İçeriğe geç

Zorikya

Bölüm 2 · 33 dk okuma

Zorikya

Bölüm 2

1. Beyaz Maske

2086

Enva Dervakar

Dünyaya barışın hükmettiği bir zaman gelmemişti ve gelmeyecekti ama insanlara geleceği yönünde vaatler sunarak duygularını sömürüyorlardı.

Peki bu yeni bir şey mi?

Elbette ki hayır. Bu, dünyanın var olduğu günden beri süregelen bir sistemdi. İnsanlar hep birilerinin kendilerini yönetmesi gerekliliğiyle var oldu. Ve bu gereklilik aslında onların sonuydu. Çünkü yeryüzünde insanoğlu kadar acımasız bir varlık yoktu.

Tepeye çıkan, tepeye çıkmadan önce iyi biridir. İnsanlığın yararını düşünen, toplum için hareket eden, kendisinden önce halkı gelen kişi seçilir. Ama insanlar onun kendileri tarafından seçildiğini unutur ve onu kutsal bir varlık gibi baş tacı eder. Tepedeki kişi bu ilgi karşısında zamanla nefsine yenik düşer ve bir de bakmışsın ki artık zalim bir diktatör olmuştur.

Tıpkı bugünün ülke başkanı gibi.

Dengira Kepari.

Zamanında erken seçimlerle Darikanya'nın başına geçmişti. Seçimleri kazanmak için ne çok iyilik yapmıştı...

Köprüleri yeniledi, yeni metrolar inşa ettirdi, baskıcı devletlere rest çekti, halkın arasına karışıp dertlerini dinledi, tarımı yükseltirken sanayiyi olabileceği en iyi hâle getirdi, yeni icatlar ve buluşlar için mühendislere alan açtı, huzurlu bir halk oluşturdu...

Tabii bu sadece yedi yıl sürdü.

Sonrasında gücü ve saygınlığı gün geçtikçe arttı. Sadece halkı tarafından değil, başka ülkelerin başındakiler de onun karşısında saygıyla eğildi. Artık güçlü ve saygındı.

Ve muhtemel son gerçekleşti.

Artık daha çok güç istiyordu, daha çok para istiyordu. Her şeyin daha fazlasını istiyordu. Ve bunu sadece kendisi için istiyordu. Daha çok istedikçe kurduğu güzel ülkenin huzurlu halkı eski hâline dönmeye başladı.

Aslında eski hâlinden çok daha kötü bir hâl almaya başladı.

Onun kurduğu güzel dünyada herkes kendi hâlindeyken artık öyle değildi. Herkes birbirinin hâlinden daha beterdi. Ekmek yoktu çünkü tarım alanlarını dış ülkelere satmıştı. Teknoloji yoktu çünkü ondan daha güçlü devlet başkanları, gücü elinden alınma riskine karşı sanayi ve fabrikaları satın aldı. Ve kullanmak yerine yakıp yıktı. Bir tek kendisi ve kendisinin belirlediği kişiler kullanabilir ve geliştirebilirdi. Bilimi ve teknolojiyi bile halka yasak etmişti. Halk mutluluktan bihaberdi.

Dengira Kepari ise hâlinden memnundu.

Ülkesi güç kaybederken o tek başına güç kazanıyordu. Sattığı şeylerle kazandığı parayla yeni bir ülke bile kurabilirdi.

Halk isyan ediyordu.

Aslında etmiyordu.

Herkes korkup kendi köşesine çekilmişti. Belli birkaç topluluk dışında kimse sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu. O toplulukların ise sonu yakındı. Çünkü artık muhafız ve askerlere sınırsız can alma hakkı verildi. Artık isteklerine göre insan canını alabilirlerdi ve bunun cezası olmayacaktı.

Muhafız ve asker dediği ise kendi çıkarına hizmet eden bir yığın deccalden başka bir şey değildi.

Eskiden ülkenin polisi vardı; muhafızı yoktu. Ama onu da aldı Dengira. Çünkü polisler halkın hizmetindeyken muhafızlar onun hizmetindeydi. Askerler ise sadece dış savaş olması hâlinde sahaya inerdi. Bu ise henüz hiç gerçekleşmemişti.

Ülke gitgide elden gidiyordu, yönetim el değiştirmiyordu çünkü seçme ve seçilme hakkı yoktu kimsenin. Eski yönetim biçimlerini elinin tersiyle itmişti.

Dengira yeni bir sistem oluşturdu: Denk.

Bu sisteme göre baştaki kişi ne başkan ne padişahtı. Baştaki kişi Denk'ti. Denk istemediği sürece yönetim el değiştiremezdi. Ve Denk öldüğünde ise elbette ki ailesinden seçtiği kişi başa geçecekti. Denk bir hanedanlıktı. Bu hanedanlık; kendisi, ailesi, akrabaları ve seçtiği seçkin insanlardan oluşurdu.

Zaman ileri giderken yönetim sistemi geriye gidiyordu. Yeni Darikanya böyleydi.

Darikanya. Dünyanın en ucunda, güney yarım kürenin en ucundaki ülke. Meridyenlerin birleştiği yerde, ekvator çizgilerinin en dar olduğu nokta. Yazın 18 saatlik gündüzün görüldüğü ülkeydi burası. En yüksek sıcaklığı bile dünyanın çoğu ülkesinde soğuk kabul edilirdi. Hava sanki hep griydi ve renkler yok gibiydi. Bu soğukluğun içinde büyüyen biri üşümezdi belki ama başka bir yerden gelen biri belki de donardı. Ama burada yaşamayı zorlaştıran şeyler ne soğukluktu ne de kara okyanusların kucağında olmasıydı; burayı zor kılan sistemdi. Halkı korkutan sistemdi.

Halk sefil ve korkak, Denk refahta ve cesurdu.

Haddinden fazla cesurdu hem de.

Tüm bunları düşünerek yürürken etrafı aydınlatan tek bir sokak ışığı dahi yoktu. İzbe sokakta tek bir açık mekân yoktu, hatta nefes alan bir canlı bile yoktu. Şehir merkezine kıyasla daha küçük binaların olduğu bu sokak sanki sessizliğe terk edilmişti.

Sessizlik bazen insanı rahatlatırdı. Ama buradaki sessizlik huzurdan değil, korkudan doğuyordu. Bu şehirde insanlar sadece konuşmamayı değil, varlıklarını belli etmemeyi bile öğrenmişti. Sarhika insanı her anlamda hiçliğe sürüklüyordu.

Bir elimde dev halkalı zinciri sallıyordum, diğer elim de cebimdeydi. Bana epey büyük gelen postallar ağırlık yaparken üzerimde bol bir kapüşonlu ve pantolon vardı. Simsiyahtım. Bu hâlime dışarıdan bakan biri cinsiyetim hakkında fikir edinemezdi. Çünkü kısmen erkek kılığına girmiştim.

Bunu yapmak ise bir tür zorunluluktu. Eğer bir kadın olarak gezersem yasağı çiğnemiş olurdum.

Evet, kadınların sokağa çıkma yasağı vardı.

Bu yasağın ise bir gereği yoktu. Denk öyle olsun istedi ve öyle oldu. Kendi karısı bile en son seçimden birkaç yıl sonra bir mitingde göründü.

Postallarım 41 numaraydı. Çünkü bir erkeğin ayağının 37 numara olması pek sık rastlanan bir şey değildi. Erkek kılığında olmak çok daha güvenli olduğu için bunları tercih ederdim.

En azından eve kadar böyle olmalıydı.

Yani kulübeye kadar.

Sokağın sonuna doğru geldiğimde artık pick-up'ım görünüyordu. Cebimden anahtarı çıkarıp düğmeye bastım ve arabanın ışıkları sokağı kısa bir an aydınlattı.

O kısa ışık bile bana gerçek olmayan bir dünyaya aitmişim gibi hissettirdi. Ülkenin görünmez karanlığında en ufak ışık bile sanki umut ve cesaret demekti. Umut ve cesaret ise burada yoktu, burada korku ve itaat vardı.

Siyah arabaya binip yola koyuldum. Artık eve dönme vaktiydi.

İki saatin sonunda şehirden çıkmıştım. Artık ormanlık alan gözler önündeydi. Yemyeşil ormana arabayla giriş yok gibi görünüyordu.

En azından başkası için öyleydi.

Arabayı biraz daha ilerletip durmam gereken noktada durdurdum. Aşağı inip çalı yığını gibi görünen kapıyı ittim.

Ve artık bir tırın geçebileceği kadar geniş bir yol görünüyordu.

Kapı aslında sahte otlarla kaplıydı. Ama mükemmel el işçiliği sayesinde bu bile çok zor anlaşılıyordu. Kapı otuz adım kadar ormanın içinde olduğu için göze çarpması da imkânsızdı.

Bu yol, dış dünyadan sakladığım tek şey değildi. Bazen insan kendini bile saklamak zorunda kalırdı. Ve ben çoktan bulunamayacak bir yere saklanmıştım.

Yürüdüğüm yolu geri dönüp arabaya bindim ve tekrar yola koyuldum.

İki saat daha süren yolun sonunda artık kulübeyi görüyordum.

Ahşaptan yapılmış kulübenin elli adım ötesinde nehir akıyordu. Arkasında küçük bir ahır vardı. Karşısında ise dev bir garaj.

Garajın içindeki arabaların sayısı ise kırk ikiydi.

Ama artık kırk üç.

Koleksiyonuma yeni bir araba çalmıştım.

Altımdaki siyah pick-up'ı park ettim ve garajdan çıktım. Ahıra doğru yürürken çaldığım arabaları düşünüyordum.

Bu arabaların sahipleri ölmüştü. Ben ise arabalarını çalıyordum. Anahtarları ise güvendiğim tek yerden yenisini temin ediyordum.

Muhafızlar tarafından öldürülen insanların arabalarını tespit ediyor ve çalıyordum. Onların geride bıraktıklarından bir şeyleri kurtarmaya çalışıyordum belki de. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra geriye yalnızca eşyaları kalıyordu. Ve bir eşya bile uğruna öldükleri dünyanın iyileşmesine vesile olabilirdi.

Nasıl çaldığımın açıklaması ise basitti.

Babam sanayide çalışan kendi hâlinde bir işçiydi ve çoğu zaman onun yanında vakit geçiriyordum. Bu da arabalar hakkında epey bilgi sahibi olmamı sağlamıştı. Bu yüzden kapı açmak ve alttaki kablolarla arabayı çalıştırmak benim için çocuk oyuncağıydı.

Bu kadar arabaya ihtiyaç duyma sebebim ise yakalanmamaktı.

Aynı araba modelinde sürekli plaka değişirse dikkat çekebilirdi ama farklı arabalar ve onlarca farklı plaka bulunmayı imkânsız kılardı. Bu yüzden çaldığım arabaların yanında yüzlerce plaka da çaldım. Ve bu plakaların bazı yerlerini değiştirerek çalıntı görünmesini de imkânsız hâle getirirdim.

Bunları düşünürken ahıra vardığımın farkında değildim. Küçük ahır kapısına astığım havuç poşetini alıp içeri girdim.

Ahırın karanlığında zor seçilen simsiyah atım Astra, benim geldiğimi anlayınca yattığı yerden kalktı ve bana doğru koştu. Uzun saatler sonunda beni gördüğüne sevinmiş görünüyordu. Onun sevinci benim sevincim demektir. Onu gördüğümde şehrin karanlık sokakları, sessizliği ve kimsesizliği bir anda aklımdan uçup gidiyordu sanki. Kendimi yeniden neşeli hissettiriyordu.

Yanımda şaha kalkarken ikimiz de kahkaha atıyor gibiydik. Belki de dış dünyada kaybettiğim bütün sıcaklığı onun yanında buluyordum.

"Naber oğlum?"

Tekrar şaha kalkınca bir kahkaha daha attım.

"Anlaşılan keyfine diyecek yok."

Elimdeki poşetten çıkardığım bir havucu ona gösterdim.

"Aç mısın bakalım?"

Elbette ki aç değildi. Bu obur hayvanı beslemekten cebimde beş kuruş para kalmıyordu.

Ama olsundu. Ben ona kıyamazdım. Havucu ona uzattım ve o yerken konuşmaya başladım.

"Yarın başlıyoruz oğlum. Elimizden gelen her şeyi yaptık. Olabildiğince hazırız."

Bugün merkeze indiğimde tüm hazırlıkları tamamlamıştım. Sabahın en erken saatlerinde başlayacaktım. Her şeye ve hiçbir şeye...

Artık gerçek anlamda başlıyordum.

---

Sabahın erken saatlerinde ayaktaydım ve hiç uyumamıştım. Daha doğrusu uyumaya fırsat bulamadım. Zaten eve geç saatte gelmiştim. Erkenden gitmem gerektiği için uyumam mümkün değildi. Şimdi ise son kontrolleri yapıyordum.

Hoparlörü siyah tırın içine sabitledikten sonra ses kontrolü yaptım. Açtığım şarkıyla yer gök inleyince keyfim yerine geldi.

Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar keyifliydim. Sanki dünya bugün daha parlaktı. Ormanda ağaçların gölgesi bile yok gibiydi. Ben ise en aydınlık olanıydım.

Belki de ilk defa karanlığa karşı bir şey yapabileceğime inanıyordum.

Üstümde her yerimi kaplayan beyaz ve bol bir tulum vardı. Kafamdaki maske beyazdı. Bu maske maket gibiydi, insan yüzünün hatları üzerindeydi ama bembeyazdı. Kestane rengindeki saçlarım kapüşonlumun altında gizliydi. Bugün postallarım da bembeyazdı. Karanlığa meydan okuyorsam bunu görünümümle de yapmalıydım.

Astra ise biraz ötede otlarken bir yandan bana bakıyor gibiydi. Yanına gidip kafasına bir öpücük kondurdum. Güle güle öpücüğüydü bu.

Ve ikimiz de aynı şeyi yaptık.

Başımızı eğerek birbirimize selam verdik.

Onunla bu şekilde selamlaşmayı ben öğretmiştim ve daha birçok şeyi daha. Hayatımda en değer verdiğim varlıktı. Hatta tek varlığımdı.

Annesi ölünce geriye bir tek o ve ben kalmıştık.

Yalnızlığıma çare olmuştu. Kim bilir, o olmasa belki bu dört sene içinde konuşmayı bile unutmuştum. Konuşacak kimsem yoktu, o yüzden konuşamazdım.

Hiç kimse yoktu.

Bir tek onunla sohbet ediyordum. Uzun saatler beni dinlerdi, hatta bazen kişneyerek cevap verirdi. Ya da ben öyle olduğunu varsayardım.

Selamlaşmanın ardından geri dönüp tıra bindim. Ve en nihayetinde amacım için yola koyuldum. Her anlamda.

Altı saatlik yolculuğun sonunda tırı durdurdum ve karşımdaki gökdelene baktım. Şehir merkezine inmiştim. Ormanda aydınlığı hissederken şehrin ne kadar karanlık ve kasvetli olduğunu düşünüyordum. Koca binalar yolun iki tarafını dolduruyordu. Yolun sonu iki ayrı yola ve karşımdaki simsiyah gökdelene çıkıyordu. Ben ise yolun tam ortasında durdurdum tırı. Böylece sağdan, soldan ve arkadan gelen trafiği engelledim. Şehrin akışına resmen el koydum. Ülkenin başkenti olan şehre, Sarhika'ya "Dur!" diyebilmiştim.

Simsiyah bina bütün gerçekliğiyle karşımda duruyordu. Tırın içinden kafamı yukarı kaldırıp yüksekliğine baktım ve bir kez daha şaşırdım. Sarhika'nın en yüksek binası, Kara Bina.

Kara Bina, Denk'in evi hâline gelmişti. Bütün işleri oradan yürütürdü. Kurduğu tehlikeli sistemin kalbi burada atıyordu. Ama bugün binanın yarısı boştu. Pazar günleri belirledikleri herhangi bir Denk üyesinin evinde kutlama yaparlardı. Hâlbuki en büyük kutlama birazdan benim tarafımdan yapılacaktı.

Başlayalım artık.

Hoparlörleri çalıştırdım. Sonra elimdeki kumandanın düğmesine bastım, binanın üzerine dev bir beyaz perde açıldı. Başka bir düğmeyle Kara Bina'nın karşısında duran binadaki projeksiyonu açtım. Yolun diğer ucunda Kara Bina'nın yüksekliğine yakın bir yükseklikte olan bir bina daha vardı ve ben de burayı dün gece kendi planlarım için kullandım. Bastığım düğmeyle artık perdede başlatılmayı bekleyen bir video vardı. Tüm bu ayarlamalar ise dün gece yapıldı.

Dün gece şehir merkezine inip bu ayarlamaları yapmış olmanın sağladığı güven vardı üzerimde. Ama yine de yeterince rahat değildim. Olmazdım da. Baş koyduğum bu yolun sonuçları kimimizin sonu, kimimizin geleceği olacaktı. Hâl böyleyken içten içe duyduğum korku, beni bugünden itibaren yalnız bırakmayacak tek şeydi.

Büyük bir heyecanla tam saatin gelmesini bekledim.

Ve son otuz saniye...

Çevredeki yayalar çoktan ekrana kilitlenmişti bile. Arabaların içindekilerin yarısı sokağa çıkmıştı ve çıkmaya devam ediyorlardı. Binanın içindekiler hızla dışarı çıkıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Herkes aynı meraklı gözlerle ekrana bakıyordu.

Bu meraklı gözler ise kayalıkların arasından sızan ışık gibiydi. İnsanlar gerçek anlamda merak etmeyi uzun zamandır bırakmıştı. Çünkü merak eden biri geleceğini ve geçmişini sorgulardı.

Videoyu başlattım.

Ve ekrandaki görüntü keyfimi bir nebze yerine getirdi. Keyfimin artarak devam edeceğine emindim.

Ekrandaki beyaz maskeli bendim. Bunu sadece ben biliyordum. Kimse bunu anlayamazdı çünkü kimse beni tanımazdı. Çünkü ben yaşayan ölüydüm.

Üzerimde şimdi olduğu gibi beyaz maske, beyaz kapüşonlu tulum vardı. Oturduğum yerde ekrana bakıyordum. Gözlerime kırmızı lens takarak tanınırlığı en aza indirmiştim. Şimdi ise gözlerimin kahvesi ortadaydı, lensleri sadece videoyu çekerken kullanmıştım. Bu videoyu sabah yola çıkmadan önce garajdaki odada çekmiştim. Arka plan tamamen siyahtı ve hiçbir şey görünmüyordu. Hiçbir açık yoktu ve olmayacaktı da.

Ekrandaki maskeli konuşmaya başladı.

"Merhaba..."

Bu ses mekanik bir erkek sesiydi. Bunu da ben ayarladım. Bir kadın olduğumu sesimden anlamaları mümkündü çünkü. Kadın olmak ise var olacak gücün güven duyulacağı kaynağı zayıflatırdı. Yani beni.

Konuşmaya devam eden sese ve etrafa dikkatimi verdim. Kalabalık ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ekrandaki kişinin şaşkınlık yaratmasının en büyük sebebi ise kendileriyle aynı kılıkta olmasıydı. Herkes aynı görünüyordu. Herkes üstünde benimkinin aynısı olan bir kostüm taşıyordu. Bunu ise ben sağlamıştım. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir başka şeydi.

Sabah buraya gelirken neredeyse şehrin her tarafını gezmiş, tırın arkasına koyduğum paketleri her eve dağıtmaya çalışmıştım. Her evin önündeki ayakkabı sayısına göre paket bırakmıştım. Ayakkabı olmayanlara ise en az üç tane bıraktım. Sadece evlere değil, her sokak başına koymuştum. Üzerinde Denk'e ait olduğu düşünülsün diye de bir dengede duran terazi sembolü yapıştırmayı eksik etmedim; bu onların sembolüydü. Denk sistemindeki denk olmanın anlamına gelirdi. Yani bir tarafı Denk'i, diğer tarafı da onun oğlunu temsil ederdi. Oğlunun kendisine eşit olduğunu; yani denk olduğunu anlayınca Denk'liği bırakacağı söylenirdi ama bu konuda herhangi bir kanun yoktu. Bu sembolü kullanarak birçok kişiye bu kostüm ulaştı ve şu anki manzara gerçekleşti. Paketlerin içinde hem kostüm hem de bir not koyarak bu kostümü giymelerini sağlamıştım.

Paketlere koyduğum notta, "Sevgili Darikanya vatandaşı, bugün Kara Bina önünde yapılacak olan halkla buluşma toplantısına katılımınız bekleniyor. Gönderilen kıyafeti eksiksiz giymeniz önem arz etmektedir. Katılım zorunludur, aksi takdirde cezai işlem uygulanacağı bildirilmektedir." yazıyordu.

Halkın korkusunu kullanmak zorunda kalmıştım. Bu her ne kadar kötü hissettiriyor olsa da gerekliydi. Aksi takdirde kimse bu isteğime uymazdı. Benim tüm planım ise buna bağlıydı.

"Bugün karanlık dünyanın aydınlığa kavuşması için adım atıyoruz. Hep birlikte, tek yürekte." Ekrandan gelen ses yeniden odaklanmama neden oldu. Yavaş yavaş ve tane tane konuşurken kelimeleri vurguluyordum. Böylelikle daha etkili bir konuşma olacağını düşünmüştüm.

Kısa bir sessizliğin ardından devam etti.

"Şarkı dinlemeyi, şarkı söylemeyi, film izlemeyi, şişene kadar yemek yemeyi, sevgilinle dışarıda vakit geçirmeyi özledin mi?"

Kısa bir bekleyiş daha.

Bunu bilerek yapmıştım.

İnsanlara düşünme vakti verdim çünkü artık düşünmeyi de yasaklamışlardı. Bu özgürlük bile onların içinde bir şeyleri kıpırdatmalıydı. Onlar manipüle edilmiş kölelerden fazlasıydı. Onlar iradeli Darikanya halkıydı.

"Dün bir baba, kızıyla oyun oynamanın yasak olduğunu öğrendi. Yeni yasadan haberiniz var, öyle değil mi?"

Kız çocuklarının artık oyun oynaması yasaktı. Özellikle de babalarıyla oynamaları. Buradaki amaç ise kızların himayesinde bulunduğu erkeğe itaat etmek dışında bir vasfı olmadığını kabul ettirmekti.

Ne de olsa itaat eden birinin eğlenme hakkı yoktu. Bir çocuk olsa bile. Bu da onu itaatkâr yapardı.

Bu yeni yasadan bahsederek devamının geleceğini de bilinçaltlarına yerleştirmeyi amaçlamıştım.

"Kız çocukları artık oyun oynayamaz. Ne acı, öyle değil mi? Peki erkek çocukları?" Sadece kız çocukları halkı yeterince etkilemezdi çünkü tüm dünyada olduğu gibi burada da erkek daha önemliydi. Erkek çocuklarından bahsetmek hem amaca hizmet eder hem de halkı daha çok harekete geçirirdi.

"Seçkin ailelerin çocukları dışında hiçbir çocuk okula gidemez ve meslek edinemez. Çünkü onlar seçkin sınıfın hizmetlisi sayıldı."

Erkek gücünü hiçe saymadılar çünkü güç onlara hizmet ederdi. Ama akılları ve gururları yok sayıldı.

Yine bir bekleyiş.

"Size, bize, bana, sana unutturdular. Yaşamanın sadece nefes almak olmadığını unutturdular."

Ardından kafamı yavaşça omzuma eğip konuşmaya devam ediyordum videoda.

"Kazandığınız para karnınızı doyuruyor mu?"

"Peki canınızın bir kıymeti var mı?"

İnsanlar birbirlerine bakıyordu. Bu soruların cevabını birbirlerinde arıyor gibiydiler. Ama aslında hepsi de cevabın olumsuz olduğunun içten içe farkındaydı.

Binadan çıkanlar büyük bir telaşla bütün olanları durdurmaya çalışıyordu. Denk'in itleri her tarafta bir yandan insanları dağıtmaya çalışıyor, bir yandan da ekranı açanın kim olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Halk ise uzun yıllar sonra ilk defa video gördüğü için şaşkındı. Çünkü 2075 yılında tüm evlerden cep telefonu, bilgisayar, televizyon vs. toplandı. Medyanın gücünü engellemek amacıyla yapılan bir hareketti. Denk ve yakınları dışında kimse kullanamazdı. Onları ise sonuna kadar kullanıyor ve geliştiriyordu.

Kargaşa devam ediyor, kimi muhafızların görüş alanından korkuyla çıkarken bir yandan da neler olacağını merakla izliyordu. Kalabalık gitgide büyüyor gibiydi, muhafızlar ise durdurmak için destek çağırıyor ve seferberlik ilan ediyordu.

Ama az kalmıştı.

Durdurmaya zamanları yoktu. Güvenim artarken korkum giderek azalıyordu. Oluşan kalabalık beklentimin üzerinde olduğu için daha şimdiden umutlarım meyve vermeye başlamıştı. Ama hâlâ korkum devam ediyordu. Kalabalık olması iyiliği arttıracağı kadar kötülüğü de arttırırdı. Kötülüğün yine galip gelmeyeceği ne malumdu peki? Ama bir korkumu kenara iterek umudumun büyümesini tercih ettim ve olumlu düşündüm. Bu düşünce ise keyfimi arttırdı.

Herkes öfkeli ve isyankâr görünüyordu.

En önemlisi, cesaretleri yeşermişti. İnsanların bir kısmı uykudan uyanmanın verdiği öfkeyle, kimi kalabalığın cesaretiyle, kimi evladının intikamı için isyan başlattı. Daha şimdiden arabaları deviriyor, torpil patlatıyor, ateş yakıp etrafa saçıyorlardı. Bu kadar hızlı olması garipti. İnsanlar birbirini beklemedi veya sonuçları düşünmedi. Herkesin bu kadar hızlı bir şekilde değişkenlik göstermesi şaşırtıcı olsa da beni mutlu etmişti. Etrafa bakındım, insanlar sanki yıllardır bugünü bekliyor gibiydi. Önlerinde duran hiçbir şeye itibar etmeden yakıp yıkıyorlardı.

Bunları yapabiliyorlardı çünkü yalnız değillerdi. Artık onlar halk olmayı başaran bireylerdi.

Bunlar beni mutlu eden taraftı. Öte yandan bu sistemden memnun olan, aklı ve kalbi körelmiş insanlar da vardı. Onlar ise giydikleri kostümün Denk için bir başkaldırı olduğunu anladıkları anda üstlerinden çıkarıp yakmaya başladılar. Etraftaki cesareti ve isyanı söndürmeye çalıştılar.

Arkamdaki trafikte ise bir ordu insan vardı. Ve eminim ki hepsi de gördüklerimle aynı duyguyu paylaşıyordu. Kimisi yakıp yıkıyordu, geri kalanı da yakıp yıkanları yıkmaya çalışıyordu.

"Şimdi bu kötüye giden hayatlar, hayatlarınız, hayatlarımız için bir seçim hakkınız var desem... Seçecek misiniz?"

Video bekledi.

İnsanlardan bir çığlık koptu.

Kalabalığın büyük bir kısmı tek bir ağızdan:

"Evet!" diye ses yükseltiyordu.

Yüzümdeki gülümseme arttıkça kendime olan güvenim de yerine geliyordu. Umutsuz bir halk umutlanmıştı belki de.

Ekrandaki yüz sanki çığlığı duymuş gibi konuşmaya devam etti.

"O hâlde otuz saniye sonra herkes sokağa çıksın. Trafik dursun. İnsanlar evlerinden çıksın." Tüm bunlar zaten şu an oluyordu ama ben yine de işimi sağlama almıştım ve bunları videoda söylemiştim. Herkes bekledi ve saniyelerin akmasına izin verdiler.

Otuz saniye bitti.

Ekrandaki yüz konuşmaya devam etti.

"Devrim başlasın!"

diyerek resmen bir isyan başlattı.

Tüm bunlar yalnızca dakikalar sürdü. Her şeyi dakikalara sığdırmayı başarmıştım. Başarmıştık.

Muhafızlar gelene kadar halk örgütlenmişti bile. İnsanlar çığlık atıyordu, pankartlar kalkmaya başlamıştı. Kimisi ıslıkla, kimisi yürüyerek, kimisi bağırarak, kimisi barut yakarak isyan ediyordu. Yere devrilen araçların ise haddi hesabı yoktu.

Burnuma gelen keskin barut kokusu hoşuma gitmişti. Bu kokunun kaynağı olan barut aynı zamanda kasvetli havaya buğulu bir görüntü sağlamıştı. Daha renksiz ve soluk görünüyordu hava. İnsanlar ise bu kasvete rağmen canlanıyor ve ateşin yaydığı ışıkla etrafı renklendiriyor gibiydi. Tüm bunlar olurken ben elimde bir kumanda, üstümde bir kostümle etrafı izliyor ve bekliyordum. Olanlardan memnun duyar hâlimle bir bekleyiş içindeydim.

İkinci adımı başlatmak üzereydim.

Muhafızlar halkın önünde durmuş, yüzlerini açmaları için tehdit ediyorlardı. Halk ise buna yanaşmıyor ve gittikçe durdurulamaz bir hâl alıyordu. Ben ise hâlâ tırda bekliyordum. Tırın camlarına çektiğim kara film dışarıdan görülmemi engelliyordu. Böylece arabasında rahatlıkla bekleyen tek beyaz kostümlü olarak dikkat çekmeme izin vermiyordu. Halkı seyrediyor ve sonraki adımı son kez gözden geçiriyordum.

Vaktin geldiğini anladığım an elimdeki kumandanın kırmızı düğmesine bastım.

Ve asıl görsel şöleni başlattım.

Kara Bina bir anda patlamaya başladı.

Art arda birçok dinamit patlıyordu. Bina öylesine büyüktü ki dinamit sayısını olabildiğince yüksek tutmuştum. Tüm bunları da dün gece ayarlamıştım.

Şimdi ise art arda patlamalar devam ediyordu.

Yıllardır içinde biriken öfkenin karşısında duran tek şey o binaydı sanki. Tüm öfkemi o binadan çıkarmak istiyordum. Bu yüzden ne patlayan binalar ne başka bir şey kolay kolay içimdeki öfkeyi söndüremezdi. Öfkeliydim.

Her şeye. Herkese.

Denk'e, babamın bu kadar erken gitmesine, halkın bu kadar çaresiz olmasına, halkın bu kadar itaatkâr olmasına öfkeliydim. Öfkemin sönmesi ancak yolun sonuna varmamla mümkün olabilirdi. Bu ise zordu. Ama mümkündü, bu da devam etmeme yeterdi.

Binanın karanlığına şimdi içinden çıkan dumanların karanlığı da eklenmişti. Bina yanarken dinamitlerin sağladığı zelzele etkisiyle bir yandan da yıkılıyordu.

Bir binayı yıkmak kolaydı.

Asıl zor olan, insanların içinde yıllardır büyüyen korkuyu yıkmaktı.

Etrafı izlerken gözüm sürekli başka bir olaya takılıyordu. Bir adam binanın önüne yakın bir yerde bir muhafızın karşısında durup "İsyan!" diye bağırıyordu. Muhafız ise sabrının son demlerini yaşıyor gibiydi. Gözüm onlara takılmış, ne olacağını izliyordum. Ama ikisinin de dikkatini dağıtan bir şey gerçekleşmişti. Ne olduğunu anlamak için baktıkları yere bakınca devrilen araçları ezerek gelen destek tanklarını gördüm.

Tankların ardı ardına gelip kalabalığın gözünü korkutmaya çalıştığı anda ilk tank yolunu bitirmişti. Tankın içinden çıkan siyah üniformalı muhafız çıkıp "Denk'in sesidir: Karşı geleni öldür!" demişti. Hemen ardından kendisi ve meslektaşları hızla tanklarından inip sokağı sessizleştirme uğruna daha acımasız davranmaya başladılar. Büyük bir kalabalık içinde halkın içine sızıp ellerindeki silahları halka karşı kullanmaya başladılar. Kimisi mızrağı kalbe indiriyordu, kimisi mızrağın arkasıyla kafa yarıyordu.

Anlaşılan oydu ki Denk olanları duyup öfkelenmişti. "Denk'in sesidir" diye başlayan cümleler "Denk'in kurduğu cümlenin aynısını aktarıyorum!" demekti burada.

Gelen çağrı ile muhafızlar daha büyük bir acımasızlıkla isyan edenlere zarar vermeye başladı. Acımasızcaydı yapılan her şey. Artık daha çok acımasızlık daha çok ses yaratıyordu. Bu da sessizleştirme çabalarını kısmen boşa çıkarıyordu.

Etraftan kan kokusu gelmeye başlamıştı. Sağda solda her yerde ölüm vardı. Bazıları inadına isyan ediyordu, bazıları yere serilen yakınlarının cesetlerini koruyordu, bazıları da korkup kaçıyordu. Etrafa bakarken ne yaşadığımı ise ben bile anlamıyordum. İyi bir şey yaptığımı biliyordum ama kötü hissettiren neydi? Ya da kötü mü hissediyordum? Bilmiyordum. İnsanlar bazen bir karar verdiğinde güneşin açmasını beklerdi. Ama havaya baktıklarında kasvet görürlerdi. Yağmur şiddetlidir, fırtına ağaçları yerinden koparacak kadar güçlü esiyordur, yıldırımlar büyük bir gürültüyle kasvetli havaya eşlik ediyordur ama camdan bakan biri huzurlu hisseder. Çünkü bilir ki bu havanın ardından güneş açar ve yine bilirdi ki eğer açmazsa bile bu havada ıslanmayı tercih eden kendisidir. Kendimi o havayı tercih eden kişi gibi hissediyordum. İyi hissetmiyordum, güneş doğacak mı bilmiyordum ama yolunu seçen kişi olduğumu biliyordum. Bu yüzden olmalı ki bu hissettiğime, kötü hissetmek denmezdi.

Az önce gözümün takıldığı adama bir kez daha gözüm takıldı. Bağırışı öyle kuvvetliydi ki buradan bile duyuluyordu. Dimdik duruyor ve muhafızla inatlaşıyor gibi bir hâli vardı.

"Onursuz muhafıza boyun eğme, köle olmayı kabul etme!" demesi son cümlesi olmuştu. Muhafız kaldırabileceği en yüksek yere mızrağını kaldırdı ve adamın kıpırdamasına fırsat vermeden kalbine batırdı. Kan fışkırır gibi aktığında ben de gözlerimi yumdum ve akan bir damla yaşa engel olamadım. Tüm bunların olacağının farkında olmak yaşadıklarımı daha kolay hâle getirmiyordu ne yazık ki.

Halka üzülüyordum. Bu şekilde ölmeleri can yakıcıydı ama hiç yaşamadan toprağın altına girmeleri daha da dayanılmazdı. Bu yüzden bugün isyan var, bu yüzden bugün yaşam var!

Halk daha da coştu. Barut ve duman kokusu sanki insanlara daha fazla cesaret vermişti. Halk artık tankları da deviriyordu. Devirdikleri tankları ve arabaları vurarak ya da yakarak kullanılmaz hâle getiriyorlardı.

Muhafızlar ve onların tarafındaki sivil halk azınlıktaydı. Ama yine de çok fazla ölü vardı. Her iki taraftan da. Tüm bunların arasında canımı sıkan bir şey daha vardı. Etrafta hiç kadın yoktu neredeyse. Erkeklerin çeyreği kadar bile değillerdi. Bunun sebebi bu sistemi destekliyor olmaları değildi, korkuyor olmalarıydı. Kadınlar erkeklerden çok daha fazla korkuyordu. Çünkü dünyanın her yerinde var olan haksızlık burada da vardı. Kadınlara daha çok yasak, daha az hak verilirdi.

Azınlıkta olan kadınlar daha öfkeli gibiydi. Sanki bu kadar az olmaları bile onların öfkelenmesine yeterdi. Geriye kalanlar ise daha fazla cesaretlenmeye başlıyordu. Herkes artık korkusuz bir asker gibiydi. Bağırarak isyan ediyorlardı.

İnsanlar resmen gülerek, hatta kahkaha atarak ölüyordu. Sanki hayatlarında ilk defa yaşamının tadını çıkarıyor gibiydiler.

Bir pankartta yazan "Ot gibi öleceğine at gibi yaşa!" cümlesi güldürmüştü beni. Koşan at özgürlük demekti.

Gözüm başka bir pankarta kaydı. "İsyan ediyorsun, o hâlde yaşıyorsun!" Buna kahkaha attım. Bu da bir düşünürün sözüydü, her ne kadar değişiklik yapılsa bile.

Bu insanlar hangi ara pankart hazırladı? Bu kadar yaratıcı olmaları da daha şaşırtıcı kılıyordu bu olayı.

Bu işin güzel tarafı buydu. İçimdeki burukluğa rağmen yıllar sonra ilk kez bu kadar keyifli hissetmeye başlamıştım. İlk dakikalarda ne hissettiğimi anlamazken şimdi net bir şekilde anlıyordum. Güneş doğuyor gibiydi.

Sesler arttıkça, duman etrafı sardıkça mutluluğum artıyordu.

Bu mutluluğun birçok insanın canına mâl olacağını bilmek ise içime burukluk oluşturuyordu. Ama bildiğim diğer şey ise ölüm olmadan devrim olmayacağının gerçekliğiydi.

Bu yolda kendi canımı bile riske atmıştım. Hâl böyleyken kimsenin ölmemesini istemek iyi niyetten fazlası olmazdı.

Halkın bağırışı artık dayanılmaz bir hâl almıştı. Bina patlamaya devam ederken insanların öfke patlamasını da tetikliyor gibiydi. O kadar çok dinamit vardı ki değil bir saat; bir gün bile patlamaya devam edebilirdi. Bu bina toz dumanına dönene kadar patlamalıydı. İçindeki Denk itleri de, bu sistemi ayakta tutan bilgiler de yerle yeksan olmalıydı. Ama biliyordum: bu bina ve bu isyan bu sistemi yıkmaya yetmezdi. Bu süreç yavaş yavaş olacaktı. Kaybedeceğim günler de olacaktı, kazanacağım günler de olacaktı. Bunların bilincinde olduğum hâlde karşımdaki binanın yıkılmaya devam etmesi bana keyif veriyordu.

Onursuz muhafızlar çoktan birçok kişiyi yere sermişti.

Bu zaten beklediğim bir şeydi. Bu olmadan isyan veya devrim olmayacaktı. İnsanların ölümü eskiden korku veriyordu. Ama artık öfke vermeliydi.

Görünen o ki bu gerçekleşiyordu. İnsanlar yerdeki ölü bedenleri görünce daha çok sinirleniyor ve daha çok zarar veriyordu. Amacım da tam olarak buydu.

Buradaki işim artık bitmişti.

Ateşi çakmıştım.

Şimdi ateşe odun atma zamanıydı.

***

Eve vardığımda dün geceden beri hiç uyumamış olmanın yorgunluğu vardı üzerimde. Gece planlaması ve sabah olanlar yüzünden hiç uyuma fırsatım olmamıştı. Yolda gelirken bile uyuyakalmaktan korkuyordum.

Ben geldiğimde halk isyan ateşini daha da harlamıştı. Bu her ne kadar mutlu etse de yolun büyük bir kısmında ağlamama neden olmuştu. İnsanlar eskiden mutsuz bir şekilde yaşıyordu. Ama yaşıyordu. Ben ise bugün birçok insanın ölümüne neden oldum. Bunun yarattığı farkındalık öyle bir azaptı, işin sonunda kendimi yaşatmak isteyeceğimden bile emin değildim. Üstelik sadece halk değil, binayı patlatarak bizzat kendim birçok muhafızı öldürmüştüm. Bir insanın kötü olması ölümü hak ediyor anlamına gelir miydi? Hak etse bile bunu yapan kişi ben mi olmalıydım?

Bu kadar vicdan yükü ağır gelmez miydi bir insana? Halk başarılı olursa ben hiçbir şey yapmamış gibi hayatıma devam edebilir miydim ki? Bu sorunun cevabını yolun sonunda herkesle birlikte öğrenecektim.

Kalabalık devam ederken artık gitmem gerektiğini düşünüp oradan kaçmıştım.

O kalabalıktan kurtulmak ise çok zor olmamıştı. Çünkü kostümlü insanların bir kısmı oluşan hengâmeden korkup kaçıyordu ve bir tek onlar dikkat çekmiyordu. Çünkü korkup kaçan biri bütün bunların sorumlusu olmaya cesaret edemezdi. Bu da şüphe çekmelerine engel olurdu. Ben de onlara katılıp önceden belirlediğim terk edilmiş binaya girmiştim. Seçtiğim bina ara sokakların birinde kırık dökük bir yapıydı. Kara Bina'ya yakın olması ise avantajdı. Binaya bıraktığım çantanın içindeki kıyafetleri giyip çıktım. Çantaya bıraktığım kıyafetler de dikkat çekicilikten çok uzaktı. Daha önceleri gibi simsiyahtım. Ve oldukça bol olduğu için yine dikkat çekmezdi.

Sonra fark ettirmeden bir şekilde bir araba daha çaldım ve eve geldim. Bu arabanın sahibi iki sokak ileride yerde ölü bir hâlde yatıyordu. Araba sahibi kaç gündür orada ölü yatıyordu bilmiyorum ama boştaki arabayı seçtiğim binanın önüne çekmiştim. Dün gece bu şekilde yeni bir araba bulacağımdan emin olduğum için binadaki işlerimi hallettikten sonra yer ve araç belirlemiştim. Muhafızlara serbest ölüm hakkı verilmesinin ardından her yerde ölü cesetlerin olması artık kimseyi şaşırtmıyordu. Dün gece bulduğum aracın sahibi de araba kapısını açacakken yere serilmiş gibiydi. Açık kapının hemen önündeydi ve eli kapının üzerinde öylece kalakalmıştı. Ben de adamın ölüsünü ilerideki devlet parkına gömdüm, bir insan ölüyken de saygıyı hak ederdi ve benim yapabileceğim tek şey onu usulüne uygun bir şekilde gömmekti. Sonra da arabasını aldım. Yani çaldım. Kaçıyor gibi görünüp işimi gördüm ve eve geldim.

Arabayı park edip garajdan çıktım. Çıkınca etrafa bakındım, gözlerim Astra'yı aradı. Bulamayınca belirli bir ıslık melodisiyle onu çağırdım. Bu aramızda bir çağrı gibiydi. Dünyanın bir ucunda olsa bile eğer bu sesi duyarsa ne olursa olsun bana gelirdi.

Yanıma doğru koştuğunu gelen kişneme sesinden anladım. Uzaktan geliyordu.

Ne diye bu kadar uzağa gider ki? Belli ki evin etrafında olmaktan sıkılmıştı. Tüm gün evin etrafında gezerdi, belki de biraz uzaklaşmak istemiştir. Toynak seslerinin yakınlaşmasıyla arkama döndüm. Kuzeye doğru gitmişti. Kolay kolay gitmezdi hâlbuki. Orası buradan daha ağaçlı olduğu için daha karanlıktı, o yüzden çoğu zaman gitmek istemezdi. Astra rengine inat aydınlığı seviyordu. Arkamı dönünce gördüklerim beni bir an afallattı. Korku ve heyecan hissetmedim ama şaşırdım. Astra'nın sırtında biri var gibi görünüyordu. Gözlerim tek bir noktaya odaklıydı artık.

Onlar yakınlaştıkça bu sefer şaşkınlık duyuyordum. Astra'nın sırtındaki kimdi? Bu ormanda yaşayan tek insan benim sanıyordum. Üstelik şaşırmama neden olan tek şey bu değildi. Astra doğduğundan beri benim dışımda kimseyi sırtına almazdı. Çünkü kimse yoktu. Ama gördüğü ilk farklı insanı kabul etmesi de şaşırtıcıydı.

Astra koşarken ben hâlâ olduğum yerde duruyordum ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Gördüklerimden eminken gerçek olmaması için içimden dualar ediyordum. Buraya birinin gelmiş olması her anlamda kötüydü. Onlar gitgide yakınlaşıyor, ben ise şaşkınlığımı bir kenara bırakarak neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Yaklaştıkça bir erkek olduğu anlaşılıyordu. İyice yakına geldiklerinde artık ikisini de net bir şekilde seçebiliyordum. Adamın yüzü artık seçebileceğim kadar yakındı.

Astra hâlinden memnun görünürken üstündeki adam pek öyle görünmüyordu. Anlaşılan Astra'ya binmesi kolay olmamıştı. Gözüm sadece Astra'nın üzerindeydi. Onu zorlamış mıydı, ona vurmuş muydu anlamaya çalışıyordum. Astra'ya bakınca bunun olmadığını anlamıştım. Her zamanki gibi neşeliydi. Yanıma iyice yakınlaştıklarında Astra başını elime doğrulttu. Bu hareketiyle onu okşamamı istediğini anlamıştım. Bunu her zaman istediği için içimde bir şüphe uyandırmadı. Onu okşarken ise tek odağım atımın üzerindeki silüetti.

Siyah, tok bir kumaşı olan bir ceketi vardı. Cepleri büyüktü. Sol kolunda ise beyaz bir renkle "103" yazılmış bir amblem vardı. İçine siyah bir kazak giymişti ve kazağın yakasında beyaz tişörtün yakası görünüyordu. Giydiği siyah pantolonun altına çektiği çamurlu siyah postallarla karşımda duruyordu.

Astra'nın başını okşamaya devam ederken üstündeki yabancı:

"Aranızda ıslıkla bir şifre mi var?"

Çaldığım ıslık bir nevi şifreydi. Bu tonla ıslık çalınca Astra nerede olursa olsun sesi duyuyorsa yanıma gelirdi.

O ise konuşmaya devam etti.

"Çok iyi at kullanırım ama bu çocuk durmadı bir türlü. Sanırım senin çaldığın ıslık yüzünden."

Astra için "çocuk" demesi garip gelmişti. Atıma, oğlum derdim ve hem arkadaşım hem çocuğum gibi görürdüm ama başkasının böyle demesini garipsemiştim.

Yine de birinin atıma izinsiz binmesi hoş karşılayacağım bir şey olmadığı için bakışlarım artık şaşkın ve afallamış değildi. Şüpheci ve kendinden emin bir şekilde bakıyordum yabancıya. Sorusunu havada bırakmamak için,

"Onu ben çağırdım." dedim kısaca. Bence yeterli bir cevaptı. Daha sonra hâlâ Astra'nın üstünde küstahça oturduğunu görmem,

"Atım halkın kullanımına açık değil. İner misin?" dememe neden oldu.

Sorduğum soruyla yabancının dudakları hafifçe yana doğru kıvrıldı.

"Öyle mi?"

Kafamı evet anlamında salladım. Bunu yaparken de dudaklarımı üzgünmüş gibi büktüm. Kim olduğu hakkında bir fikrim yoktu ama bölgemde yabancı birine alışık değildim.

Yabancı aşağı inip karşımda durdu. Aramızda dört adım vardı artık.

"Garajdaki arabalar halkın kullanımına açık mı peki?"

diye sorunca ne diyeceğimi bilemedim. Zaman kısa bir an akmayı bırakmıştı sanki. Kalbim olabilecek en hızlı ritmiyle çarpmaya başladı. Tüm kanım çekilmiş gibi hissediyordum. Bunu hangi anlamda soruyordu, bir şey mi biliyor? Arabaların çalıntı olduğu hakkında bir fikri var mıydı?

Aklımdan aynı anda birçok şey geçiyordu. Bir yanım her şeyin buraya kadar olduğunu söylüyordu; bir yanım bunun bir tesadüf olduğunu söylüyordu. İki düşünce de beni tehlikeye atabilirdi. Ne yapmam gerektiğini tam olarak bilmiyordum ama bir şey bildiğinden emin olmadan kendimi ele veremezdim. Bu yüzden yüz ifademi olabildiğince korumaya çalıştım. Ne kadar başarılıydım bilmiyorum ama düz bir şekilde,

"Ne demek istiyorsun, arabaların birini kullanmak mı istiyorsun?" diye sordum. Karşımdaki yüzün kaşları düz bir çizgi hâline geldiğinde başarılı olduğumu anlamıştım. Şaşırmış gibi görünmesi çok kısa bir an sürdüğü için kafa karışıklığı yaratabilirdi. Ama bana bu kısa an yetmişti.

Bana bu soruyu sorarak suçlu psikolojisine düşüp şaşırmamı ve afallamamı bekliyor olmalıydı. Eğer bir şey biliyorsa amacı bu olmalıydı. Ya da bu kadar çok arabanın basit bir kulübe sahibinde bulunmasına anlam veremiyor olabilirdi. Böyle bir cevap alması da şaşkınlığa uğratmış gibi görünüyordu.

"İzin verecek misin? Buradan araba olmadan gidemem." diyerek sessizliği bozan oydu. Anlaşılan o ki o da bilmezden gelme oyununa ayak uyduruyordu ya da gerçekten bilmiyordu.

"Hayır." diyerek net bir cevap verdim. Bu adam kimdi bilmiyorum ama buradan olabildiğince en erken şekilde gitmeliydi. Varlığı beni huzursuz etmeye başlamıştı. Bu huzursuzluğun sebebi onunla ilgili miydi, yoksa benim paranoyaklığımla mı?

"Anladığım kadarıyla hiç yardımsever biri değilsin." Ne anlatıyor bu herif! Uykusuzluktan algılarım kapanmış bir hâlde bu herife iki cümle kurmak bile çok zor geliyordu.

"Evime geliyorsun, atıma izin almadan biniyorsun," dedim ellerimle kendisini gösterdim, "ve karşımda durup bana yardımsever biri olmadığımı söylüyorsun." Ona karşı suçlayıcı tavırlarım kendinden emindi. Onun olduğu yöne doğru bir adım attım ve "Sen olsan yardım eder misin?" Sorumu sormamla beraber o da iki adım yaklaştı ve artık aramızda sadece bir adım kalmıştı. Bu hareketi bana bakmak için daha çok eğilmesine neden olmuştu.

"Eğer arabamı isteyen kişi benden uzaklaşmak için istiyorsa seve seve yardım ederdim." dedi ve aramızdaki son adımı da kapattı. Sonra da muzır bir gülümsemeyle "Anlaşılan sen benim gitmemi istemiyorsun."

Kalbim hızlanmıştı. Etkilenmek mi denir bilmiyorum ama bu kadar yakın olması alışık olduğum bir şey değildi. Ben sadece dövüş kurslarında birine bu kadar yakın duruyordum ve bu kişi benden yaşça çok daha büyük olurdu. Ama dibime kadar giren bu adamla aramızda bir adım bile yoktu ve nefesi alnımdaki saçları kıpırdatıyordu. Nefes alışlarım hızlanmıştı.

Göz kontağını kesip aşağıya bakmak zorunda kalmıştım çünkü nefesimin düzensizleştiğini anlamasını istemedim. Geri adım atmazdım, yapabileceğim tek şey buydu. Kendime saniyeler kadar izin verip toparlandım ve başımı tekrar kaldırıp karşımdaki adamın gözlerinin en içine baktım,

"Geldiğin gibi dönersin, umurumda değil." dedim ve nihayet ondan uzaklaştım. Gitmek için arkamı döndüğümde ise arkamdan bakmaya devam ettiğini anlıyordum.

"İyi de beni sen getirdin." diyen sesiyle yeniden durdum. Onu ben mi getirdim? Böyle bir şey yapmadım. Arkamı dönüp ne demek istediğini anlamaz bir şekilde yüzüne baktım. Aramızdaki mesafe yeniden artmıştı ama ben onu duyacak kadar yakındım hâlâ.

"Eğer yine sen götüreceksen araba istemem." Bıkkın bir nefes verdim. Bu kaçık herif ne anlatıyordu bilmiyorum. Bu durumdan sıkılmış olmam bir yana çok uykusuzdum ve bu da tahammül seviyemi en aza indiriyordu. Ona doğru yürürken aramızdaki mesafe yeniden daraldı.

"Ne anlatıyorsun sen? Seni ben getirmedim!" dediğimde artık sinirlenmeye başlamıştım.

"Dün gece yaptığımız araba yolculuğunu hatırlamıyor musun?" deyip göz kırptı. Bu da neydi şimdi?

Anlamaz bir hâlde yüzüne bakmaya devam ederek konuşmaya devam etmesine izin verdim.

"Dün gece pick-up'ın bagajında seninle birlikte buralara kadar geldim." Ne?! Doğru mu söylüyordu. Nasıl olur? O izbe sokakta benden başka kimse yoktu. Ayrıca öyle olsa bile nasıl fark etmem?

"Senin haberin yoktu. Sen arabana binmeden yarım saat önce o bagajda saklanıyordum." Kimden saklanıyordu? Hâlâ konuşmasını bitirmesini bekliyordum ve tüm anlattıklarını sindirmeye çalışıyordum.

"Hapisten kaçtım. Sen de istemeden de olsa bir kaçağa yardım ettin." Anlattıkça ben parçaları yerine oturtuyordum ve anlıyordum ama yine de öfkemden eksilen bir şey yoktu. Bir hapishane kaçkınına yardım etmiştim resmen!

"Ve sen dün geceden beri benim evimdeydin!" Aklıma geleni söylememle öfkem daha da artmıştı. Bu da ne demek şimdi? Evime bir kaçağı kendi ellerimle mi soktum!

"Evine girmedim. Kaçak olmam sapık veya hırsız olmam anlamına gelmiyor." dediğinde yüzünü buruşturdu. Sapık veya hırsız olma fikrinden iğrenmiş gibiydi.

"O hâlde neden gitmedin?"

"Nasıl gitseydim?"

"Bilmem, umurumda da değil. İster kuş olup uç, ister yılan ol sürün!" dediğimde kendimi durduramadım ve "Ayrıca bir daha sakın atıma binme!" dedim. Arkamı dönüp hızla kulübeme doğru yürümeye başladım.

Burnumdan solarken yürüdüğüm yol çok uzun geliyordu gözüme. Herife bak! Arabama gizlice biniyor, gece boyunca evinde veya etrafında geziyor, atıma biniyor, üstüne üstlük bana yardım etmeyi sevmeyen biri olduğumu söylüyordu. Aklıma gelen şeyle "Mahremiyet denen bir şey var!" diye bağırdım, kapıyı hâlâ arkamdan bakan herifin yüzüne çarptım.

Gece evde değildim ve onu tanımıyordum. Evime girmedim, demesi ona inanmam için yeterli değildi. Ya evime girdiyse? Evden daha mahrem bir yer mi var? Sevdiğim her şey bu evdeydi. Bu ev bendim, beni yansıtıyordu. Eve giren herhangi biri benim hakkımda birçok şeye rahatlıkla ulaşırdı. Üstelik sadece bu da değil, benim evimde televizyon, bilgisayar, telefon gibi bütün medya araçları vardı. Eve girecek biri bunların nasıl olduğunu da sorgular. Buna verecek bir cevabım da olamazdı. Tüm bu araçları bir şekilde başka ülkelerden temin etmeyi başarmıştım ama birinin bunu görmesi benim için hiç iyi olmazdı. Çünkü bunun devamı da vardı. Bu yolda en büyük silahlarımdan biri de teknoloji olacaktı.

Yaslandığım kapıdan ayrıldım. Salona doğru geçerken evimin gerçek anlamda birçok şeyi ele verebilir olmasıyla yüzleştim. Evin kapısı direkt salona açılıyordu. Kapı salonun duvarının ortasında duruyordu ve kapının bir tarafında oturma takımı varken diğer tarafında yemek masası vardı. Yuvarlak masada sadece bir sandalye olması bir kez daha içimi burktu. Sarı koltukların üzerindeki pembe kırlentler renksiz dünyaya başkaldırı gibiydi. Orta sehpanın kırmızı ahşabı her ne kadar uyumsuz olsa da bana kendimi mutlu hissettiriyordu. Koltuk takımının karşısında televizyon ünitesi vardı. O da sapsarıydı. Televizyonda çoğu zaman eski çizgi filmleri seyrederdim. Tek başıma yaşıyor olduğum için boş vaktim çoktu. Film izliyor, kitap okuyor, spor yapıyor ve Astra'yla uğraşıyordum. Ama yine de çok zamanım kalıyordu, onu da uyuyarak geçirmek zorunda kalıyordum. Yalnız kaldığım için uyuyordum. 10 yıl önce yalnızlığıma eşlik eden bir babam vardı ama artık o da yoktu. Sadece ben ve Astra. Bu yalnızlık hayatım boyunca bana kendimi en eksik hissettiren bir parçamdı. Okul hayatım da yalnız geçmişti genel olarak. Bir iki kişiyle arkadaşlık kurmuştum ama sonra onlar da bozuldu.

Kapının önünde ise sadece uzun bir halı vardı. Halıyı takip edince sağında tuvalet ve banyo kapısı vardı. Solunda ise yukarıdaki odama çıkan bir merdiven vardı. Tam karşıda ise mutfak yer alıyordu. Mutfağa doğru gittim. Bu sefer de mutfak dolaplarının koyu yeşili göz dolduruyordu. Her tarafında bir çiçek veya biblo olan mutfak küçük ve sevimliydi.

Bir bardak su içip sakinleşmeye çalıştım. Sonra tekrar salona döndüm ve pencereden dışarıya baktım. Gözlerimin aradığı yabancı görünürde yoktu. Çok şükür gitmişti. Artık rahat bir duşun ardından uyuyabilirdim.

"Çiko, su kaç derecede?"

"62 derecede." Bahsettiğim teknoloji buydu. Bir dağ evinde konuşabilen bir sistem geliştirdim. Fikir benim değildi, hatta uzun yıllardır var olan bir teknolojiydi. Ama Darikanya halkı için bir hayaletten farksızdı.

"45 derecede duş alacağım. Sıcaklığı indir lütfen." dedim ve odama çıkıp rahat bir pijama takımı aldım. Yarım saatlik duşun ardından daha iyi hissediyordum. Üzerimdeki pembe pijama takımının kolları uzun ve yünlüydü. Darikanya havası yaz gününde bile serinken biz kışın gelmesine gün sayıyorduk. Bu yüzden çoğu zaman kalın giyinirdik.

Geriye tek eksik aç karnım ve uykulu gözlerimdi. Biraz uykunun ardından daha iyi hissederim diye düşündüm ve yemeği sonraya bıraktım. Sarı koltuklarımdan birinin üzerine doğru giderken "Çiko, uyku modu." dememle Çiko bütün ışıkları kapattı. Gözleri yavaş yavaş kapanırken, bilincim artık yerinde değildi.

***

Gözlerimi araladığımda yavaş yavaş uyanıyordum. Üzerimdeki ağırlık artmıştı, yattığım yerden doğruldum. Başım zonkluyordu! Kaç saattir uyuyordum?

"Çiko, kaç saattir uyku modu açık?"

"6 saat 52 dakika." Ne?! Yedi saat uyumuştum. Nasıl olmuştu da bu kadar uyuyabilirdim?

Yedi saat üzerime o an vicdan azabı gibi çöktü. Ben burada duş alıp uyudum ama birbirine kattığım şehir kim bilir ne haldeydi. Vicdan azabım bir anda kendime karşı duyduğum bir öfke hâline geldi. "Çiko, televizyonu aç." Bu ülkede haber kanalları yoktu neredeyse ama ben Denk üyelerinin kendileri için kurduğu kanalı bir şekilde kendi televizyonuma da almayı başarmıştım. Hatta bu kanala bir haber kanalı değil, bir bilgilendirme aracı da denebilirdi. Çünkü sadece Denk'e hitap ederdi.

"Yüce Denk, Sarhika'dan son dakika:" demesiyle ekran değişti ve bir muhabir geldi. Muhabir erkekti. Başını öne eğerek selam verdikten sonra "Yüce Denk, son dakikayı sizlerle paylaşmak onur verici." dedi ve ardından kamera muhabirin arkasında kalan hengâmeyi gösterdi. "Yaklaşık 10. saatini dolduran ayaklanmaya henüz bir ilerleme kaydedilmesi. Şimdiye de sayısız muhafız ve asker yanında hainlerin ölü sayısı daha az görünüyor. Çoğunlukta olan hainlerin isyanını bastırmak için Sarhika halkından destek gelse de yeterli düzeye ulaşamadı."

Hainler mi? İsyan eden masum halka böyle denmesi içimdeki öfkenin artmasına neden oldu. Bu öfke kendimeydi. Halkın daha güçlü olması içimi rahatlatmıyordu. Çünkü onların çok olması onları daha güçlü kılmazdı. Ülkenin yeni yasasına göre 7 günü geçen bir isyan devam ederse bomba kullanımı gerçekleşirdi. Bombaya sahip tek taraf ise Denk taraftarlarıydı. Duyduklarım gözümden birbiri ardına yaş dökülmesine sebep olduğu için oturduğum yerden hızla doğruldum. "Çiko, televizyonu kapat."

Mutfağa doğru yürürken bir yandan da gözlerimden akan yaşı siliyordum. Dolaptaki koca havuç poşetini aldım ve kapıya yürüdüm. Astra otlasa bile ona mutlaka her gün havuç vererek keyfini yerine getirirdim. Ama şu an onun için değil, kendim için gidiyordum. Dertleşmeye ihtiyacım vardı. Bu vicdan yükü bana ağır geliyordu.

Kapıyı açtım ve olduğum yerde kalakaldım. Gözlerim fal taşı gibi açıldığında nasıl göründüğüm umurumda bile değildi.

Psikopat herif gitmeyip kapının önünde mi beklemiş!

Bölüm sonu

1 yorum

  • 1. Bölümümüz bitti, umarım daha güzel bölümleri okutmama vesile oluruz hep beraber...