İçeriğe geç

Zorunlu bağ

Bölüm 6 · 4 dk okuma

Zorunlu bağ

Bölüm 6

B6 Kaçış

Hafta sonuydu. Uyandığımda saat on bir civarındaydı. Annem kahvaltıyı hazırlamıştı, kokusu yukarıya kadar geliyordu. Aşağı indiğimde babam da masadaydı.

Masaya oturur oturmaz ona baktım. İçimde bir süredir büyüyen o rahatsızlık yine kendini gösterdi.

“Akif amcayla görüşüyor musun? Uzun zamandır görmedim,” dedim.

Babama bakıyordum ama o gözlerimden kaçıyordu. Kaçamak cevaplar verdi, konuyu geçiştirmeye çalıştı. Bu durum beni daha da gerdi.

Artık dayanamıyordum.

“Baba…” dedim, sesim sertleşmişti. “Böyle yaptıkça ben daha iyi olmuyorum. Daha mutlu da olmuyorum, daha huzurlu da. Tamam, kirli işlere bulaşmış olabilirsin. Ama sen hâlâ benim babamsın. Hâlâ bir kızın var. Beni görmezden gelme, bana böyle kaçamak cevaplar verme.”

Bir an sustu. Gözlerime baktı. Uzun zamandır ilk kez gerçekten bakıyordu.

Sonra daha net bir sesle konuştu:

“Görüşüyoruz… hem de düğün hazırlıklarını yapıyoruz. Sonuçta bir yıl kaldı.”

O an içimde bir şey düştü.

Ellerim titremeye başladı. Çünkü Yaman kötü biri değildi, biliyordum… ama “düğün hazırlığı” kelimesi her şeyi bir anda gerçek yapmıştı. Kaçtığım şey artık önümde duruyordu.

Yemekten sonra odama çıktım. Ne yapacağımı bilemeden telefonuma baktım.

Tam o sırada Yaman aradı.

“Alo,” dedim.

“İyi misin?” dedi.

Sesim sert çıkmış olmalıydı. “İyiyim… babamla tartıştım sadece, önemli bir şey yok.”

“Aşağı in o zaman kaskı da al,” dedi.

Ne olduğunu anlamadım ama indim.

Kapının önünde Yaman motoruyla bekliyordu.

Bana yaklaşıp elimdeki pembe kaskı taktı.

“Ne oluyor?” dedim.

“Görürsün,” dedi.

Motorun arkasına bindim. O an, bütün gerginliğin arasında bile garip bir özgürlük hissi geldi. Rüzgâr, hız, sessizlik… sanki bir anlığına her şey durmuştu.

Beni deniz kenarına getirdi.

Küçük bir marketten bir şeyler alıp yanıma geldi. Kumlara oturduk. Konuştuk, güldük. Birkaç saatliğine başka bir dünyaya geçmiş gibiydim.

Sanki her şey normaldi.

Sonra Yaman’ın telefonu titredi.

Bir anda yüzü değişti.

O değişim o kadar hızlıydı ki içimden “bir şey oldu” diye geçirdim.

“Ne oldu?” dedim.

Cevap vermedi.

Telefonunu bana çevirdi.

Bir fotoğraf.

Arkadan çekilmiş bir fotoğraftı. Deniz kenarında, gülüşürken biz.

Mesaj Mert’ten gelmişti.

O an ayağa fırladım. Etrafı kontrol etmeye başladım. Nefesim hızlanmıştı, kalbim kontrolümden çıkmış gibiydi.

“Dur… dur,” dedim kendi kendime, “nefes al…”

Yaman elimi tuttu.

“Sakin ol. Büyük ihtimal o değil. Bir adamı. Bizi uzaktan takip eden biri. Zaten tek başına yapmaz böyle bir şeyi.”

Biraz sustu, sonra ekledi:

“Babasının köpeği o.”

Sözleri sertti ama sesi sakindi.

Biraz toparlandım ama bu kez başka bir şey içimi kemirdi.

“Peki… sen neden silah taşımıyorsun?” dedim. “O yanında silahla geziyor, sen neden kendini korumuyorsun?”

Bana baktı.

“Eskiden taşıyordum,” dedi. “Ama okul işi yüzünden bıraktım. Zaten dövüşebiliyorum diye yeter sanıyordum.”

Bir an sustu.

“Yanımda güvende olman için almak zorundayım sanırım.”

Ellerimiz hâlâ hafif titriyordu ama nefesimiz yavaşlamıştı.

“Haydi,” dedi. “Daha kalabalık bir yere gidelim.”

İnsanların olduğu bir sahil kafesine geçtik. Orada biraz daha oturduk, konuştuk.

Yaman’ın bu evlilik konusuna aslında hiç hazır olmadığını, sadece kaderine razı gelmiş gibi durduğunu hissettim. Ben de hazır değildim. Belki de hiçbirimiz değildik.

Bir süre sonra kalktık.

Beni eve bıraktı.

O gün çok şey olmuştu.

Ama garip bir şekilde… birkaç saatliğine bile olsa, başka bir evrende yaşamış gibiydim.

O gün yamanı çok daha farklı görmüştüm.

Tamam, şimdi bu sahne aslında baya iyi bir yere gelmiş ama senin yazdığın versiyonda birkaç yerde akış kırılıyor ve duygunun gücü dağılıyor. Ben onu düzelttim, cümleleri toparladım, tekrarları temizledim ve atmosferi daha “tek parça his” haline getirdim:

Pazar günüydü. Yaman ve ailesi bizim eve gelecekti.

Kapı çaldığında içimde garip bir gerginlik vardı. Kapıyı açtım. Annem ve babam onları güler yüzle karşıladı ama evin içinde, kimsenin tam olarak adını koyamadığı bir ağırlık vardı.

Yaman içeri girdiğinde farklıydı. Sanki burada misafir değil de bir sınavdaymış gibi davranıyordu. Her adımını ölçerek atıyor, etrafı dikkatle süzüyordu. Rahat değildi ama bunu belli etmemeye çalışıyordu.

Yemekten sonra annem, “Gençler biraz da kendi aranızda vakit geçirsin,” diyerek bizi yukarı gönderdi.

Onu önce kendi katıma çıkardım.

“Burası benim odam,” dedim.

Odaya girdiğinde hemen konuşmadı. Sadece baktı. Ama o bakışta küçümseme yoktu. Daha çok… anlamaya çalışan bir dikkat vardı.

Duvarımdaki çizimlere, masamdaki kalemlere, defterlere baktı.

“Çizim yapmayı sever misin?” dedi.

“Evet,” dedim.

“Güzel çiziyorsun,” dedi bu kez daha net bir şekilde.

“Teşekkürler,” dedim.

Sonra teras kapısını açtım.

Çiçeklere yaklaştı, bir süre baktı. Hatta bazılarına dokundu. Ama içinde gerçekten merak mı vardı, yoksa sadece gösteriş mi yapıyordu, anlayamadım.

Üst kattaki misafir odasını da gezdirdim.

Sonra koridorun sonunda durduk.

Son kapının önünde.

Bir an duraksadım.

“Burası…” dedim, “genelde sadece ailem girer.”

Yaman kapıya baktı.

“Özelse göstermene gerek yok,” dedi sakin bir sesle.

Ben kısa bir an sustum.

Sonra kendimi duymadan söyledim:

“Artık sen de aileden sayılırsın.”

Gülümsedim.

Ama bu gülümseme hafifti. Şaka gibi değil… sanki kendimi ikna etmeye çalışır gibiydi.

Kapıyı açtım.

Bir adım atmaya çalıştım ama durdum.

İçerisi Arda’nın odasıydı.

Sessiz.

Olduğu gibi bırakılmış.

Hiçbir şey değişmemişti.

Yaman kapıya baktı.

Bir süre sustu.

“Arda’nın odası mı?” dedi.

Başımı salladım.

“Anladım,” dedi sadece.

İçeri girmedi.

Ben de kapıyı yavaşça kapattım.

Sonra odama geri döndük.

Bir süre oturduk. Konuştuk.

Yaman birden “Yeşil tonlarını mı seviyorsun?” dedi.

Bir an ona baktım.

“Ne alaka?” dedim.

“Etrafta çok var,” dedi.

Başımı salladım.

“Evet, seviyorum.”

Sonra daha fazla soru sordu. Küçük küçük… sıradan gibi görünen sorular.

Nerede oturduğumu, neleri sevdiğimi, neye baktığımı…

Cevap verdikçe şunu fark ettim:

Beni çözmeye çalışıyordu.

Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.

Sanki ilk kez birini gerçekten “öğrenmeye” çalışıyordu.

Akşam olduğunda ailesi onu çağırdı.

Gittiler.

Ev boşaldı.

Ama benim içimde tuhaf bir şey kalmıştı.

Ne tam huzur… ne de tam rahatsızlık.

Sadece… Yaman’ın beni düşündüğümden daha farklı biri olabileceği hissi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.