İvy Ashford
Yaz tatilinin geldiğini okulun koridorlarına adımımı attığım anda hissedebiliyordum.
Her yerde heyecanlı sesler yükseliyordu. Çocuklar sınıfların önünde koşuşturuyor, birbirlerine tatil planlarını anlatıyor, bazıları ise çoktan vedalaşmaya başlamıştı.
Koridorun sonundaki duvara yaslanmış Elijah’ı görünce istemsizce gülümsedim. Kollarını göğsünde birleştirmiş, her zamanki gibi sakin bir ifadeyle beni bekliyordu.
Bakışlarımız buluşunca başıyla hafifçe selam verdi. “Hazır mısın?”
“Sanırım.” dedim gülümseyerek.
Yanına yaklaşınca yüzünü biraz daha dikkatli inceledim. Son birkaç gündür fark ettiğim o ifade yine vardı. Yorgun, sessiz ve nedense biraz daha uzak.
“İyi misin?” diye sordum.
“Elbette.”
Kaşımı kaldırdım. “Yine dedi.”
Bu kez gerçekten gülümsedi. “Alıştığını sanıyordum.”
“Alıştım ama yine de soracağım.”
“İyiyim.”
Başımı hafifçe eğdim. “Emin misin?”
“Elbette.”
Derin bir nefes verdim. “Peki...”
Cevabı kısa olsa da gözlerindeki yorgunluk kaybolmuyordu. Bir şey vardı. Ne olduğunu bilmiyordum ama hissedebiliyordum.
Tam o sırada zil çaldı. Koridor bir anda hareketlendi. “Gitmem gerekiyor.” dedim.
“Elbette.”
Gözlerimi devirip güldüm. “Şu kelimeyi bırakmayacaksın, değil mi?”
“Hayır.”
Başımı iki yana sallayıp sınıfın kapısını açtım. “Günaydın çocuklar!”
“Güüünaaydın öğretmeniiim!” Sınıfın içi bir anda neşeli seslerle doldu. Masamın üzerine bırakılmış karne dosyalarını elime aldım.
“Bugün uzun uzun ders işlemeyeceğiz.” Bir anda alkışlar yükseldi. “Çünkü bugün son gün.” Bu kez alkışlar daha da arttı. “Ama önce küçük bir konuşma yapacağım.”
Sınıf bir anda sessizleşti. Hepsi dikkatle bana bakıyordu. Gülümsedim. “Bu yıl hepiniz çok çalıştınız. Bazen hata yaptınız, bazen birbirinize kızdınız, bazen de beni çılgına çevirdiniz.” Arka sıralardan utangaç kahkahalar yükseldi. “Ama her gün biraz daha büyüdünüz.”
Sınıf tamamen sessizdi. “Notlarınız önemli... ama sizi siz yapan şey sadece notlarınız değil.” Karneleri elime aldım. “İyi insanlar olun.” Birbirlerine baktılar. “Merak etmeyi bırakmayın.” Bir karneyi uzattım. “Kitap okuyun.” Bir başkasını verdim. “Ailenize sıkıca sarılın.” Sınıfta birkaç çocuk gülümsedi. “Ve tatilin tadını çıkarın.”
Bu kez alkışlar yükseldi. “Şimdi bakalım… İlk karnemiz Lilith!”
Minik kız heyecanla yanıma geldi. “İyi tatiller öğretmenim!”
“İyi tatiller.”
Birer birer bütün öğrenciler yanıma geldi. Kimisi sarıldı, kimisi teşekkür etti, kimisi ise heyecandan karnesini açar açmaz notlarına baktı. Son öğrenci de sınıftan çıktıktan sonra derin bir nefes verdim.
Boşalan sınıfa son kez göz gezdirdim. “Bitti...”
Kapıyı usulca kapattım. Koridora çıktığımda Elijah hâlâ aynı yerde bekliyordu. Beni görünce doğruldu. “Nasıl geçti?”
“Güzeldi.”
Yanıma yürüdü. “Üzgünsün.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Belli oluyor mu?”
“Biraz.”
Küçük bir tebessüm ettim. “Çocukları özleyeceğim sadece.”
“Elbette.”
Omzuna hafifçe vurdum. “Yine dedin.”
“Dedim.”
Birlikte okulun çıkışına doğru yürümeye başladık. Koridorlar yavaş yavaş boşalıyordu. Bahçeye çıktığımızda çocukların sevinç çığlıkları bütün okulu doldurmuştu. Arabaya vardığımızda Elijah her zamanki gibi benim için kapıyı açtı. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Arabaya oturdum. O da sürücü koltuğuna geçti. Arabayı çalıştırmadan önce direksiyona baktı. Normalden daha sessizdi.
Ben de onu izliyordum.
Sonunda dayanamadım.
“Elijah.”
“Hm?”
“Gerçekten iyi misin?”
Bu kez cevap vermeden önce kısa bir süre sustu. Sonra bana döndü. “İyiyim.”
Sesinde her zamanki sakinlik vardı. Ama gözlerinde sanki söylemek isteyip de söylemediği yüzlerce cümle bekliyordu.
Arabayı çalıştırdı. Yol boyunca ikimiz de pek konuşmadık. Radyoda kısık sesle eski bir şarkı çalıyordu. Ben ise camdan dışarıyı izliyordum.
“Önce eve uğrayacağız.” dedi.
•
Eve vardığımızda ayakkabılarımı çıkarıp derin bir nefes aldım. Okul kıyafetlerimi değiştirip üzerime bol bir eşofman altı ve açık renk bir tişört giydim. Saçlarımı da gelişigüzel bir at kuyruğu yaptım.
Salona indiğimde Elijah anahtarları elinde bekliyordu. “Hazır mısın?”
“Hazırım.”
Arabaya tekrar bindik. “Nereye gidiyoruz?”
“Hastaneye.”
Şaşkınlıkla alçılı koluma baktım. “Bugün çıkarılacaktı.” Bir an durup gülümsedim. “Doğru ya... Unutmuşum.”
Yok boyunca konuşulacak bir şey bulamadığımız için sessizce yolu izledim.
Hastaneye vardığımızda her zamanki antiseptik kokusu burnuma doldu. Kontrolden sonra doktor alçımı dikkatlice kesmeye başladı. Sonunda alçı tamamen çıkarıldı. Kolum ilk kez özgürdü. Parmaklarımı yavaşça oynattım, biraz sertleşmişti ama acımıyordu. İstemsizce gülümsedim.
“Bitti...”
Doktor da gülümsedi. “Kaynama oldukça güzel görünüyor. Birkaç gün çok zorlamazsan herhangi bir sorun yaşamazsın.”
“Teşekkür ederim.”
Muayene odasından çıktığımız anda kolumu birkaç kez dikkatlice hareket ettirdim. “İnanamıyorum...” dedim gülerek. “Elijah, çıktı!”
O da istemsizce gülümsedi. “Gördüm.”
Kolumu yukarı kaldırıp çevirdim. “Artık duş alırken poşet geçirmek yok!”
“Büyük başarı.”
“Dalga geçiyorsun.”
“Biraz.”
Kahkaha attım. “Bak!” Kolumu iki yana açtım. “Acımıyor.”
Elijah'ın yüzündeki gerginlik ilk kez tamamen dağıldı. Derin bir nefes verdi. “Çok şükür...”
Duraksadım. “Senden daha çok sevindin sanki.”
“Çünkü her hareketinde koluna zarar vereceksin diye düşünüyordum.”
“Artık düşünmene gerek yok.”
“Evet.”
Gözlerinin içi ilk kez yeniden ışıldamıştı. Arabaya yeniden bindik. Bu kez sessizlik daha farklıydı. Ben hâlâ kolumu hareket ettirip duruyordum. “Elijah.”
“Hm?”
“Bak.” Kolumu döndürdüm. “Artık tamamen iyiyim.”
“Görüyorum.”
Birkaç dakika boyunca yalnızca yolun sesi duyuldu. Sonra ise Elijah derin bir iç çekti ve konuşmaya başladı. “İvy.” Sesi bu kez farklıydı, daha ağırdı.
“Efendim?”
Gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. “Bana birkaç gün önce yeni görev bildirildi.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Görev mi?”
“Evet.”
“Ne zaman?”
Kısa bir sessizlik oldu. “Senin annenle baban döndüğünde... benim görevim de bitmiş olacak.”
Gülümsedim. “Evet ama... Sen bana görevin bitse bile gitmeyeceğini söylemiştin.”
Direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. “Söylemiştim.”
“Evet.”
“Ve gerçekten öyle olmasını istiyordum.”
Kalbimde küçük bir huzursuzluk oluştu. “Elijah...”
Bu kez sesi neredeyse fısıltı gibiydi. “Ama bu görevi reddedemiyorum.”
Başımı ona çevirdim. “Ne demek istiyorsun?”
“Yeni göreve çağrıldım.” Boğazı düğümlenmişti. “Başka ülkeye gönderileceğim.”
Bir anda bütün sesler kesildi sanki. Elijah bir şeyler söylüyordu ama söylediklerini kabul edemiyordum. “Hayır...” Kelime dudaklarımdan kendiliğinden döküldü. “Elijah... sen...”
“Gitmek zorundayım.”
Gözlerim büyüdü. “Ama... sen bana...”
“Söz verdim.” Sesi kırılmamıştı. Ama ilk kez bu kadar çaresiz geliyordu. “Sözümü tutmak istedim.” Yutkundu. “Gerçekten istedim.”
Boğazım düğümlendi. “Ne kadar...?”
“Elimde kesin bir tarih yok.”
“Bir hafta mı?”
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Bir ay?”
“Cık.”
“Altı ay?”
Sonunda kısık bir sesle konuştu. “Bilmiyorum.”
O iki kelime canımı beklediğimden çok daha fazla acıttı. “N... ne demek bilmiyorum?”
“Görevin süresi belli değil.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Yani...” Sesim titremeye başlamıştı. “Ne zaman döneceğini bile bilmiyorsun...”
“Hayır.”
Camdan dışarı baktım. Az önce özgürlüğüne kavuşan kolum artık umurumda bile değildi. İçimde tarifsiz bir boşluk oluşmuştu. Sadece fısıldayabildim. “Ben... seni uğurlamak istemiyorum...”
Neredeyse ağlayacaktım. Sesim titriyor, nefesim sıkışıyordu. Gözlerim yeterince dolmuştu. En sonunda tutmak istediğim bir göz yaşı firar etti ve yanağıma düştü. Elimin tersiyle silmeme rağmen durmadan akıyorlardı. İçimden küfrederek durdurmaya çalıştım ama bana uymuyorlardı.
Elijah hala bana bakıyor, fakat hiç birşey söylemiyordu. Direksiyonu yavaşça sağa kırdı. Araba yol kenarında sessizce durdu. İçeriyi ağır bir sessizlik sardı. Birkaç saniye boyunca ikimiz de konuşamadık.
Elijah direksiyona baktı. Parmakları hâlâ sıkıca direksiyonu kavrıyordu. Derin bir nefes aldı. “İvy...” Sesini ilk kez bu kadar kırılmaya yakın duyuyordum. Yavaşça bana döndü. “Keşke elimde başka bir seçenek olsaydı.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “İnan bana...” Gözleri hafifçe kızarmıştı. “Sana bunu söylemek zorunda kalacağımı düşündüğüm her gece uyuyamadım.” Başını eğdi. “Sana söz verdim.” Sesi iyice kısıldı. “Ve şimdi o sözü tutamıyorum.” Boğazı düğümlendi. “Bundan nefret ediyorum.”
Artık kendimi tutamıyordum. Emniyet kemerimi titreyen ellerimle çözdüm. Elijah şaşkınlıkla bana baktı. “İvy...”
Hiç düşünmedim. Koltuğumdan doğrulup ona doğru uzandım. Bir dizimi koltuğunun yanına koyup kendimi tamamen ona bıraktım. Kollarımı boynuna doladım. Yüzümü omzuna gömdüğüm anda hıçkırığım arabayı doldurdu. “Elijah...”
Kolları bir an havada kaldı. Sonra tereddütsüz belime sarıldı. Beni olabildiğince kendine çekti. Sanki bırakırsa gerçekten gidecekmişim gibi… Başını saçlarıma yasladı.
“Sshh...” diye fısıldadı. “Buradayım.”
Omuzlarıma dökülen sıcaklığın sadece nefesi olmadığını hissettim. Başımı hafifçe kaldırdığımda gözlerinin dolduğunu gördüm. Kirpiklerinin kenarında biriken yaşları saklamaya çalışıyordu. “Elijah...”
Gözlerini kapattı. “Lütfen ağlama.”
“Nasıl ağlamayayım...” Sesim hıçkırıkların arasından zar zor çıkıyordu. “Ben... seni kaybetmek istemiyorum.”
Bu cümleyle birlikte onun da nefesi titredi. Alnını omzuma yasladı. “Kaybolmayacağım.”
“Ya dönemezsen...” Cümleyi tamamlayamadım. Kollarımı biraz daha sıktım. “Ya sana bir şey olursa...”
Elijah gözlerini kapattı. Bir damla yaş yanağından sessizce süzüldü. Bunu fark ettiğim anda kalbim parçalandı. Onu ilk kez ağlarken görüyordum.
Bir eli saçlarımın arasına girdi. Parmakları hafifçe titriyordu. “Ben elimden gelen her şeyi yapacağım.” Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Sana geri dönebilmek için...” Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. “Bunun için savaşacağım.”
Ben ise hiçbir şey söyleyemedim. Sadece yeniden boynuna sarıldım. Arabada uzun süre öylece kaldık. Dışarıda hayat normal şekilde akmaya devam ediyordu. Ama bizim için zaman sanki o yol kenarında durmuştu.
Elijah'ın gömleğine öylesine sıkı tutunuyordum ki parmaklarım uyuşmaya başlamıştı. Ama bırakamıyordum. Sanki bıraktığım an gerçekten gidecekti.
Hıçkırıklarım durmak bilmiyordu. Göğsüme saplanan acı nefes almamı bile zorlaştırıyordu. “Hayır...” diye fısıldadım titreyen bir sesle. “Hayır... istemiyorum...”
Elijah hiçbir şey söylemedi. Sadece sırtımı yavaşça okşamaya devam etti. Bu sessizliği daha da canımı yakıyordu. Başımı omzundan kaldırdım. Gözlerim kıpkırmızıydı. “Bana söz vermiştin...”
Sesim öfke ve acının arasında sıkışıp kalmıştı. “Gitmeyeceğini söylemiştin...”
Elijah gözlerini kapattı. “Biliyorum.”
“Hayır!” diye istemsizce sesimi yükselttim.
Titreyen yumruğumla göğsüne vurdum. “Bana umut verdin...” Bir kez daha vurdum. “Sonra şimdi...” Bir kez daha… “Bana bunu söylüyorsun...” Vuruşlarım aslında hiç güçlü değildi. Canını acıtacak kadar bile değildi. Ama içimde biriken bütün korku ellerime taşmıştı. “Elijah...” diye ağladım. “Neden… Neden gitmek zorundasın...”
Elijah tek kelime etmedi. Yumruklarım yavaş yavaş güçsüzleşirken iki elini bileklerime nazikçe koydu. Beni durdurmadı ama ellerimi usulca tuttu.
“İvy...”
Başımı iki yana salladım. “Konuşma… Konuşursan daha çok ağlayacağım...”
Dudakları titredi. Bir eli yanağıma çıktı ve gözyaşlarımı başparmağıyla usulca sildi. “Keşke… Keşke seni hiç üzmek zorunda kalmasaydım.”
Yeniden hıçkırdım. “Ben sensiz yapamam...” Bu cümleyi söyler söylemez yüzümü tekrar göğsüne gömdüm. Kollarımı boynuna daha da sıkı doladım. Elijah beni öylesine dikkatli sardı ki, sanki en ufak bir yanlış hareketle parçalanacakmışım gibiydi. Bir eli saçlarımın arasına girdi. Parmakları usulca saçlarımı okşuyordu.
Alnıma uzun, yumuşak bir öpücük kondurdu. Ardından şakağıma, sonra ise saçlarıma...
“Sshh...” diye fısıldadı. “Buradayım. Şu an yanındayım.” Alnıma bir öpücük daha kondurdu. “Ve seni bırakmış değilim.”
Ama ben duramıyordum. Gözyaşlarım gömleğini tamamen ıslatmıştı. Nefes almakta zorlanıyordum. “Elijah… Lütfen...” Sözlerim hıçkırıklarım yüzünden kesiliyordu. “Gitme...”
Bu kez onun da sesi tamamen titredi. “İsterdim...” Gözlerini sımsıkı kapattı. “Dünyadaki her şeyden çok isterdim.”
Başını omzuma yasladı. Kollarının arasındaki sıkılığı biraz daha artırdı. İkimiz de konuşamadık. Arabada yalnızca düzensiz nefes alışlarımız ve benim dinmeyen hıçkırıklarım duyuluyordu.
Susmaya niyetim yoktu. Gözyaşlarımı durduramıyordum. Nefesim kesiliyor, kelimeler birbirine karışıyordu.
“Senden nefret ediyorum...” diye hıçkırdım. Elijah'ın bedeni bir anlığına kaskatı kesildi. “Nefret ediyorum senden...” Yumruğumu göğsüne indirdim. “Hiç... hiç sevmedim seni!” Bir kez daha vurdum. “Bana umut verdin...” Bir yumruk daha... “Söz verdin...” Bir tane daha... “Gitmeyeceğini söyledin...”
Yumruklarım giderek güçsüzleşiyordu ama durmuyordum. “Ben sensiz ne yapacağım?” diye ağladım. “Sabah nasıl uyanacağım? Sana günaydın demeden nasıl yaşayacağım?” Sesim artık çığlığa dönüşmüştü.
“Akşam eve gelince kimi bekleyeceğim? Bana yine kim 'Elbette.' diyecek?” Hıçkırıklarım sözlerimi bölüyordu. “Kim bana sarılacak? Kim bana kızacak? Kim benimle kahvaltı edecek?” Bir yumruk daha… “Ben bunları istemiyorum!”
Elijah başını öne eğmişti. “İvy...”
“Hayır!” diye bağırdım. “Konuşma!” Göğsüne tekrar vurdum. “Beni kandırdın... Bana umut verdin... Sana güvenmemi sağladın!” Her kelimede biraz daha parçalanıyordum. “Ben sensiz yaşayamam!”
“Yeter!” Elijah'ın sesi arabanın içinde yankılandı. İrkilerek sustum. İlk kez bana bu kadar yüksek sesle bağırmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerinden yaşlar durmadan akıyordu.
Bir saniye bile beklemeden beni bütün gücüyle kendine çekti. Kolları sırtımı öylesine sıkı sardı ki nefesim kesildi. Başını omzuma gömdü. Ve ilk kez hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
“Sus...” dedi titreyen bir sesle. Omuzları sarsılıyordu. “Lütfen sus...” Nefesi düzensizleşmişti. “Bunları söyleme...”
Burnunu boynuma sürttü. “Dayanamıyorum...” Kollarını biraz daha sıktı. “'Senden nefret ediyorum' deme...” Bir hıçkırık daha kaçtı dudaklarından. “Ne olur... deme...” Yüzünü boynuma gömdü. “Ben zaten kendimden yeterince nefret ediyorum...”
Artık ikimiz de durmadan ağlıyorduk. Bütün ağırlığımı Elijah'ın üzerine bıraktım. Kollarım hâlâ boynundaydı ama artık onları sıkacak gücü bile bulamıyordum.
Sadece öylece duruyordum. Omzum ara ara titriyor, hıçkırıklarım düzensiz nefeslerime karışıyordu.
Dakikalar geçti. Ne kadar sürdüğünü bilmiyordum. Arabadaki saat işlemeye devam ediyordu ama benim için zaman çoktan durmuştu.
Yavaş yavaş gözyaşlarım seyrekleşti. Nefesim hâlâ düzensizdi. Usulca kollarımı gevşettim. Elijah da beni zorlamadı. Sessizce doğruldum ve tekrar kendi koltuğuma geçtim.
Emniyet kemerini takacak kadar bile hâlim yoktu. Başımı cama yasladım. Gözlerim boşluğa dalmıştı. Elijah birkaç saniye boyunca bana baktı. Sonra hiçbir şey söylemeden arabayı yeniden çalıştırdı.
Araba ağır ağır hareket etti. Camdan geçen ağaçlar, binalar, insanlar… Hepsi bulanıklaşıyordu.
Gözlerim yeniden dolsa da bu kez ağlayamıyordum. Sanki bütün gözyaşlarımı o yol kenarında bırakmıştım.
Araba evin önünde durdu ve kapı açıldı. Sessizce indim. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden yürüyordu. Evin içi her zamanki gibiydi. Ama bana yabancı geliyordu.
Merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Her basamak biraz daha ağırlaşıyordu. Odamın kapısını açıp sessizce içeri girdim. Çantamı yere bıraktım. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan yatağın kenarına oturdum.
Başımı eğip derin bir nefes aldım. Sanki sakinleşmeye başlamıştım. Ellerim artık eskisi kadar titremiyordu. Gözlerimi kapattım. Tam o anda sabah bana hazırladığı kahvaltı geldi aklıma.
Masanın üzerindeki kırmızı güller…
Omzuma bıraktığı küçük öpücükler...
Hastanede alçım çıkınca yüzündeki rahatlama...
Arabada bana baktığı o çaresiz gözler...
Bir anda boğazım yeniden düğümlendi, nefesim kesildi. Başımı iki elimin arasına aldım. Omuzlarım yeniden sarsılmaya başladı. Sessiz olmaya çalışıyordum fakat olmuyordu.
Gözyaşlarım birbiri ardına yatağın üzerine düşüyordu. Burnumu elimin tersiyle aceleyle sildim. Ama birkaç saniye sonra yine aktı. Tekrar sildim ama tekrar aktılar…
Dizlerimi karnıma çektim, yorganın ucuna tutunup yüzümü içine gömdüm. Omuzlarım durmadan titriyordu. Artık güçlü görünmeye çalışmıyordum. Ne öğretmendim, ne de herkese gülümseyen İvy.
Sadece sevdiği insanı kaybetmekten korkan küçük bir kız çocuğuydum. Ve odamın sessizliği, içimde kopan fırtınaya rağmen hiçbir şeyi susturamıyordu.
Kendimi bıraktım ve hıçkırmaya başladım.
Boğazımdan kopan acı dolu çığlıklar odanın sessizliğini paramparça ediyordu. Nefes alamıyordum, burnum tamamen tıkanmıştı. Gözlerim yanıyordu, ellerim titriyordu. Yastığı iki elimle sımsıkı kavrayıp yüzümü biraz daha içine gömdüm.
Omuzlarım durmadan sarsılıyordu. Kapının dışında ise Elijah dikiliyordu. Bana baktığı anda yüzündeki bütün renk çekildi. Ağır adımları ile yanıma geldi.
Ben ise başımı bile kaldırmadan ağlamaya devam ediyordum. Yaklaştığını hissedince güçlükle konuşabildim.
“Git...” Sesim neredeyse duyulmuyordu. “Lütfen... git...”
Elijah olduğu yerde durdu. Parmakları yumruk olmuştu. Sanki gitmek istiyor ama ayakları onu dinlemiyordu.
“Git...” diye tekrar hıçkırdım. “Beni böyle görme...” Yastığı biraz daha yüzüme bastırdım. “Ne olur...”
Sadece bana baktı ama dayanamadı. Yavaşça yatağın kenarına oturdu. Tereddüt ederek elini sırtıma koydu.
Omzum yeniden titredi. “Git...” diye fısıldadım. “Git işte...”
Elijah gözlerini kapattı. Bir damla yaş kirpiklerinden süzüldü. Artık kendini tutamadı. Sessizce bana yaklaştı.
Bir kolunu omuzlarımın altından, diğerini sırtımdan geçirerek beni dikkatlice kendine çekti. Direnmeye çalışacak hâlim bile kalmamıştı. Başım istemsizce göğsüne yaslandı. Hıçkırıklarım yeniden hızlandı.
Elijah'ın çenesi saçlarımın üzerine dayandı. Titreyen parmakları saçlarımın arasında usulca dolaşmaya başladı. Sanki beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Sanki o dokunuşla bütün acımı kendi üzerine almak istiyordu.
Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Saçlarımın tanıdık kokusunu içine çekti. Durmadan saçlarımı okşayıp kokluyordu. Sanki o tanıdık kokunun içine işlemesini istiyordu.
Kollarını biraz daha sıkı sardı. Ben de ona karşılık verip ellerimi sırtına koydum. Başımı iyice omzuna gömdüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim.
Ne kadar öyle kaldık bilmiyordum. Dakikalar birbirinin içine karışmıştı. Artık ne ben konuşabiliyordum ne de Elijah.
O sadece saçlarımı usulca okşamaya devam ediyordu. Parmakları bazen saçlarımın arasından geçiyor, bazen de sırtımda yavaşça dolaşıyordu.
Hıçkırıklarım zamanla seyrekleşmeye başladı. Nefesim hâlâ düzensizdi ama artık bağıracak gücüm kalmamıştı. Sadece ara sıra omzum titriyor, gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülüyordu.
Elijah ise kollarını üzerimden hiç çekmedi. Sanki beni bıraktığı an yeniden parçalanacağımdan korkuyordu.
Başımı hafifçe kaldırdım. Gözlerim şişmişti, kirpiklerim birbirine yapışmıştı. Ona baktığımda gözlerinin de en az benimkiler kadar kızardığını gördüm.
İkimiz de konuşmadık. Konuşacak tek bir kelime bile kalmamıştı. Çünkü bazen acı kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağır oluyordu.