Zeynep, o eve adım attığı andan itibaren ilk defa içini saran o keskin korkunun yavaş yavaş çözülmeye başladığını hissetmişti.
Narin Hanım onu usulca hamama aldı. Eski usul, küçük ama tertemiz bir banyo… Bakır taslar duvarda asılı, yerde düzgünce dizilmiş sabunlar… Bir köşede kaynayan sıcak suyun buharı ince ince yükseliyor, odayı yumuşacık bir sıcaklık kaplıyordu.
“Gel kızım…” dedi Narin Hanım, sesi anne şefkatiyle dolu.
Zeynep sessizce soyundu. Günlerdir üzerinden atamadığı o ağırlık, sanki sadece ruhunda değil bedenindeydi de… Sıcak su omuzlarından aşağı süzüldükçe, gözlerini kapattı. İçinden bir şeyler çözülüyordu.
Narin Hanım saçlarını nazikçe yıkadı. O buğday rengi saçlar suyla daha da parladı. Sabunun hafif kokusu, o çiçeksi kokuyla karıştı.
“Mis gibi oldun…” dedi gülümseyerek.
Zeynep de hafifçe gülümsedi. Günler sonra… belki de ilk defa.
Banyodan sonra temiz, ütülü bir entari verdi Narin Hanım. Zeynep o kıyafeti giydiğinde kendini bambaşka biri gibi hissetti. Aynaya bakmadı ama içinde bir hafiflik vardı.
Sonra birlikte mutfağa geçtiler.
Mutfak, evin en sıcak yeriydi. Sobanın üzerinde yemekler kaynıyor, tencereden çıkan buhar camları hafifçe buğulandırıyordu. Narin Hanım bir yandan hamur açıyor, bir yandan Zeynep’e küçük küçük işler veriyordu.
“Şunu karıştır kızım…”
“Şunu uzat bana…”
Zeynep ilk başta çekinerek yaptı her şeyi. Ama sonra… yavaş yavaş açıldı.
Bir ara ikisi aynı anda aynı şeye uzanınca elleri çarpıştı. Narin Hanım güldü. O gülünce Zeynep de dayanamayıp güldü.
O an…
Zeynep bir an durdu.
İçinden bir şey geçti.
Derin bir nefes aldı.
“Şükür…” dedi içinden.
Günlerdir ilk defa korkmuyordu.
İlk defa nefes alıyordu.
Anne ve babasının yokluğu hâlâ yüreğinde bir boşluktu… ama artık o boşluğun içinde sadece korku yoktu. Bir sıcaklık vardı.
“Bu kadın…” diye düşündü içinden,
“Bu melek kadın…”
Gözleri doldu ama bu sefer acıdan değil.
“Ben… ben bu kadına yıllarca hizmet etsem az…” diye geçirdi içinden.
“Sabah erkenden kalkarım… kahvaltıyı hazır ederim… evi çekip çeviririm… hayvanlarına bakarım… elini sıcak sudan soğuk suya vurdurmam…”
Sanki kendine söz veriyordu.
O sırada yemekler hazır oldu. Sofra kuruldu. Ama yorgunluk Zeynep’in üzerine çökmüştü. Günlerdir doğru düzgün uyumamıştı.
Sedirin üzerine oturdu…
Başını duvara yasladı…
Ve fark etmeden… uykuya daldı.
Derin… huzurlu… korkusuz bir uyku…
Yüzü ilk defa gevşemişti. Kaşlarının arasındaki o ince çizgi kaybolmuştu. Dudakları hafif aralıktı. Sanki bir çocuk gibi masum görünüyordu.
Narin Hanım mutfaktan çıkıp onu gördüğünde olduğu yerde durdu.
Uzun uzun baktı Zeynep’e…
Gözleri doldu.
“Bahtsız kuzum benim…” diye fısıldadı.
Yavaşça yaklaştı. Eğildi. Zeynep’in yüzüne baktı… O beyaz ten, o incecik yüz, o sarımsı buğday saçlar…
İçinden bir düşünce geçti.
“Nasıl da…” dedi içinden,
“Nasıl da Murat’ım için yaratılmış gibi…”
Sanki gökten düşmüş bir kuş…
Gelmiş, tam da onların evine konmuştu.
Narin Hanım ince bir örtü aldı. Zeynep’in üzerine usulca örttü. Onu uyandırmamak için nefesini bile yavaş aldı.
Zeynep oturur pozisyonda uyuyordu ama yüzünde öyle bir huzur vardı ki… kıyamadı.
Yanına oturdu. Onu izlemeye devam etti.
Derken kapı açıldı.
İlk giren Mustafa Bey oldu.
Ağır adımlarla içeri girdi. Üzerinde günün yorgunluğu vardı. Ama gözleri her zamanki gibi dikkatliydi.
Zeynep’i görünce durdu.
Kaşları hafifçe çatıldı ama öfkeyle değil… anlamaya çalışır gibi.
Narin Hanım sessizce ayağa kalktı. Onu dışarı, mutfağın kapı eşiğine doğru çekti.
Alçak sesle her şeyi anlattı.
Kazayı…
Köyde konuşulanları…
Gece cama vurulmasını…
Zeynep’in korkusunu…
Mustafa Bey hiç sözünü kesmedi.
Dinledi.
Uzun uzun düşündü.
Sonra başını ağır ağır salladı.
“Doğru yapmışsın…” dedi.
Sesi sakindi ama içinde derin bir ağırlık vardı.
“Bu kız burada kalamazdı zaten…”
Gözleri bir an Zeynep’e kaydı.
Sedirde uyuyan o ince bedene…
İçi sızladı.
“Yazık…” dedi kısık sesle,
“Çok yazık…”
Sonra derin bir nefes aldı.
“Ben de en az senin kadar farkındayım olanların…” dedi Narin Hanım’a bakarak.
“Bu köyün dilini de bilirim, insanını da…”
Bir an durdu.
“Bu kızı sahipsiz bırakmayız.”
Ama ardından yüzü biraz gerildi.
“Lakin…” dedi,
“Murat’a nasıl diyeceğiz?”
İkisi de sustu.
Soba çıtırdıyordu.
Dışarıda rüzgâr hafif uğulduyordu.
“Ne tepki verir…” dedi Mustafa Bey, gözlerini yere indirerek,
“Onu kestiremiyorum.”
Narin Hanım da sustu.
Ama gözleri kararlıydı.
İçeride, sedirde uyuyan bir kız vardı…
Ve o kızın kaderi artık bu evin kaderine bağlanmak üzereydi.