Darikanya’da bazı günler, yaşandıkları anda sıradan görünürdü.
Ne büyük olayların habercisi oldukları anlaşılırdı ne de yıllar sonra insanların dönüp dönüp hatırlayacağı anılara dönüşecekleri…
Bazen bir hayatın yönünü değiştiren şey, büyük kararlar ya da önemli sözler değildi.
Bazen sadece yağmur altında yürüyen iki çocuktu.
Bazen yere düşen bir defterdi.
Bazen de hiç tanımadığın birinin sana uzattığı küçük bir iyilikti.
O gün Darikanya’nın eski mahallelerinden birinde, yağmur sabahın erken saatlerinden beri yağıyordu.
Gökyüzü ağır gri bulutlarla kaplanmıştı. İnce yağmur damlaları binaların üzerinden süzülüyor, kaldırımların kenarında küçük su birikintileri oluşturuyordu. Şehrin uzaklarından gelen metal sesleri ve makinelerin uğultusu, yağmurun sakin sesiyle birbirine karışıyordu.
Fakat parkın içinde bütün o gürültü sanki biraz uzakta kalıyordu.
Burası Darikanya’nın eski parklarından biriydi.
Çok büyük değildi.
Ne gösterişli oyun alanları vardı ne de yeni yapılmış parlak yolları.
Ama çocukların sevdiği bir yerdi.
Çünkü bazı yerleri güzel yapan şey, nasıl göründükleri değil, içinde biriken anılardı.
Parkın kenarında, geniş dallarıyla yıllara meydan okuyan yaşlı bir ağacın altında küçük bir kız oturuyordu.
Sarı yağmurluğunun kapüşonu başını çevreliyordu. Yağmur damlaları sarı kumaşın üzerinden kayıp yere düşüyor, küçük botlarının çevresinde minik halkalar oluşturuyordu.
Enva.
Altı yaşındaki Enva, yağmurdan rahatsız görünmüyordu.
Çoğu çocuk böyle bir havada koşmayı, su birikintilerine basmayı ya da arkadaşlarıyla oyun oynamayı tercih ederdi. Ama Enva için bazen sessizce oturmak çok daha güzeldi.
Çünkü onun başka bir dünyası vardı.
Kucağındaki resim defteri o dünyanın kapısıydı.
Küçük elleriyle kalemi tutuyor, sayfanın üzerinde dikkatlice gezdiriyordu. Çizerken yüzünde büyük bir ciddiyet vardı. Kaşları hafifçe çatılıyor, bazen çizdiği şeye biraz uzaktan bakıyor, sonra tekrar kalemine dönüyordu.
Sanki altı yaşındaki bir çocuğun değil de yıllardır bunu yapan bir sanatçının sabrı vardı onda.
Defterindeki sayfada büyük bir ağaç çiziyordu.
Ama bu gerçek bir ağaç değildi.
Bu, Enva’nın hayal ettiği bir ağaçtı.
Dalları gökyüzüne doğru uzanıyor, yapraklarının arasında küçük pembe çiçekler açıyordu.
Zorikya çiçekleri…
Enva bu çiçeklerin çayını çok severdi. Babası ona en çok bu çayı yapardı.
Ama çocuk zihni Zorikya çiçeklerinin toprakta değil ağaçta yetiştiğini sanıyordu.
Bazı güzel şeylerin gerçek olması gerekmiyordu. Enva böyle hayal etmişti ve böyle olmasını da seviyordu.
Enva kalemini kaldırıp çizimine uzak bir bakışla baktı.
Ağacın dallarında biraz daha fazla pembe çiçek olması gerektiğini düşündü.
Başını hafifçe yana eğdi.
“Biraz daha olmalı…”
diye kendi kendine fısıldadı.
Sonra sayfanın köşesine birkaç küçük çiçek daha ekledi.
Yağmur yağmaya devam ediyordu.
Fakat Enva o an parkta değildi. Çizdiği resimde yaşıyordu. Yağmur damlaları resmin üzerine gelmesin diye büyük bir çaba sarf etmesi küçük bedenini daha da sevimli kılıyordu.
Onun hayallerine göre o şu an kendi yarattığı ağacın altındaydı.
Ta ki uzaktan gelen çocuk sesleri onu hayal dünyasından çıkarana kadar.
“Bekleyin beni!”
Bir çocuğun sesi parkın içinde yankılandı. Arkadaşlarına yetişmek için hızla koşan küçük bir çocuk.
Enva başını kaldırdı.
Parkın diğer tarafında birkaç çocuk koşuyordu.
Aralarında biri diğerlerinden daha hızlı hareket ediyordu. En arkada iken öndeki arkadaşlarına yetişmek üzereydi neredeyse.
Kırmızı yağmurluklu bir çocuk…
Daran.
Sekiz yaşındaki Daran, yağmurdan en az Enva kadar etkilenmeyen çocuklardan biriydi.
Aslında onun enerjisini hiçbir hava durumu durduramazdı.
Güneşli günlerde koşardı.
Rüzgârlı günlerde koşardı.
Yağmurda ise daha da fazla koşardı.
Çünkü ona göre yağmur, dışarıda kalmak için bir engel değil, yeni bir oyun sebebiydi.
O gün kreşten çıkmıştı. Yanında küçük, kaliteli kumaştan yapılmış bir çantası vardı. Çantası diğer çocuklarınkinden biraz farklıydı. Düzenliydi, temizdi ve içinde onun sevdiği birkaç eşya bulunuyordu.
Annesi birkaç adım gerisinden onu takip ediyordu. Ve oğlunun çantasını taşıyordu. Diz altına kadar gelen elbisesinin üzerine tok kumaşlı siyah bir trençkot giymişti. Hareketleri ve yürüyüşü öylesine ağır ve alımlıydı ki bir bakan tekrar bakmak isterdi.
Daran’ın annesi oğlunun enerjisine alışkındı.
Onu izlerken bazen gülümser, bazen de dikkatli olması gerektiğini hatırlatırdı.
“Daran, çok uzağa gitme.” dedi annesi.
Daran, arkasını dönmeden cevap verdi.
“Gitmiyorum anne!”
Ama bunu söylerken çoktan birkaç adım daha ilerlemişti.
Annesi hafifçe gülümsedi.
Çünkü Daran’ın “gitmiyorum” dediği anlarda genellikle biraz daha ileri gittiğini biliyordu.
Kırmızı yağmurluğunun içinde küçük ama kendinden emin adımlarla koşuyordu.
Bir şeyin peşindeydi.
Belki sadece arkadaşlarını geçmenin.
Belki de yağmur altında biraz daha eğlenmenin.
Belki de sadece çocuk olmanın…
O sırada Enva tekrar defterine döndü.
Daran’ı fark etmedi.
Daran da onu fark etmedi.
İkisinin dünyası henüz birbirinden tamamen habersizdi.
Biri hayalindeki pembe Zorikya çiçeklerini çiziyordu. Diğeri ise yağmur altında nereye bastığına bakmadan koşuyordu. Ve bazen hayat, iki insanı karşılaştırmak için büyük planlar yapmazdı. Sadece doğru anda, doğru yerde yollarını kesiştirirdi.
Daran hızla döndüğü sırada önünde birinin olduğunu fark edemedi.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Daran’ın ayağı ıslak zeminde hafifçe kaydı.
Dönüşünü tamamlayamadan küçük bedeni öne doğru savruldu. Ve birkaç saniyeliğine iki farklı dünyanın arasındaki mesafe tamamen kapandı.
Daran, Enva’ya çarptı. İkisi de yere düşmemişti, o kadar sert bir çarpışma değildi. Ama Enva’nın hayal dünyası artık ikisinin küçük ayakları arasında duruyordu.
Enva ne olduğunu anlayamadan elindeki kalem parmaklarının arasından kaydı.
Resim defteri küçük ellerinden ayrıldı. Havada kısa bir an asılı kaldıktan sonra yere düştü. Yağmurun yumuşattığı çamurlu toprağın üzerine… Sayfalar açıldı.
Yağmur damlaları kâğıdın üzerine düşmeye başladı.
Enva’nın büyük bir dikkatle çizdiği hayalindeki ağaç, çamurun içinde bulanıklaştı.
Pembe Zorikya çiçekleri yavaş yavaş lekelerin arasında kayboluyordu.
Enva birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sadece yere baktı.
Az önce sayfada duran dünya, şimdi küçük kahverengi izlerin arasında kalmıştı.
Daran ise olduğu yerde donup kaldı.
Az önceki koşma heyecanı bir anda kaybolmuştu.
Arkadaşlarının sesi, yağmurun sesi, parkın bütün hareketliliği sanki biraz uzaklaşmıştı.
Çünkü karşısındaki kızın yüzündeki ifadeyi görmüştü.
Kız ağlamıyordu.
Bağırmıyordu.
Ona kızmıyordu bile.
Ama üzülmüştü.
Ve bu, Daran’ın beklediğinden daha kötüydü.
“Ben…” dedi.
Sesi yarım kaldı.
Sekiz yaşındaki bir çocuk için bazen özür dilemek kolay değildi.
Yanlış yaptığını anlamak kolaydı.
Ama o yanlışın karşısındaki kişiye ne hissettirdiğini görmek biraz daha zordu.
Daran yavaşça yere baktı.
Sonra Enva’ya.
“Ben görmedim.” dedi.
Bu bir bahane değildi.
Sadece açıklamaydı.
Enva küçük parmaklarıyla defterinin kapağına dokundu.
“Resmim…” diye fısıldadı.
Daran’ın yüzündeki ifade değişti.
Çünkü o an fark etti.
Bu sadece bir defter değildi. Bu, karşısındaki kızın sevdiği bir şeydi.
Belki de onun için kendisinin çantasında taşıdığı şeyler kadar değerliydi.
Daran dizlerini kırıp yere çömeldi. Deftere baktı.
Sayfadaki renkler yağmur ve çamur yüzünden birbirine karışmıştı.
“Tamir olur mu?” diye sordu.
Enva başını hafifçe salladı.
“Bilmem.” Gözleri dolmak üzereydi bunu söylerken.
Daran ne yapacağını bilemedi.
Küçük ellerini yağmurluğunun ceplerine soktu. Ve başını öne eğdi.
Sonra aklına bir şey geldi. Çantası annesindeydi.
Annesi birkaç metre uzakta onları izliyordu. Daran’ın yüzündeki ifadeyi hemen fark etmişti. Daran normalde hareketliydi. Ama şimdi durgundu.
Bir şeyi kırdığında ya da yanlış yaptığında önce ne olduğunu anlamaya çalışır, sonra çözüm bulurdu.
Ama şimdi gerçekten üzülmüştü.
Daran ayağa kalktı. Annesinin yanına gidecekti.
Enva ona baktı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Daran hemen cevap vermedi.
Sadece kırmızı yağmurluğunun kapüşonunu biraz düzeltti.
“Bekle.” dedi.
Sonra annesine doğru koştu.
Yağmurun altında kırmızı bir çizgi gibi ilerledi.
“Anne!”
Annesi eğilip ona baktı.
“Ne oldu, Güneş Gözlüm?”
Daran nefes nefese kalmıştı.
“Çantamdaki resim defterini verir misin?”
Annesi bir an şaşırdı.
“Resim defterini mi?”
Daran başını salladı.
“Evet.”
Annesi oğlunun gözlerine baktı.
“Daran, onu çok sevdiğini söylemiştin.” Annesi oğlunun aklından geçenleri anlamıştı.
Bu doğruydu. Resim defterini çok severdi. Bu, kendi seçtiği bir defterdi çünkü. Üzerinde ateş püsküren kırmızı bir ejderha vardı.
Daran o defteri gerçekten seviyordu.
İçindeki çizimleri ise bir elin parmaklarını geçmezdi çünkü alalı daha birkaç gün olmuştu.
Ama şimdi başka bir şey daha vardı.
Enva’nın üzgün yüzü.
“Onun defteri çamur oldu.” dedi Daran, küçük kızı gösterirken.
Çok basit bir cümleydi.
Ama annesi o cümlenin içinde oğlunun düşündüğünden daha fazlasını duydu.
Daran kendi üzüleceği şeyi değil, başka birinin üzüntüsünü düşünmüştü.
Annesi hafifçe gülümsedi ve çantasını açtı.
“Al bakalım.”
Daran, defteri alırken dikkatlice tuttu. Sanki çok önemli bir görevi vardı. Belki de onun küçük dünyasında gerçekten öyleydi. Defteri aldıktan sonra hiç beklemeden geri döndü.
Enva hâlâ ağacın altında duruyordu.
Sarı yağmurluğunun üzerinde yağmur damlaları pıt pıt yere düşüyordu, o ise kucağındaki eski deftere bakıyordu.
Daran yanına geldi. Bir süre sessiz kaldı. Ve son kez resim defterine baktı.
Sonra elindeki defteri uzattı.
“Bunu al.”
Enva şaşkınlıkla baktı.
“Bu ne?”
“Resim defteri.”
“Senin mi?”
Daran başını salladı.
“Evet.”
Enva deftere baktı. Sonra tekrar ona.
“Peki sen nasıl resim çizeceksin?”
Daran omuzlarını kaldırdı,
“Başka defterde çizerim.”
Bunu söylerken biraz zorlanmıştı.
Çünkü sekiz yaşındaki bir çocuk bile sevdiği bir şeyi vermenin kolay olmadığını bilirdi.
Enva defteri almadan önce sordu:
“Niye bana veriyorsun?”
Daran kısa bir süre düşündü.
Sonra çocukça, en basit hâliyle cevap verdi:
“Çünkü sen üzüldün.”
Enva sustu.
Bu cevap çok basitti.
Ama belki de bu yüzden güzeldi. Çünkü içinde hesap yoktu.
Karşılık beklemek yoktu.
Sadece küçük bir çocuğun başka bir çocuğun üzülmesini istememesi vardı. Enva yavaşça defteri aldı.
Parmakları kapağın üzerinde durdu.
“Teşekkür ederim.”
Daran başını salladı.
“Rica ederim.”
Sonra yerde duran eski deftere baktı.
Çamurun içindeki sayfaya.
Enva da baktı. Çizdiği Zorikya çiçekleri artık eskisi gibi değildi. Ama belki bazı şeyler tamamen kaybolmazdı.
Bazen bir çizim silinir.
Ama bıraktığı his kalırdı.
Yağmur yağmaya devam etti. İki çocuk, yaşlı ağacın altında birkaç saniye sessizce durdu.
Biri sarı yağmurlukla.
Biri kırmızı yağmurlukla.
Henüz bilmiyorlardı.
Yıllar sonra bu günü hatırlayacaklarını…
Bir defterin, bir çizimin ve yağmurlu bir öğleden sonranın hayatlarında ne kadar büyük bir yer tutacağını…
Enva, elindeki yeni deftere baktı.
Kapağı biraz farklıydı.
Eski defterindeki gibi kendi çizimleri yoktu belki ama artık onundu.
Yeni şeyler çizmek için bekleyen bembeyaz sayfaları vardı.
Küçük parmaklarıyla kapağın kenarını okşadı.
“Sen de çiziyor musun?” diye sordu.
Daran başını salladı.
“Evet.”
“Ne çiziyorsun?”
Daran düşünmeye başladı.
Bu soru ona kolay gelmemişti.
Çünkü çizdiklerinin çoğu onun için sadece çizimdi. Bir gün büyük bir makine, başka bir gün garip bir araç, bazen de kimsenin anlamadığı şekiller…
“Her şeyi.” dedi sonunda.
Enva deftere baktı.
“Her şey ne?”
Daran omuzlarını kaldırdı.
“Her şey işte.”
Enva bu cevabı biraz düşündü.
Altı yaşındaki bir çocuğun düşünceleri bazen yetişkinlerin anlayamayacağı kadar basit, bazen de onların çözemeyeceği kadar derin olurdu.
“Ben de her şeyi çiziyorum.” dedi.
Daran ona baktı.
“Sen ne çiziyordun?”
Enva yere düşen eski defterine baktı.
Sonra biraz üzülerek cevap verdi:
“Bir ağaç.”
“Büyük mü?”
“Evet.”
“Gerçek mi?”
Enva düşündü.
Sonra başını salladı.
“Hayır.”
Daran şaşırdı.
“Olmayan ağacı mı çiziyorsun?”
Enva gülümsedi.
“Benim için var.”
Daran bir süre sustu.
Tam olarak anlamamıştı. Ama garip şekilde hoşuna gitmişti. Belki de bazı şeyleri anlamak gerekmiyordu.
Bazı şeyler sadece güzel olduğu için vardı.
“Benim ejderham da gerçek değil.” dedi Daran.
Enva merakla baktı.
“Ejderhan mı var?”
Daran hemen düzeltti.
“Yani çizdiğim ejderham.” dediğinde resim defterini gösteriyordu. Enva merak ederek hemen defteri karıştırmaya başladı. Aradığı çizimi bulduğunda bir süre sustu. Garip bakışlar atıyordu defterin sayfasına.
“Çirkin çizmişsin.”
Daran’ın gözleri büyüdü.
“Çirkin değil.”
“Biraz ata benziyor bence.”
“Çünkü güçlü ejderhalar ata benzer.” Bu, o an uydurduğu bir şeydi. Çizerken kafasında hayal ettiği güçlü ejderhanın aynısını yapmaya çalışmıştı.
Bu cevap Enva’yı güldürmüştü.
Daran da istemeden gülümsedi.
İkisi de neden bu kadar kolay güldüklerini bilmiyordu. Belki de çocukluk böyleydi.
Bazı insanlarla daha ilk anda rahat hissederdin.
Sanki daha önce tanıyormuşsun gibi.
Uzakta Daran’ın annesi onları izliyordu. Oğlunun yüzündeki ifadeyi fark etmişti.
Daran çoğu zaman acele ederdi. Koşar, konuşur, merak eder, her şeye dokunmak isterdi. Ama bugün ilk defa bir şey için durmuştu.
Bir yabancının üzüntüsü için.
Annesi hafifçe gülümsedi. Oğlunun bu hâli onu memnun etmişti.
Bazı değerler öğretilmezdi.
Bazıları insanın içinde zaten olurdu.
“Daran!” diye seslendi annesi.
Daran başını çevirip annesine baktı.
“Gitmemiz gerekiyor.” Bu sözlerle bakışları yeniden Enva’yı buldu.
“Ben gitmeliyim.”
Enva başını salladı. Bir süre ne diyeceğini düşündü.
Sonra elindeki defteri kaldırdı.
“Bunu saklayacağım.”
Daran ciddiyetle başını salladı.
“Kaybetme.”
Enva aynı ciddiyetle cevap verdi.
“Kaybetmem.”
Daran birkaç adım uzaklaştı.
Sonra durup arkasına baktı.
Sarı yağmurluğun içinde, yaşlı ağacın altında duran küçük kıza…
Enva da ona baktı. Annesinin elini tutup giden kırmızı yağmurluklu çocuğa.
İki çocuk birbirlerinin hayatında bıraktıkları küçük izin farkında değildi.
Onlar için bu sadece yağmurlu bir gündü.
Sadece bir defterdi.
Sadece kısa bir karşılaşmaydı.
Ama zaman, bazı anıları saklamayı severdi. Çünkü bazı karşılaşmalar ikincisi için vardı.
Yıllar sonra Darikanya’nın bambaşka bir yüzü ortaya çıktığında…
İki farklı hayat birbirine yeniden dokunduğunda…
Bir çocuk, yıllar önce verdiği o defteri hatırlayacaktı.
Bir kadın ise babasının yıllar önce söylediği bir sözü anlayacaktı: “Enva, tesadüfler ikinci kez gerçekleştiğinde bunun adının kader olduğunu bilmelisin.”
Babası bunu söylerken kızının bunu anlamayacak kadar küçük olduğunu biliyordu. Ama Enva bu sözü hayatının bir noktasında tekrar hatırladığında ne anlama geldiğini anlayacaktı.
Çünkü bazı yollar görünmeden önce çizilirdi.
Bazı bağlar kurulmadan önce örülürdü.
Ve bazı hikâyeler…
Bilinmese, duyulmasa bile yazılırdı.

