normal bir ritimle ileriye doğru atmaya başlamıştı.

Ancak saat ne 03:17’ydi ne de 03:00.

Ekran, normal akışın çok ötesinde bir zamanı gösteriyordu: 04:15.

"Başardık mı?" diye sordu Furkan, yerdeki Samet’i ayağa kaldırırken.

Eren, elini sütundaki anahtardan yavaşça çekti. Anahtar yuvaya tamamen kaynamış, pirinç gövdenin bir parçası haline gelmişti. "Mühür kapandı," dedi Eren, derin bir nefes alarak arkasına dönüp arkadaşlarına bakarken. "Zamanı durdurduk... ya da en azından o dalganın bizi yutmasını engelledik. Ama bir şeyler hâlâ yanlış."

Tam o sırada, arkalarındaki asansörün içinden tanıdık bir ses yükseldi. Bu bir fısıltı ya da doğaüstü bir uğultu değildi. Eski mekanik asansörün yukarıya, giriş katına doğru kendi kendine hareket etmeye başlayan motorunun o boğuk, güven veren tıkırtısıydı.

"Yukarı çıkalım," dedi Zeynep, Eren’in yanına gelip elini tutarak. "Dışarıda bizi neyin beklediğini görme vakti. Zaman ileri atladıysa, yukarıda bıraktığımız kasaba aynı kalmış olamaz."

Altı genç, asansörün kabinine tekrar bindiklerinde, içlerindeki o korku gitmiş, yerini neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri tekinsiz bir merak bırakmıştı. Kabin yavaşça yukarı tırmanırken, kafenin pencerelerinden sızacak olan o ilk ışıkların, tanıdıkları dünyaya ait olup olmadığını henüz bilmiyorlardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.