Chapter 8
İra'dan
Zıplayarak yatağımda doğruldum. Chloe’nin yanına Boulogne’den döndükten sonra içime kapanmış, odamdan çıkmaz olmuştum. Tarotlarda aslında kötü bir şey çıkmamıştı. Belki de Kule kartından çok tetikleniyordum. Kevin için de en başından beri Kule kartı atmıştı. Sikeyim, sadece odamda oturuyor ve sunağımın önünde çarmıha gerilmiş İsa Mesih’e bakarak dua ediyordum. "Lütfen lordum," diye yalvarıyordum. Sonra da uyuyordum. Bu uykularımdan birisinden uyanmıştım işte. Çatı katındaki odamın pencerelerinden sızan ışığın parkede oluşturduğu keskin şekilleri inceledim bir süre. Oda çekilmez bir sıcaklıktaydı. Paris'in demirden çatıları, üst katları kesinlikle insanları haşlayacak duruma getiriyordu. Pencereye oturdum. Öylece pijama olarak kullandığım tişörtümü kalçalarımın altına sıkıştırmış otururken kafamdan sadece uzun süredir yaptığım gibi birilerini atmaya çalışıyordum.
Atamadım. Atmayı da istemiyordum belki de. Sevmiyor da olabilirim. Belki de onu sevdiğimi düşünmeyi seviyorumdur. Belki de ona musallat olmayı seviyorumdur. Günlerimi bu sıcak, sarı ve boğucu havada tavanı, pencereyi izleyip içimde öldürmeye çalıştığım duyguları dinleyerek geçirdim. Onlar bağırıp ağıt yaktılar. Sözler ve vaatler verdiler. Ama sadece boş gözlerle onların bu lakırtılarının bir kulağımdan girip ötekinden çıkmasına izin verdim. O vaatleri o kadar uzun süre bekledim ki... Gerçekleşmesini. Asıl sorunum bu kabuğuma çekildiğim süre boyunca gitgide mecnun olmamdı. Biraz ilgiliyimdir Doğu aşk hikayelerine. Kerem'in en yüce aşka sahip olduğuna inandım. Bence yanmak birisi için diri diri, verilecek en büyük değerdi; o zamanlar en azından. Ferhat dahi boş boş dolaşırken ayağına diken batıp çöle düşen Mecnun'dan daha büyük aşıktı nazarımda. Mecnun bana hep şov yapıyor gibi geldi biraz. Hele de Leyla'yı bulunca sırf tanrısal bir aşk için onu reddetmesi... Ona olan aşkı ilahi bir aşka geliyordu. Bu da zannımca abartı, yavan bir edebiyatın iziydi. Mecnun, Leyla'dan iğnesini ister çünkü aşk uğruna yürürken ayağına batan dikenler umurunda olmamalıymış. Mecnun da Leyla'ya verir iğnesini çünkü her şeyi verir Mecnun; yeter ki bilsin Leyla'nın ne istediğini. Ne de tatlı bir yavan edebiyat.
Gelgelelim Mecnun daha büyük aşıkmış. Dağlar delinirmiş de bir aşka kanıt olmazmış. Diri diri yanılırmış da yine aşkı anlatamazmış. Bazen göğe yaratan Tanrı'ya dahi yarattığını anlatıp onu yarattı diye Tanrı'ya şükretmek daha büyükmüş. Aşk ilahileşirmiş. Aşk, aşeka olunca kutsal olunurmuş. Aşk kurban istermiş ilahileşmek için ve bu kurban da kişinin tüm benliğiymiş. Aşk, onun gözlerinde tüm yaratılışın amacının o olduğunu gördüğüne inanmakmış. Emile, sana önce musallattım. Şimdi ise sen benden daha ilahisin. Bu sefer senin varlığın benim aciz ruhumu var olması ile asla bırakmayan bir güç. İlahi olan bizi yönetir; biz fark etmesek de o kadar kuşatmıştır varlığı bizleri. Onun varlığını ve hayatımızdaki tesirini reddedemeyiz ama muhtemelen ilahi o gücün pek de umurunda değildir. Kerem de Ferhat da kendilerini musallat olan taraf ilan etmişlerdi ki bu sebeple onlar sözde ilahi olanlardır. Mecnun ise Leyla'sını ilahileştirmiş, kendini acizleştirmişti. İşte bu sebeple Mecnun'un aşkı daha da ileridedir ve Mecnun'a Mecnun dedirten de bu aşekadır.
Penceremin altında bir ağaç vardı. Dalları arasında bulan hayatı izlemiştim: kuş yavruları. Bu garip şekilde yüzümün kızarmasına sebep oldu. Kuşlar hayatlarına devam ediyorlardı. Tek etmeyen ben miydim? Bu ne kadar kutsal bir aşk olabilirdi de en kutsal şey olan hayatı ve yaşamı yok saydırabilirdi? Nasıl devam etmemi engellerdi? Dünya dönmeyi sırf o beni sevmedi diye bırakmazdı. O zaman onun gözlerinde gördüğüm o "her şey onun için yaratıldı" fikrim yalnızca bir yanılsamaydı. Aptal kalbimin bana oynadığı bir oyun. Kaşlarımı çatıp avucuma dolan gün ışığına baktım. Bu siktiğimin çatı katı penceresinde günlerdir bu odama dolan ışığı izleyip kurtarılma dileniyordum Tanrı'dan ancak şimdi anlıyorum; Tanrı zaten beni kurtardığını bu avuç avuç gök ışığı ile gösteriyordu. "Dünya dönüyor kızım. Sen de dünya ile bir dön."
Pencere pervazından atladım. Tülü çektim ve üzerimdeki geceliği çıkartıp kot eteğimi giydim. Üzerime transparan beyaz bir tül geçirdim ve geniş olan tülün düşen omzundan dantel beyaz sütyenimin askısını düşürdüm. Saçlarımı uzun süredir taramamıştım. Tülün arasından sızan ışıkta yer yer sarılaşan, kızıllaşan kestane saçlarımı tarayıp atkuyruğu yaptım ve kimseyi fark etmemek adına gözlüklerimi çıkarıp küçük siyah güneş gözlüklerimi taktım.
Amacım biraz sokaklarda boş boş dolaşmak, sahaflardan birisine dalmak, sokağın birisinde yere çöküp o kucak dolusu kitaptan birisini okumak, sonrasında ise kitapları eve bırakıp bara geçmekti. Sadece bara geçme kısmını yaptım. Sabahtı ve ben bara gidip oturmuş, arka arkasına iki Jager shot atmıştım bile.
Orada gece çökene kadar oturup bir şeyler içip durdum. Eh, alkol toleransı yüksek olan ben dahi artık kafayı bulmuştum. Çakır keyif dahi değildim. Dünyam etrafımda ışıklı ışıklı dönüyor, bulanıyor ve tekrar dönüyordu. Kulaklarım uğulduyor, başım bilmem kaç tonluk bir miğferi takmışlar gibi ağırlaşıp sıkışmışlık hissi ile doluyordu. Başımı bara yasladım. Zira insan yığını midemi bulandıracak kadar hızlı değişiyordu. Her şeyin üstü sanki siyah, gri ve kırmızı bir sis perdesi ile örtülmüştü. Ellerim barı güç bela yakaladı ve bırakmayı reddetti. Kesinlikle öleceğimi düşündüm o an. Sonrasında ise beni bir çift kol yakaladı. Başım göğsüne düştü. Biraz daha ona sokuldum. Siyah tişörtüne başımı gömmem ve beni tutması kendimi aptal gibi güvende hissettiriyordu ama gelin görün ki bu, içimde bir yerde asla kabul etmemem gereken bir şeydi. O an ise tüm dünyadan daha güvenli geliyordu. Başımı kaldırdım, gözlerinin rengini seçemedim; o kadar gözlerim bulanıyordu. Sadece siyah saçlarını seçebiliyordum. Çalan şarkı beynimde zonklayarak birkaç defa tekrar ediyordu. Bedenimden bilincimin uzaklaşıp dışarıdan bakmaya başladığını hissettim. İstemsizce onun kolları arasında titredim birkaç defa. Bakışlarıma çöken sis gitgide daha kırmızı, daha buğulu ve beynimi de etkisi altına alan bir yapıya dönüştü. Bedenimi sarıp sarmalayan ve boğucu bir yapıya bürünen yılanı hissediyordum. Beynimin içiyle birlikte karnıma da yuvalanan saçma bir duman... Adamın eli karnıma gidip dolandı. Kavramasına başımı arkaya atıp onun gözlerinin içine bakmaya çalışarak yanıt verdim. Saçlarımdan bir tutam suratıma düşüyor, gözlüğümü gölgeliyordu. Adam tüy gibi bir hafiflikle ancak oldukça kaba sayılacak hareketle saçı çekti. Kendini tutmaya çalıştığı belliydi. Bacaklarımı açtım ve ona baygın bir bakış attım. Aslında ne yaparsam yapayım ona doğru tamamen bakamıyordum. Hep arkasındaki ışıklı bir alana gözlerim takılıyordu. Kırmızı LED ışıkları dumanlar bölüyordu. İnsanların siyah silüetleri ve bağıran müzik beynimde ve bedenimde tekrar tekrar yankılanıyordu. Adam arkama uzanıp bardan benim absentimi fondipledi. Bacaklarımın arasına girdi. Başını bana doğru eğdi ve burun buruna geldik.
Emile ile arabadaydık. Normandiya'ya gitmeye karar vermiştik ancak gelin görün ki yarı yolda durmuştuk. Öylesine. Emile kaybolmadığını iddia ediyordu ama kaybolmuştuk işte. Emile ile iki saatlik yere dört saatte giderdik veya herhangi bir başka durumda... Tamamen içgüdülerine göre hareket ederdi ama gelin görün ki bir ADHD içgüdüsüne sahipti. Akşam olacaktı. Saat beşe geliyordu ve baharın ilk cemresinin düştüğü günlerdi. Yolun kenarına çekmiş hatta biraz da ana yoldan sapmıştı. Aldığımız biraları içiyorduk ki Guinness'i denemek istedim. Ondan kaptım ve gülerek artık benim olduğunu iddia ettim. Emile gülerek omuz silkti. "Sevdin, öyle olsun. Ben bunu da seviyorum ama tekrar eder misin neydi bu?" Kıkırdadım. "Kekremsi. Bunun içimi daha kolay. Kayıyor işte ya." Emile kocaman sırıttı. "Demek kekremsi bendeki, sendeki de kayıyor ha? Galiba dolandırıldım." Bana göz kırptı. Yolu izledik. Onun omzuna yaslandım ve izledim. Yağmur hafif hafif atmaya başladı. Tepemizdeki cam tavana vuruyordu damlalar. Emile bana doğru döndü. "Galiba içeri girmek isteyerek doğru karar vermişsin, baksana yağmur başladı." Emile dışarıda oturmak istemişti. Ceketini yere sermişti ve oturmamı söylemişti. Ben de burun kıvırıp "Yağmur yağacak," demiştim. Esas sebep Emile'den dolayı cekete sığamamıştım ve karınca yuvasının neredeyse üzerinde olmak beni çok germişti. Dediği şeye gülümsedim. Emile başını saçlarıma yasladı. Burun buruna geldik. Hemen yanımdaydı. Uzansam hatta konuşsam, belki nefes alsam dudaklarım dudaklarına değecekti. O fısıldadı:
"Ne yapacaksan çabuk yap."
Ben sadece sarıldım. O ise karşılık vermedi. Kırdı. Fark ettiğine eminim. Kırdığının yani. Bana hiç sarılmıyordu. Asla sarılmıyordu. Gerçekten yanaşıp beni göğsüne bastırıp sarılmıyordu. Yağmur hızlandı. Ürkütücü bir hale gelmeye başladı. Hava karardı. Ama ben bunların hiçbirisini önemsemedim. O an benim için bir ayin gibiydi. Emile ise benim biricik Satan'ımdı. Burada gerçekten kim şeytan ve tehlikeliydi o anda, bugün de hala daha bilmiyorum.
Sadece dalga geçmek istedim; Emile'in kendini salmasıyla. Sadece küçük bir şaka. Zararsız, hatta bir noktada rahatsız edici bir iğrençlikte bir şaka. Elimi göğsüne atıp sıktım. Emile çok hızlı davrandı. Elini boynumun arkasında mengene gibi kavrayıp kafamı geriye çekti. Gözleri boncuk boncuktu. Bebekleri büyüyüp mavi irislerini yutmuştu. O anda kendimi zavallı bir av gibi hissettim. Emile'in ne yapacağını kestiremiyordum. Asil bir avcıydı. Bir panter gibiydi; zarif, sessiz, emin ve ürpertici. Titredim ama beklentiyle. Onun gözlerinden gözlerimi bir an dahi ayırmayıp kıkırdadım. Onunla dalga geçmeye devam ettim.
Dudakları benimkileri es geçti. Afalladım. Beni kavramış olan kolu omuzlarımı öyle bir mengene gibi tuttu ki hareket edemedim. Boynuma yöneldi. Eli, arabaya bindiğimiz hamleyi yapıp bacağımdaki yerini aldı. Bütün bedenime dokunmaya başladı yavaş yavaş.
Bütün bedenim onun sert ve hak iddia eden tutuşu altında ezildi. Kaçmak istedim. Güvende olmadığımı tüm bedenim bağırdı. Ama onu bacaklarımın arasından atacak gücüm de pek yoktu. Aslında ne kadar güvende hissetmesem de bulunduğum durum beynimi daha da puslayarak biraz daha net bir görüş bana veriyordu. Ya da içtiğim absent gerçekten herkesi bana yeşil peri gibi gösteriyordu. Adam bacaklarımdan tutup beni kaldırdı. Zor adımlar attım, adımlarım birbirine karıştı. Adamın beni öpüşü öyle güzel gelmişti ki onu durdurup durdurup tekrar öpüyordum. Tüm dünyamı döndürüyordu. Ona asla odaklanmıyordum. Ona bağlarım bağlanmıyordu. Ondan talebim sevgisi değildi. Ondan talebim Emile'in yerine geçmesiydi. Ondan tek talebim beni o Emile'in bataklığından çıkartmasıydı. Adamın bunu gerçek anlamda bilmesine gerek yoktu. Paris'in sokakları bana ilk defa böyle dolu dizgin döner halde göründü. Ağır miğferin dar göz çukurlarından bir afeti izlediğimi öyle hissettim. Bilmediğim sokaklara girdim. Asla tanımadığım bir yabancı tarafından ondan daha yabancı odasına götürüldüm. Yatağın ucuna kendimi attım. Yarı yatar halde bacağımı ötekinin üzerine attım. Yabancıya dik bir bakış attım, ona işaret parmağımla "gel gel" yaptım.
Yabancı başını boynuma gömdü. Elleri bacaklarımı araladı. Göğüslerimden tekini kavrayıp çevirdi.
İnledim. Hafif aralık gözlerimle onu, hemen yakınımda duran bakışlarını izledim. Onun nefesini soludum. Onun bileğine yapıştım istemsizce. Bu kadar alkollü değildik; ikimiz de değildik. Bakışlarına sarhoş olmuştum galiba. Başımı eğip boynuna gömüldüm. Yağmur hızını artırmıştı; artık sağanak yağıyordu. Bacağımı atıp konsolu atlattım ve kucağına oturdum. Onunla direksiyon arasında kalmıştı. Işık yoktu. Bulutlar havayı kapatmıştı. Yıldırım çaktığında başımı kaldırmış onun parlayan gözlerine bakıyordum. Galiba tekrar aşık olduğum yer orasıydı; bakışlarına. Bana olan bakışlarına. Kendimi özel hissettiğim için aşık olmamıştım; o olduğu için aşık olmuştum. O baktığı için bakışları beni sarhoş ediyordu. O dokunduğu için inliyordum. O olduğu için şu an buradaydım. Bu haldeydim. Başımı tekrar onun boynuna gömdüm; benden etkilenmeyeceğini bilerek.
İnledi. Onu itekleyip yatağa yatırdım ve üzerine çıktım. Belki onun da hayatında bir leke dahi olmayacaktım. Yazmayan, bitmiş bir tükenmezin bıraktığı o iç gıcıklayan ize dahi sahip olamayacaktım. Sanki o benim hayatımda çok olacakmış gibi... Kıyafetlerimi ona bakarak çıkarttım. Birisinin beni delicesine severek öpmesini isterdim. Birisinin beni delicesine severek korumasını isterdim. Birisinin biriciği olmayı isterdim. Bu seçim benim hatalı kodlamamdı. Simone de Beauvoir olmayı ben istemiştim. Bir Sartre'ı da muhtemelen bu sebeple bulmuştum. Delikanlıyı soydum. Boynuna kemerini dolayıp kendime çektim ve dudaklarını ısırdım. Göğsünü ve karnını yaladım. Sütyenimi çıkartıp kenara attığında kemerden tutup geri çektim. Belki de sadece izlemesine izin vardı.
Kalçalarımı sıkıyordu; üzerimdeki elbisenin önünü sıyırıp tek göğsümü açığa çıkartmış, ona yumulmuştu. Başımı attım geriye. Saçlarını okşayıp çeledim ve kendime daha da yaklaştırdım. İnlemesi ile benden koptu. Nefes nefese sadece bana baktı. Süzdü o siktiğimin boncuk boncuk gözleriyle. Üzerimi düzeltti. Saçlarımı geriye atıp omzumdan öptü. Gözlerime, en içteki savunmasız halimi dahi görüyor gibi baktı. Sanki o halim de çıplaktı. Şeytan kırmızı bir adam değil; boynuzları yok. Succubuslar her yerlerini örten tüller takıyorlar. Ve gerçek Asmodeus; kıvırcık saçları, mavi gözleri, dağınık kıyafetleri ve yorgun, depresif tavırları ile bir müzisyen. Beni kucağında düzeltti. Onun göğsüne sindim. Kafasını saçlarıma gömdü. Dikiz aynasından onun gözlerini kapattığını görüyordum. Sırtımın altında nefesi düzene girdi. Rahatladığını hissettim. Onu alttan alta izledim. Uyumuştu. Öylece onu izledim. Birilerini uyurken izlemekten nefret ederdim ama Emile'in bir istisna olduğunu o gün öğrendim. Elimi göğsüne dayadım ve onun boynunu çok uzun süre izledim. Boynunda yer etmeye başlamış olan hafif morluğu...