Elijah Collins
Nöbet tutuyordum. Aslında buna nöbet demek ne kadar doğruydu bilmiyorum. Çünkü elimde silah yoktu, karşımda bir düşman da yoktu.
Karşımda sadece uyuyan sevgilim vardı. Kanepenin yanındaki tekli koltuğa oturmuş, elimdeki kitabın aynı sayfasını belki onuncu kez okuyordum. Okumuyordum gerçi. Gözlerim satırlarda dolaşıyor, aklım ise sürekli onun üzerindeydi.
İvy battaniyesine sıkıca sarılmış, başını koltuğun yastığına gömmüş uyuyordu. Arada bir burnunu çekiyor, bazen de uykusunda hafifçe kaşlarını çatıyordu. Alışmıştım.
Son birkaç gündür bunu sayısız kez görmüştüm. Her öksürdüğünde başımı kaldırıyor, her hareket ettiğinde istemsizce ayağa kalkıyordum. Ateşi sonunda normale dönmüştü. Bu bile başlı başına bir zaferdi.
Yine de tam olarak içim rahat değildi. Elimdeki kitabı sessizce kapatıp sehpaya bıraktım. Yanına eğildim. Saçlarının ince bir tutamı yüzüne düşmüştü. İki parmağımla usulca kulağının arkasına iliştirdim.
Uyandırmamaya dikkat ediyordum. Çünkü uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyuyordu. Nefesi eskisi kadar zor çıkmıyordu. Rengi yerine gelmeye başlamıştı. Sessizce gülümsedim.
“İnatçı...” diye mırıldandım.
Hasta hâlinde bile benimle pazarlık yapmayı başarmıştı. Çorbayla, ilaçla, battaniyeyle… Hatta peçeteyle bile. Düşününce istemsizce başımı iki yana salladım.
“Üç oda bir salon...” Bu cümleyi muhtemelen ömrüm boyunca unutamayacaktım.
Tam o sırada battaniyenin altında küçük bir kıpırdanma oldu. Kaşlarımı kaldırdım. “Uyandın mı?”
Küçücük bir ses geldi. “...Belki.”
Dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Demek uyandın.”
“Hayır.”
“Konuştuğuna göre uyandın.”
Battaniyenin içinden homurdanan bir ses yükseldi. “Ben hâlâ battaniyeyim...”
İçimden sessizce güldüm. Demek tamamen iyileşmişti. Çünkü esprileri geri dönmüştü.
“Battaniyeler kahvaltı yapmaz.”
“Yapar...”
“Yapmaz.”
“Bu battaniye yapıyor.”
“Önce battaniyenin yüzünü görmem gerekiyor.”
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra battaniyenin kenarı usulca aşağı indi. Dağılmış saçlarının arasından önce gözleri göründü. Ardından burnu... En son da uykudan yeni uyanmış, hafif mahmur gülümsemesi.
Bana birkaç saniye öylece baktı. “Günaydın...”
“Günaydın.”
Gözlerini kısmış hâlde doğruldu. Battaniye hâlâ omuzlarındaydı. “Bugün daha iyi görünüyorsun.”
“Çünkü daha iyiyim.”
“Elbette.”
Burnunu kırıştırdı. “Şu kelimeyi emekli edeceğim.”
“Başaramazsın.”
“Göreceğiz.”
Hiç beklemediğim bir anda iki eliyle yüzümü tuttu. “İvy?”
Cevap vermedi. Yavaşça bana doğru eğildi ve dudaklarını dudaklarıma değdirdi. Kısaydı, sakindi. Ama günlerdir beklenmiş gibi özlem doluydu. Ayrıldığında alnı hâlâ alnıma değiyordu.
“Ne oldu?”
Gülümsedi. “Canım istedi.”
“Sebep bu muydu?”
“Yetmiyor mu?”
“Yetiyor.”
Gözleri parladı. “Bir tane daha?”
Kaşımı hafifçe kaldırdım. “Daha güne yeni başladık.”
“O zaman güne güzel başlayalım.”
Başımı hafifçe eğdim. “Pazarlık yapıyorsun.”
“Hastalığım geçti.”
“Fark ettim.”
“Öyleyse...” Sözünü bitiremeden bu kez ben yanağına kısa bir öpücük kondurdum. Donup kaldı.
Sonra yüzünde yumuşacık bir gülümseme belirdi. “Bu haksızlık.”
“Neden?”
“Ben istemiştim.”
“Ben hızlı davrandım.”
Kıkırdadı. “Tamam... Beraberiz.”
Ayağa kalktım. “O zaman kahvaltı.”
Battaniyesini üzerinden atıp heyecanla doğruldu. “Patates?”
“Patates.”
“Salata?”
“Bol limonlu.”
“Çay?”
“Çay.”
İki elini havaya kaldırdı. “Muhteşem.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra mutfak mis gibi kokuyordu. Patatesler altın rengini almıştı. Salatanın üzerine bolca limon sıkılmıştı. Masanın ortasında ise dumanı tüten iki bardak çay vardı.
İvy masaya oturur oturmaz derin bir nefes aldı. “Bunun kokusu bile mutluluk.”
“Tadına bakmadan karar verme.”
“Geçen salatayı da sen yapmıştın.”
“Evet.”
“O yüzden güveniyorum.”
Çatalına birkaç patates aldı. İlk lokmayı ağzına atar atmaz gözleri büyüdü. “Elijah...”
“Hm?”
“Bence sen gerçekten gizli bir aşçısın.”
“Abartıyorsun.”
“Hayır.”
Bir patates daha aldı. “Bunun için seninle evlenilir.”
Elimdeki çay bardağını masaya bıraktım. “Patates için mi?”
“Biraz da salata için.”
“Demek sıralamam bu.”
“Hayır.”
Düşünüyormuş gibi yaptı. “Birinci sen.”
“İkinci?”
“Patates.”
“Üçüncü?”
“Salata.”
“Benim rekabetim sebzelerle yani.”
Başını ciddi ciddi salladı. “Bol limonlu sebzelerle.”
İstemsizce güldüm. “En azından dürüstsün.”
“Her zaman.”
Salatadan büyükçe bir lokma aldı. Üzerindeki limon suyu neredeyse tabağa damlıyordu.
“Bir insan bu kadar limon sever mi?”
“Ben seviyorum.”
“Fark ettim.”
“Grip olunca başlamıştı.”
“Biliyorum.”
Çatalını bana doğru uzattı. “Bir lokma.”
“Benim önümde de var.”
“Benim tabağımdan.”
Hiç itiraz etmedim. Uzattığı çataldan bir lokma aldım. Yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. “Böyle daha güzel.”
“Neden?”
“Çünkü paylaşınca daha lezzetli oluyor.”
Başımı hafifçe salladım. “Buna da inanıyor musun?”
“Evet.”
Çayından bir yudum aldı. Sonra yine bana baktı. “Bu arada...”
“Hm?”
“Sabahki öpücük yetmedi.”
Kaşımı kaldırdım. “Daha kahvaltıyı bitirmedin.”
“Bitirince bir tane daha alırım.”
“İzin mi istiyorsun?”
Gülümsedi. “Hayır.”
“Peki?”
“Önceden haber veriyorum.”
İçimden sessizce güldüm. “İnatçısın.”
“Kimden öğrendim acaba?”
“Benden değil.” dedim ciddilikle.
“Kesin senden.”
Başımı iki yana salladım. “Elbette.”
“Yine dedi!” Mutfak onun kahkahası doldurdu.
Kahvaltı bittiğinde tabaklarda neredeyse tek bir kırıntı bile kalmamıştı. İvy sandalyesine yaslanıp memnun bir nefes verdi. “Hayatımın en güzel kahvaltılarından biriydi.”
“Abartıyorsun.”
“Hayır.”
Kâseyi bana uzattı. “Bak. Salatanın suyunu bile bırakmadım.”
“Fark ettim.”
“Bununla gurur duymalısın.”
“Duyuyorum.”
Boş tabakları üst üste koydum. “Sen otur.”
“Yardım edeceğim.”
“Hayır.”
“Yapabilirim.”
“Biliyorum.”
“E o zaman?”
“Dinlen.”
Dudaklarını büzdü. “Beni yine hasta muamelesi yapıyorsun.”
“Biraz daha.”
Homurdandı ama sonunda sandalyeye yeniden oturdu. Ben bulaşıkları makineye yerleştirirken arkamdan konuşmaya devam ediyordu. “Bu haksızlık.”
“Olabilir.”
“Bence değil, kesin.”
“Elbette.”
“Yine dedi...”
İşimiz bitince salona geçtik.
İvy battaniyesini alıp kanepenin üzerine uzandı.
Ben de karşısındaki koltuğa oturdum. Evin içinde huzurlu bir sessizlik vardı. Tam o sırada telefonu çaldı.
İvy ekrana baktı. “Annem.”
Telefonu kulağına götürdü. “Anne?” Karşı taraftan gelen sesi ben duyamıyordum ama İvy'nin yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti. “Gerçekten mi?” Birkaç saniye sessiz kaldı. “Anladım...” Dizlerini kendine çekti. “Yani... bir ay daha mı?” Derin bir nefes aldı. “Tamam.” Karşı taraftan annesi konuşmaya devam etti. İvy yumuşak bir sesle cevap verdi. “Merak etmeyin.”
Kısa bir an bana baktı. Göz göze geldik. Dudaklarında küçücük bir gülümseme belirdi. “Ben iyiyim.” Tekrar telefonu kulağına yaklaştırdı. “Zaten yanımda Elijah var.”
Bunu söylerken sesi o kadar sakindi ki, jçimde tarif edemediğim bir sıcaklık hissettim. “Evet. Hiç merak etmeyin.” Derin bir iç çekti. “İkinizi de özledim.” Hafifçe gülümsedi. “Ben de sizi seviyorum.”
Telefon kapandı. Birkaç saniye boyunca ekrana baktı. Sonra yavaşça bana döndü.
“Ne oldu?” diye sordum.
Telefonu sehpanın üzerine bıraktı. “İş gezileri uzamış.”
“Ne kadar?”
“Bir ay daha.”
Başımı hafifçe salladım. “Anladım.”
Omuzlarını silkti. “Yani iki ay sonra dönecekler.”
Yüzüne dikkatle baktım. Üzgün görünmüyordu. Tam tersine, garip bir şekilde gülümsüyordu.
“Niye öyle bakıyorsun?” diye sordum.
Bir anda yerinden kalktı. “Çünkü...” Hızlı adımlarla yanıma geldi. Hiçbir uyarı vermeden tek eliyle yüzümü tuttu.
“İvy?”
“Sshh.” Bir an sonra dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Öpücüğü bilerek uzun tutuyordu, özlediği belliydi. İlk birkaç saniye hiç hareket etmedim. Sonra elim istemsizce beline gitti. Onu yavaşça kendime doğru çektim. Dudakları hafifçe gülümsüyor gibiydi. Ayrıldığında alnı hâlâ alnıma yakındı. Gözlerini açmadı.
“Bitti mi?” diye fısıldadı.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Nefes alman gerekiyor.”
Gözlerini açıp bana baktı. “Onu sonra da alabilirim.”
“Öyle olmuyor.”
“Bence oluyor.”
Başımı iki yana salladım. “İnatçısın.”
“Özledim.” Parmakları yanağımdan yavaşça çeneme kaydı. “O yüzden biraz şımarıyorum.”
“Biraz mı?”
Gülümsedi. “Belki biraz fazla.”
Başımı eğip bu kez ben alnına yumuşak bir öpücük bıraktım. “Buna itirazım yok.”
Gözleri parladı. “Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Bir anda yeniden boynuma sarıldı ve dudağını dudağımla birleştirdi. Sakin, sevgili ve uzunca öptü. Sonra tek eliyle yanağımı tuttu ve alt dudağımı çekiştirmeye başladı.
“Mmm,” Dudağının kenarını yaladı ve kucağıma oturdu. Sonra ise dilini boynumda gezindirmeye başladı. Her dokunuşunda daha da hassaslaşıyordum.
Boğazımı temizledim ve elimi İvy'nin beline yerleştirdim. Onu rahatsız etmemeye özen gösteriyordum. “İvy…”
Bedenime karşı koyamadığımı anladım ve elimi belinden kalçasına indirdim. Sonra öpücüklerine karşılık verip onu sarmaladım.
“Beni mahvediyorsun…” diye mırıldandım.
Bana inleyerek cevap verdi. Dudakları tenimden birkaç saniyeliğine ayrıldı ve nefesi boynuma çarptı. Vücudunun alev alev yandığını tahmin edebiliyordum.
“Elijah…” Doğruldu ve ellerini dizlerime bastırarak bana baktı.
Ben de saçlarını ensesinden topladım ve dudağına derin bir öpücük verdim. “Sana sarılmayı özlemişim…” Dudaklarımı çenesinden boynuna indirdim. Boynunu dişleyerek çekiştirmeye başladım.
İvy ise sadece saçımı okşuyor ve bana bakıyordu. Parmakları nazik ve yumuşaktı. Başımı boynundan kaldırdım ve gözlerine baktım. “Bana öyle bakma…”
Hafifçe sırıttı ve “Nasıl bakayım?” diye mırıldandı. Hiç düşünmeden başımı göğsüne bastırdım ve utancımı gizlemeye çalıştım.
Hiç beklemediğim bir anda üstündeki tişörtü zorlanarak da olsa çıkardı ve kenara fırlattı. Gördüğüm manzara karşısında utancım ikiye katlandı. Başımı sola çevirdim ve bakmamaya çalıştım. O kadar sert yutkunmuştum ki, Adem elmamın hareketini hissetmiştim.
İvy ise hiç dinlenmeden bana sarıldı ve dudaklarını boynumda gezindirmeye devam etti. “Beni seviyor musun?”
Hiç beklemeden cevap verdim. “Her halinle, her zaman.”