Uyandığım anda ilk hissettiğim şey her yerimin ağrımasıydı. “Off...”
Belimi hafifçe kıpırdatınca kaslarım sızladı. Boynum da aynı şekilde. Saçlarım yüzüme dağılmıştı; birkaç tutamı yanağıma yapışmış, geri kalanı ise yastığın üzerine tamamen yayılmıştı.
Gözlerimi araladığımda odanın perdelerinden içeri süzülen sabah ışığını gördüm. Sonra yanımdaki sıcaklığı fark ettim. Başımı yavaşça çevirdiğimde gördüğüm şey Elijah oldu.
İlk kez onu bu kadar derin uyurken görüyordum. Yüzündeki o her zamanki ciddi ifade tamamen kaybolmuştu. Kaşları gevşemiş, nefesi düzenliydi. Bir kolu hâlâ belimin üzerinde duruyordu; sanki uykusunda bile beni bırakmaya niyeti yokmuş gibi.
İstemsizce gülümsedim. “Demek sen de uyuyabiliyormuşsun...” diye fısıldadım.
Cevap vermedi. Sadece hafifçe kaşını oynattı. Bir süre sessizce onu izledim. Normalde hep ilk uyanan oydu. Ben gözümü açtığımda çoktan hazırlanmış, kahvesini içmiş, evi kontrol etmiş olurdu. Şimdi ise yanımda, çocuk gibi uyuyordu.
Parmaklarımı usulca saçlarının arasından geçirdim. Tam geri çekecektim ki uykusunda hafifçe kıpırdandı. “Nn...”
Ne olduğunu anlayamadan kolu belime biraz daha sıkıca dolandı. Bir hareketle beni kendine çekti.
Göğsüne çarpınca istemsizce küçük bir ses çıkardım. Başım çenesinin altına yerleşmişti. Bacaklarımız birbirine dolanmıştı. Kolları da beni tamamen sarmıştı.
“...Elijah?”
Cevap yoktu, onun yerine uykulu bir nefes verdi. Hâlâ uyuyordu. Sonra yanağını saçlarıma hafifçe sürttü. Sanki bunu tamamen refleksle yapıyormuş gibiydi. Bir eli sırtımda usulca dururken beni biraz daha kendine çekti. “Mm...”
Belli belirsiz bir şey mırıldandı ama ne dediğini anlayamadım. Gülümsedim. “Farkında bile değilsin...” Yine cevap gelmedi. Ben de dayanamayıp dudağına uzun bir öpücük kondurdum.
Eli tekrar belime dolandı ve mırıldandı. “İvy..?”
Dayanamayıp kahkaha attım ve onu kendime çektim. “Buradayım, yanında.”
Kollarını belimden bırakmadan yüzüstü döndü. Omuzları hafifçe gerildi, sırtı bana doğru açıldı. Cidden de üç oda bir salonluk bir sırtı vardı.
İçimden sessizce gülümsedim. “Demek gerçekten yorulmuşsun...” diye fısıldadım. Usulca biraz daha yaklaştım. Bir kolumu omuzlarının üzerinden geçirip ona sımsıkı sarıldım. Başımı sırtına yasladım. Sıcacıktı, nerdeyse yanıyordu.
Parmaklarım istemsizce saçlarının arasına gitti. Kısa saçlarını yavaşça okşamaya başladım. Uyurken bile ne kadar sakindi. “Her gün benim başımda nöbet tuttun...” diye mırıldandım. “Şimdi sıra bende.”
Elijah uyanmadı. Sadece derin bir nefes aldı. Omuzları gevşedi. Sanki saçlarının okşanması hoşuna gitmiş gibi başını yastığa biraz daha gömdü.
Gülümsemem büyüdü. “Biliyor musun?” dedim kısık sesle. “Uyurken hiç korkutucu görünmüyorsun.”
Bir süre daha öylece kaldım. Odanın içini yalnızca kuş sesleri ve düzenli nefes alışlarımız dolduruyordu. Hastalık günlerinin koşuşturması bitmiş, yerini huzurlu bir sabaha bırakmıştı. Özellikle de dün geceden sonra…
Tam gözlerimi yeniden kapatacakken midem hafifçe guruldadı. Kendi kendime kıkırdadım. “Sanırım biri acıktı...”
Sanki bunu duymuş gibi Elijah kaşlarını hafifçe çattı. Gözlerini aralamadan, uykulu bir sesle mırıldandı: “...Saat kaç?”
“Bilmiyorum.”
“Kahvaltı?”
“Kesinlikle.”
Bu kez gözlerinden birini güçlükle açtı. Bana bakıp hafifçe gülümsedi. Sonra hiç beklemediğim bir şekilde elini belime dolandı ve alt bedenimi kendisine çekti. Dudaklarımdan korkulu bir nida koptu.
Elijah ise hiç aldırmadan kıkırdadı. Omzuma, boynuma ve çeneme öpücükler kondurduktan sonra doğruldu ve damarlı kollarını esnetti. “Hadi, kahvaltıya prenses.”
Elijah odadan çıktıktan sonra birkaç saniye daha olduğum yerde oturdum. Yüzümün sıcaklığını avuçlarımla bastırmaya çalıştım. “Of...” diye mırıldandım. “Nasıl bu kadar rahat olabiliyor?”
Derin bir nefes alıp yataktan kalktım. Dağılmış saçlarımı aynanın karşısında toparladım, yüzümü yıkadım ve üzerime rahat bir kazakla açık renk bir kot pantolon giydim. Aynaya son bir kez baktığımda yanaklarımın hâlâ hafifçe pembe olduğunu fark ettim.
“Toparlan İvy...” dedim kendi kendime. “Normal davran.” Birkaç dakika sonra merdivenlerden aşağı indim. Mutfaktan yayılan mis gibi tereyağı ve çay kokusu bütün evi sarmıştı.
“Elijah?”
“Buradayım.”
Mutfağa girer girmez olduğum yerde durdum. Masanın üzerinde küçük bir cam vazonun içinde kırmızı ve beyaz güllerden oluşan bir demet duruyordu.
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “...Bunlar?”
Elijah elindeki kupayı tezgâha bıraktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Senin.”
Yavaşça masaya yaklaştım. Parmak uçlarımla güllerin yapraklarına dokundum. “Benim mi?”
“Evet.”
Gözlerim istemsizce onun yanındaki küçük eczane poşetine kaydı. “Bu da ne?”
Elijah poşeti eline aldı. “İhtiyacın olabilir diye aldım.” Poşeti uzatırken sesi son derece sakindi. “Her ihtimale karşı düşündüm.”
Ne demek istediğini anlamam yalnızca birkaç saniyemi aldı. Yüzüm bir anda kıpkırmızı oldu. Güllerin yanında bir kutu ertesi gün halı vardı…
“Elijah...” diye fısıldadım.
“Ne?”
“Sen...” Kelimeler boğazımda düğümlendi. Utançtan gözlerimi kaçırdım. “Bunu da mı düşündün?”
Omuzlarını hafifçe silkti. “Düşünmem gerekiyordu.” Sesinde utanma ya da çekinme yoktu; sadece bana karşı duyduğu sorumluluk hissi vardı. “İçimin rahat etmesini istedim.”
Boğazım düğümlendi. Bir adım attım ve hiç düşünmeden kollarımı beline dolayıp sıkıca sarıldım.
“Teşekkür ederim...” diye mırıldandım.
Elijah da beni nazikçe kendine çekti. “Rica ederim.”
Başımı göğsüne yasladım. “Beni hep düşündüğün için...”
Saçlarımı usulca okşadı. “Her zaman düşünürüm.”
Gözlerimi kapatıp gülümsedim.
“Güller de çok güzel.”
“Elbette beğeneceğini umuyordum.”
Başımı kaldırıp gülerek ona baktım. “Yine dedi...”
Bu kez Elijah da gülümsedi. “Hadi kahvaltı, acıkmış olmalısın.”
Elijah tostları tabaklara yerleştirirken ekmeklerin kızarmış kokusu bütün mutfağı dolduruyordu. Çaydanlıktan yükselen buhar camları hafifçe buğulandırmıştı.
Masaya oturdum. Güller hâlâ tam karşımdaydı. Arada bir dönüp onlara bakıyor, sonra istemsizce gülümsüyordum.
Elijah çay bardaklarını doldurup birini önüme bıraktı. “Afiyet olsun.”
“Afiyet olsun.” İlk lokmayı tosttan aldım. Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. “Bu çok güzel olmuş.”
“Elbette.”
Kahkaha attım. “Yine dedi.”
Omuzlarını hafifçe silkti. “Alışman gerekecek.”
Çayımdan bir yudum aldım. “Peynir tam kararında olmuş.”
“Yakmadan yapabildim.”
“'Yakmadan' kısmını özellikle mi söyledin?”
“Geçen seferki küçük kazayı hatırlıyorum.”
“Onun adı kaza değildi.”
“Neydi?”
“Deney.”
“Sonucu başarısız bir deney.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Çok acımasızsın.”
“Gerçekçiyim.”
Başımı iki yana sallayıp bir lokma daha aldım. “Yine de en güzel tost bu.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Bir an sessizlik oldu. Sessizlik rahatsız edici değildi; aksine huzurluydu. Sadece çatal bıçak sesleri ve arada bir yudumlanan çayın sesi duyuluyordu.
Gözüm yeniden güllere kaydı. “Bu arada...”
“Hm?”
“Sabahki sürpriz için tekrar teşekkür ederim.”
Elijah bana baktı. “Teşekkür etmene gerek yok.”
“Var.”
“Neden?”
“Çünkü beni düşündüğünü hissettirdin.”
Bakışları yumuşadı. “Seni düşünmek benim için ekstra bir şey değil, İvy.”
Kalbim istemsizce hızlandı. “Bu cümleyi söylemeyi nasıl başarıyorsun?”
“Hangisini?”
“İnsanın yüzünü kızartanları.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Ben normal konuşuyorum.”
“Hayır.”
“Evet.”
“Elijah.”
“İvy.”
Dayanamayıp güldüm. “Tamam, pes ediyorum.”
“Elbette.”
Gözlerimi devirerek çay bardağımı kaldırdım. “Bir gün şu kelimeyi sana unutturacağım.”
“Başaramazsın.”
“Göreceğiz.”
“Göreceğiz.”
Mutfağı yine kahkahalarımız doldurdu. Birbirimize bakıp gülümsediğimiz o kısa anlarda, sıradan bir kahvaltı bile bana dünyanın en güzel sabahı gibi geliyordu.
Tabaklarımızı bitirdikten sonra son yudum çaylarımızı da içtik. Elijah boş bardağını alıp lavaboya bıraktı. “Hazır mısın?” diye sordu.
“Ne için?”
“Dişler.”
Gülümsedim. “Sanki önemli bir görevmiş gibi söyledin.”
“Önemli.”
Başımı iki yana sallayarak onun peşinden banyoya gittim. Lavabonun önünde yan yana durduk. Ben diş macununu fırçama sıkarken Elijah aynadan bana baktı. “Ne?”
“Hiç.”
“Yine öyle bakıyorsun.”
“Nasıl?”
“Mutlu.”
Fırçamı ağzıma götürüp omzumu silktim. Konuşamadığım için sadece gözlerimle gülümsedim. Birkaç dakika boyunca yalnızca akan suyun sesi ve arada sırada birbirimize attığımız bakışlar vardı. İşimiz bitince ağzımızı çalkaladık.
Ben havluyla ellerimi kurularken mutfağa döndüm. Tezgâhın üzerinde duran eczane poşetini görünce derin bir nefes aldım. Elijah sessizce kutuyu bana uzattı.
“Talimatlara göre kullanman en doğrusu olur.” dedi sakin bir sesle.
Başımı salladım. “Tamam.”
Bir bardak su doldurdum. İlacı önerildiği şekilde alıp suyu yavaşça içtim. Bardağı tezgâha bıraktığım anda içimde garip bir rahatlama hissettim.
“Bitti.” diye mırıldandım.
Elijah başını hafifçe salladı. “İçim biraz daha rahat.”
Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. Ekrana baktığımda annemin görüntülü aradığını gördüm. “Elijah... Annem.”
“Anladım.” Hiç tereddüt etmeden mutfakta birkaç adım geri çekildi. Tezgâha yaslandı; ne fazla yakın duruyor ne de uzaklaşıyordu.
“Anne!”
“Günaydın canım.” Annemin yüzünde sıcacık bir gülümseme vardı. “Nasılsın? Artık çok daha iyi görünüyorsun.”
“İyiyim. Tamamen toparlandım sayılır.”
“Çok sevindim.” Babam da kadraja girdi. “Bizim savaşçı kız nasılmış bakalım?”
Kahkaha attım. “Gayet iyiyim.”
“Yüzün de renklenmiş.” dedi annem. “Düzenli yemek yiyor musun?”
“Evet.”
Tam o sırada Elijah'a baktı. “Elijah da orada mı?”
Telefonu biraz çevirince Elijah nazikçe başını eğdi. “Günaydın efendim.”
“Günaydın Elijah.” Annem gülümsedi. “İvy'yle ilgilendiğin için tekrar teşekkür ederiz.”
“Elimden geleni yaptım.” diye sakin bir ifadeyle cevap verdi. “Artık kendisini çok daha iyi hissediyor.”
“Bunu görmek bizi rahatlattı.” dedi babam. “Biz dönene kadar sana emanet.”
Elijah kibarca başını salladı. “Merak etmeyin. Kendine dikkat etmesini sağlayacağım.”
Annem gülümseyerek bana döndü. “Sen de onu çok yorma olur mu?”
“Olur.” dedim masum bir ifadeyle.
Elijah boğazını hafifçe temizledi ama hiçbir şey söylemedi. Bir süre daha günlük şeylerden konuştuk. Onlar iş gezilerinden, ben de evde her şeyin yolunda gittiğinden bahsettim.
“İkinizi de çok özledim.” dedim.
“Biz de seni çok özledik.” dedi annem. “Yakında kavuşacağız.”
“Sabırsızlıkla bekliyorum.” Vedalaşıp telefonu kapattığımda ev yeniden sessizleşti. Ayağa kalktım ve alçılı koluma dikkat ederek Elijah'a sıkıca sarıldım.
“Ne oldu?” diye güldü.
“Hiç... Sarılasım geldi.”
Kollarını tereddütsüz belime doladı. “Bunun için sebebe ihtiyacın yok.”
Gözlerimi kapatıp yanağımı göğsüne yasladım. “Bence bana sarılma perileri geldi.”
Kaşını hafifçe kaldırdı. “Sarılma perileri mi?”
“Evet.” dedim gayet ciddi bir ifadeyle. “Şu an tek tedavisi sensin.”
İçten içe güldüğünü hissedebiliyordum. “Demek öyle.” Bir sonraki saniye belimden biraz daha sıkıca tuttu. “İyi o zaman... Tedaviyi uygulayalım.”
“Ne?” Sözümü bitiremeden beni kolayca yerden kaldırdı. “Elijah!” Kahkaham bütün mutfağı doldururken beni yavaşça kendi etrafında bir tur döndürdü. “Dikkat et!” dedim gülerek. “Kolum var!”
“Biliyorum.” diye cevap verdi. Hareketlerini yavaşlatarak beni özenle döndürmeye devam etti. “O yüzden yavaş.”
Kahkaham dinmek bilmiyordu. “Başım döndü!”
“Daha yeni bir tur attık.” Gülümseyerek beni yeniden yere indirdi ama kollarını belimden çekmedi. “Geçti mi sarılma perileri?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
“Neden?”
Yüzümü göğsüne gömüp kıkırdadım. “Çünkü yeniden geldiler.”
Elijah dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı. “Demek yeniden geldiler.”
“Evet.” dedim hiç utanmadan. “Hem de çok kalabalıklar.”
“Anlaşıldı.” Hiç beklemediğim bir anda dizlerimin arkasından bir kolunu, sırtımdan da diğer kolunu geçirerek beni kucağına aldı.
“E-Elijah!”
“Kıpırdama.”
Kahkahama engel olamıyordum. “Periler çok şımarık.”
“Bence de.” Beni dikkatlice havaya kaldırıp bu kez biraz daha yavaş bir şekilde kendi etrafında döndürmeye başladı. Gülmekten gözlerimden yaş geliyordu.
“Elijah... dur... gerçekten başım dönecek!”
“Son bir tur.”
“Hayır, son tur deme!”
Tam o sırada ayağı mutfağın girişindeki halının kenarına takıldı. “Elijah!”
Dengemiz bir anda bozuldu. Refleksle beni kendine doğru daha sıkı çekti. Birlikte yere doğru düşerken tek düşündüğüm alçılı kolum ve başımdı.
Tam başım zemine çarpacakken Elijah sağ elini hızla başımın altına koydu. Avucu sert zemine çarptı. Aynı anda kendi bedenini de bana siper etti. Sırtı ve omuzları bütün darbeyi karşıladı.
Ben ise neredeyse hiçbir şey hissetmedim. Sadece göğsüne sıkıca kapanmış, onun üzerine düşmüştüm. Birkaç saniye nefes bile alamadan öylece kaldık.
“İvy?”
“İyiyim...” diye fısıldadım. Sonra başımı hafifçe kaldırınca sağ elinin hâlâ başımın altında olduğunu fark ettim.
Avucunun kenarı sert zeminde sürtünmüş, ince bir çizik oluşmuştu. Kızarmış derinin üzerinden küçücük bir kan damlası belirmişti.
Gözlerim büyüdü. “Elijah... elin!”
O ise sanki hiçbir şey olmamış gibi omuz silkti. “Boş ver.”
“Boş verilir gibi değil!” Elimi dikkatlice onun avucuna uzattım.
“Başını vurmanı istemedim.” dedi sakin bir sesle.
Kalbim sıcacık oldu. “Sen... elini araya mı koydun?”
“Başka çarem yoktu.”
Başımı iki yana salladım. “Ya sana bir şey olsaydı?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Olmadı.”
Gözlerim dolacak gibi oldu. “Benim canım bile yanmadı...”
“Amacı da oydu.”
O an anladım ki yere düşerken beni koruyan sadece eli değildi. Koskoca sırtını bana siper etmiş, bütün darbeyi kendi üzerine almıştı. Ben ise onun güven veren kollarının arasında tek bir acı bile hissetmemiştim.
Elijah ilk yaptığı şey bana bakmak oldu. “Başın dönüyor mu?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
“Kolun?”
Alçılı kolumu usulca hareket ettirdim. Hafifçe kontrol ettim. “İyi. Acımıyor.”
Omuzları ancak o zaman gevşedi. “Güzel.”
Ben ise onun sağ elini tuttum. “Şimdi sıra sende.”
“İvy, küçücük bir çizik.”
“Umurumda değil.” Beni durdurmaya çalışmadı. Birlikte banyoya geçtik. Dolaptan ilk yardım çantasını çıkardım. Musluğu açıp elini dikkatlice akan suyun altına tuttum. “Elini biraz kaldır.”
“Söz dinleyen bir hasta oldum galiba.”
“Şikâyet etme.”
Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Emredersiniz.”
Çiziği nazikçe temizledim. Antiseptiği sürerken yüzünü dikkatle izledim. “Yakıyor mu?”
“Biraz.”
“Dayan.” Küçük bir bandaj çıkarıp avucunun üzerine özenle yapıştırdım. Kenarlarını parmaklarımla bastırıp sağlamlaştığından emin oldum. “Tamam.”
Elini birkaç kez açıp kapattı. “Fena olmamış.”
“Çünkü ben yaptım.”
İkimiz de aynı anda gülümsedik. Bu kez Elijah bana döndü. “Şimdi kontrol sırası bende.” Alçılı kolumu iki eliyle dikkatlice tuttu. “Acıyor mu?”
“Hayır.”
“Parmaklarını oynat.”
Dediklerini yaptım. “Böyle?”
“Bir daha.”
Parmaklarımı tekrar hareket ettirdim. Başını hafifçe salladı. “Güzel.” Alçının kenarlarını gözden geçirdi. Herhangi bir çatlak ya da gevşeme olmadığını görünce derin bir nefes verdi. “Bir sorun yok.”
“Ben de öyle hissettim.” Bakışlarımız birkaç saniye birbirine takıldı. Sonra aynı anda gülümsedik. “Demek ikimiz de iyiyiz.”
“Evet.” dedi Elijah. “Bu en önemli kısmı.”
Birlikte salona geçtik. Kanepeye yan yana oturduk. Ev yeniden sessizleşmişti. Pencereden içeri giren hafif rüzgâr perdeleri usulca hareket ettiriyordu.
Hiç düşünmeden başımı Elijah'ın omzuna yasladım. Bir kolumu dikkatlice beline doladım ve gözlerimi kapattım. O da hiç konuşmadan kolunu omuzlarıma yerleştirdi.
Başımın üzerine yumuşacık bir öpücük bıraktı. “İyi misin?” diye fısıldadı.
Dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi. “Şimdi daha iyiyim.”
Eliyle saçlarımı okşamaya başladı. “İyi, çok korktum bir şey olacak diye.”
Başımı hafifçe kaldırıp ona baktım. “Ben de korktum.”
“Ne için?”
“Elini görünce.”
Gülümsedi. “Geçer.”
“Biliyorum.” Bandajlı elini avuçlarımın arasına aldım. “Yine de keşke canın yanmasaydı.”
“Senin başın yere çarpsaydı daha çok üzülürdüm.”
Boğazım düğümlendi. “Bunu söyleme.”
“Neden?”
“Çünkü...” Gözlerimi kaçırdım. “Bazen kendini hiç düşünmüyorsun.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra parmaklarını usulca benimkilerin arasına geçirdi. “Ben iyiyim.”
“Biliyorum.”
“Sen de iyisin.”
Başımı salladım. “Evet.”
Tekrar omzuna yaslandım. Bu kez ikimiz de konuşmadık. Salonun içinde yalnızca duvar saatinin düzenli tıkırtısı duyuluyordu. Perdeler hafif rüzgârla usulca dalgalanıyor, güneş ışığı odanın zeminine ince çizgiler hâlinde düşüyordu.
Derin bir nefes aldım. “Biliyor musun?”
“Hm?”
“Bazen hiçbir şey yapmadan böyle oturmak bile yetiyor.”
Elijah'ın başı usulca benimkine yaslandı. “Çünkü yanımdasın.”
Kalbim sıcacık oldu. Gözlerimi kapattım. “Ben de tam bunu söyleyecektim.”
Kollarını omuzlarıma biraz daha sardı. “Bugün hiçbir yere gitmeyelim.”
Gülümsedim. “Tamam.”
“Film açarız.”
“Olur.”
“Bir şeyler atıştırırız ve dinlenirsin.”
Kıkırdadım. “Emredersiniz.”
“Elbette.”
“Yine dedi.”
Bu kez ikimiz de aynı anda güldük. Kahkahalarımız yavaş yavaş yerini huzurlu bir sessizliğe bıraktı.
Ve o an, dünyanın geri kalan her şeyi sanki kapının dışında kalmıştı. İçeride sadece ikimiz, birbirimize sarılmış hâlde, ev dediğimiz o küçük huzurun içinde oturuyorduk.