Geçen birkaç haftanın ardından sonbaharın serinliği yerini yavaş yavaş kuzeyin keskin ayazına bırakırken şehir de her geçen gün biraz daha kalabalıklaşıyordu. Uç beyliğinin kurulmasıyla gelen aileler yerleşmiş, çarşıdaki dükkânların çoğu yeniden hareketlenmişti. Zerrin ise bu süre boyunca hem şehirdeki ihtiyaçlarla hem de yaklaşan kışın hazırlıklarıyla uğraşmıştı. İmarethane için düşündüğü yapı bahara bırakılmış, şimdilik ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak erzak ve kullanılacak geçici konak için hazırlıklar yapılmıştı. O sabah Zerrin, önündeki defterin son sayfasını kapatırken kapı çalındı. Bir muhafız içeri girip başını eğdi. "Melike'm, Tahir Efendi geldi. Yanında Ahi reisi de var." Zerrin başını kaldırdı.
"Buyursunlar." Bir süre sonra kapı yeniden açıldı ve Tahir Efendi'nin yanında, daha önce görmediği yaşlıca bir adam içeri girdi. Adam birkaç adım sonra durup usulünce eğildi. "Melike'm." İki adam karşısındaki sedire yerleşirken Zerrin'in bakışları Tahir'e kaydı. "Görüyorum ki çarşıdaki işler ilerlemiş." Tahir başını eğdi. "İlerledi, Melike'm. Ahi reisi de bazı meseleleri sizinle konuşmak istedi."
Ahi reisi söze girdi. "Şehir her geçen gün büyüyor. Esnafın işi artıyor, yeni dükkânlar açılıyor. Fakat bu büyümenin beraberinde getirdiği bazı ihtiyaçlar var. Özellikle kış yaklaşırken bazı malların temini zorlaşıyor. Bunun için çarşıdaki tüccarlarla birlikte bir düzen kurmak gerekiyor." Zerrin birkaç soru daha sorup gerekli talimatları verdikten sonra konu kapandı. Tahir ile Ahi reisi ayrıldığında önündeki defterde birkaç yeni not daha vardı. Fakat Zerrin'in önünde artık yalnızca şehir işleri yoktu. Aradan geçen haftalar, kalenin ve şehrin hayatını da değiştirmişti. Turgut'un devlet işleri çoğalmış, onun kendi sorumlulukları da aynı ölçüde artmıştı. Sabahları birbirlerini görseler bile bazı günler akşam olana kadar doğru dürüst konuşamadıkları oluyordu. Zerrin bunu ilk başlarda önemsememişti. Fakat son zamanlarda aynı çatı altında geçen günlerin birbirine benzemeye başladığını fark ediyordu. Şehzade her gece Zerrin'in dairesine geliyor ya karısını uyurken buluyor ya da kendisi yorgunluktan uyuyup kalıyordu. Zerrin dile getirmese de bundan içten içe memnun değildi. O gün önündeki defterleri kaldırıp aklına gelen fikirle Şehzade'nin çalıştığı daireye gitmeye karar verdi, koridorları hızla yürümüş yanında gelen Sıdıka dışarıda beklerken Muhafızların "Buyurun Melike'm, Şehzade içeride yalnız" demesiyle adeta içeri süzülmüştü. Şehzade önündeki haritaya öyle odaklanmıştı ki Zerrin'in geldiğini duymadı bile. "Şehzade'm sizi görmek için geldim". Turgut kafasını kaldırıp karısına baktığında dudakları kıvrıldı memnuniyetle. Karısının üzerindeki gümüş işlemeli siyah kaftan ince belini güzelce sarmış saçlarının üzerinden dökülen incecik ipek örtü ise tenine oldukça yakışmıştı. Gel der gibi elini uzattığında Zerrin sanki bunu bekliyor gibi birkaç adımda aralarındaki mesafeyi kapatmış kendini kocasının kollarının arasına bırakmıştı. Sıcacıktı ve Şehzade'nin göğsüne kafasını yasladığında kalbinin sesini duyuyordu. "Senin bir derdin mi var Hatun pek mahzunsun bugün". Zerrin, Şehzade'nin göğsüne daha da yerleşirken bir yandan da gövdesine sarılıyordu "Hayır Şehzadem beni üzen bir şey yok sadece sizi pek göremez oldum. Evlenip aynı yerde yaşayınca hasretimiz biter sanmıştım ama bu sefer de defterler ve şehir meseleleri girdi aramıza". Turgut, karısının söylediklerine gülerken çenesinden tutup nazikçe kendisine bakmasını sağladı "Bunlar bizim vazifelerimiz Hatun lakin hakkın var sana vakit ayıramadım şu sıralar. O halde gönlünü alayım, ister misin güzel bir yere gidelim birlikte yağmur da durmuşken?" Zerrin küçük bir çocuk gibi sevinçle "olur" derken Turgut onu birkaç kez öptü. Karısının bu hali hoşuna gittiği gibi içinde ona karşı koyamayan bir tarafı vardı ve o an bir saçmalığı bile dilese reddetmezdi. Sıdıka'nın yardımıyla pelerinini ve çizmelerini giyinip kaleden ayrıldı Şehzade ile. Genç çift atlarının üzerinde ormanın içindeki bir açıklıkta kısa süre yolculuk ettikten sonra denize bağlanan bir nehrin kenarında durdular. Burası güvenliydi zira hem kaleden pek uzaklaşmamış hem de kısa süre önce teftiş edilmişti. Ağaçlar sonbaharın da etkisiyle yapraklarını dökmüş sanki toprak kahverengi bir halıyla kaplanmış gibiydi. Şehzade, atları nehrin kenarında bırakıp Zerrin'in elinden tuttuğu gibi ona gösterecek bir yeri olduğunu söyledi ve nehir boyunca yürüdüler. Yassı bir kayanın üzerine çıktıklarında denizin bir kısmını görürken şehrin de tüten bacaları göze çarpıyordu. Zerrin yaşadığı yeri hiç bu açıdan görmemişti ve o an o kadar uçsuz bucaksız gelmişti ki manzara içi ürpermişti. Şehzade kayanın üzerine oturduğunda Zerrin de aynısını yaptı. "Bugün Tahir mi geldi?". Şehzade'nin sorusu karşısında yine mi vazifeler diye düşünse de dile getirmedi "evet Şehzade'm Ahi reisi de geldi onunla birlikte". Şehzade onaylar anlamda kafasını salladıktan sonra gözlerini kuşkuyla karısına çevirdi "o ufaklık Kutay da geldi mi seni görmek için?" Zerrin konunun buraya bağlanacağını düşünmediğinden hem şaşırmış hem de kocasının bu şakacı tavırları onu güldürmüştü. "Şehzade'm, Kutay gelmedi içiniz rahat olsun". Turgut oturduğu yerde ayaklarını uzatmıştı ve derin bir nefes aldı Zerrin'in elini tutmaya devam ediyordu ve bir süre daha sohbet ettiler ta ki cansız bir miyavlama duyana kadar. Başta avlanmaya çalışan bir tilki olduğunu düşünse de karısının isteğini kıramayıp patikaya doğru biraz ilerlediğinde bir kedi yavrusu buldu. En fazla birkaç günlük bir yavruydu ve Turgut anne kedinin onu taşırken düşürdüğünü düşünmüştü. Bir süre beklediler anne kedinin gelmesi için ama değil kedi yağmurlu havada bir böcek bile yoktu ortalıkta. Yavru ise soğuktan titreyerek incecik seslerle miyavlamaya devam ediyordu. Zerrin çömeldiği yerde gözlerini ondan ayırmadan bekledi.
"Belki birazdan gelir." Turgut karısına baktı. Zerrin'in bunu kendisini teselli etmek için söylediğini anlamıştı fakat yine de bir şey demedi. Yavrunun bulunduğu yere biraz daha yaklaşıp çevredeki çalılıklara baktı. Ne bir hareket ne de uzaktan gelen bir miyavlama vardı. "Ya annesi bizi görüp yaklaşmıyorsa?" dedi Zerrin bir süre sonra.
"Gelip onu burada bulamazsa..." Zerrin cümlesinin devamını getirmedi. Kucağına almak için uzattığı ellerini geri çekip bir süre daha yavruya baktı. Onu götürmek istiyordu fakat annesinden ayırmaktan da korkuyordu.
Turgut, karısının ne düşündüğünü anlamıştı. "Biraz daha bekleyelim." Zerrin başını salladı. İkisi de patikanın kenarında sessizce beklemeye devam etti. Zerrin pelerininin bir ucunu yavrunun üzerine doğru uzatmış, onu yağmurdan korumaya çalışıyordu. Zaman geçtikçe yavrunun sesi daha da zayıflıyordu. Arada bir başını kaldırıyor, ardından yeniden olduğu yere kıvrılıyordu. Zerrin'in içi sıkıldı. "Çok küçük." Bu kez Turgut de bir şey söylemedi. Bir müddet sonra ayağa kalkıp çevreye yeniden baktı. Ormanın içine doğru uzanan patika birkaç adım sonrasında ağaçların arasında kayboluyordu. Anne kedinin buradan geçmiş olabileceğine dair hiçbir iz göremiyordu. "Daha fazla beklersek hava yeniden bozacak." Zerrin başını kaldırdı. "Ya annesi tam biz gittikten sonra gelirse?" Turgut'un yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Karısının yavruyu bırakmaya gönlünün razı olmadığını anlamıştı. "Öyleyse biraz daha bekleriz." Zerrin itiraz etmedi. Pelerininin ucunu yavrunun üzerine biraz daha kapattı ve gözlerini yeniden ormanın derinliklerine çevirdi. Annesi gelmedi sonuç olarak Şehzade, yavru kediyi kuşağının ön kısmını biraz gevşetip içine koydu. Zerrin'in kediyi taşımaya çalışırken attan düşmesinden korkmuştu "sen sadece dizginleri sıkıca tut kedi bende üşümez hem".
Zerrin istemese de başını salladı. Yol boyunca birkaç kez dönüp kuşağın arasındaki yavruya baktı. Turgut ise atını ağır ağır sürüyor, bir eliyle de kuşağının üzerini ara sıra kontrol ediyordu. Kalenin yüksek duvarları yeniden göründüğünde hava iyice soğumuştu. Kaleye girdiklerinde Turgut önce Zerrin'in atından inmesine yardım etti. Ardından kuşağının içindeki yavruyu dikkatlice çıkarıp karısına verdi. Bir işi olduğunu ve daha sonra yanına geleceğini söyleyerek muhafızlardan biriyle birlikte başka tarafa yöneldi. Zerrin ise yavruyu pelerininin arasına alıp dairesine çıktı.
Sıdıka onu karşılamak için yanına geldiğinde kucağındaki küçücük canlıyı görünce şaşırdı. Çok geçmeden Afife de yanlarına katıldı. Zerrin olanları kısaca anlattıktan sonra ikisi de hiç oyalanmadan işe koyuldu. Önce yavrunun ıslanmış tüylerini kuruladılar. Sıdıka yumuşak bezler ve sıcak su getirirken Afife küçük bir kapta süt hazırlattı. Yavruyu doğrudan suya sokmak yerine ılık bezlerle yavaşça temizlediler. Üzerine yapışmış kuru yapraklar ve toprak parçaları temizlendikçe tüylerinin altından küçücük bedeni ortaya çıkıyordu. Zerrin onu ellerinin arasında tutarken ne kadar küçük olduğuna bir kez daha şaşırdı. Gözleri henüz açılmamış, kulakları başına yapışık haldeydi. Birkaç günlük bu canlı, ormanın ortasında tek başına kalakaldığında hiçbir şey yapabilecek durumda değildi. Sütü de ancak büyük bir dikkatle, yumuşak bir bezin ucundan birkaç damla halinde verebildiler. Yavru önce güçlükle hareket etti fakat biraz sonra sütü emmeye başlayınca Zerrin'in içindeki endişe hafifledi.
Temizlendikten sonra onu kuru bir beze sarıp şöminenin uzağında, sıcak fakat fazla sıcak olmayan bir köşeye yerleştirdiler. Zerrin başında oturup uzun süre onu izledi. Yavru biraz önceki kadar titremiyor, yalnızca arada bir küçük bir ses çıkarıp yeniden kıvrılıyordu. Sıdıka ve Afife işlerini tamamladıktan sonra odadan ayrılırken Zerrin hâlâ onun başındaydı. Yavrunun biraz olsun sakinleştiğini gören Zerrin sonunda başından ayrıldı. Gün boyunca kalenin işleriyle uğraşmış, ardından Turgut'la çıktığı kısa yolculukta da saatlerdir ilk kez kendine ait bir zaman bulmuştu. Üzerindeki kıyafetler ormanın nemini ve soğuğunu çekmiş, saçlarına kadar işleyen serinlik hâlâ bedeninden çıkmamıştı. Sıdıka'nın hazırlattığı sıcak su küvete doldurulurken Zerrin de üzerindekileri değiştirip banyoya geçti. Ilık suya girdiğinde günün ağırlığı yavaş yavaş üzerinden çekildi. Bir süre yalnızca suyun sıcaklığını hissederek gözlerini kapattı. Dışarıdaki ayazın aksine dairenin içi sıcaktı ve şöminenin içindeki odunlar ağır ağır yanıyordu.
Banyodan çıktığında üzerine pek de kalın olmayan yumuşak bir kumaştan, açık renkli bir entari geçirdi. Saçlarını havluyla kuruttuktan sonra aynanın karşısına oturup Afife'nin saçlarını taramasına müsaade etti. Gün boyunca toplu duran saçları omuzlarından aşağı dökülürken yüzündeki yorgunluk da biraz olsun hafiflemişti.
Bu sırada Afife ve Sıdıka yaptıkları son işleri de tamamlamışlardı. Yavrunun sıcak bir yerde olduğundan ve yanında ihtiyaç duyacağı şeylerin hazır bulunduğundan emin olduktan sonra Zerrin'den izin isteyip daireden çıktılar. Kapı kapandığında içeride yalnızca şöminenin çıtırtısı ve arada bir yavru kedinin çıkardığı ince ses kaldı. Zerrin aynanın önünden kalkıp birkaç adım sonra yavrunun yanına oturdu. Kedi, sıcak beze sarılmış halde kıpırdanıp küçük başını dışarı çıkardı. Zerrin parmak uçlarıyla başını okşadı. Bir süre daha yavrunun başında oturduktan sonra onu dikkatlice kucağına aldı. Küçücük bedenini göğsüne yakın tutarak yatağa geçti. Günün yorgunluğu, dairenin sıcaklığı ve şöminenin ağır ağır yükselen sıcaklığı kısa sürede göz kapaklarını ağırlaştırmıştı.
Yavruyu yatağın kenarındaki yumuşak örtünün üzerine bıraktıktan sonra Zerrin de yanına uzandı. Kedi, sanki sıcaklığı hissediyormuş gibi kıpırdanıp ona doğru sokuldu. Zerrin'in eli de farkında olmadan yavrunun üzerine uzanmıştı. Bir süre sonra ikisi de sessizce uykuya daldı.
Turgut daireye döndüğünde içerideki sessizlik dikkatini çekti. Birkaç adım ilerledikten sonra yatak odasına yöneldi. Kapıyı açtığında karşılaştığı manzara onu olduğu yerde durdurdu. Zerrin derin bir uykudaydı. Saçları yastığın üzerine dağılmış, yüzündeki bütün yorgunluk uykunun sakinliğiyle silinmişti. Yanında ise ormanda buldukları yavru kedi, Zerrin'in eline sokulmuş halde uyuyordu. Turgut bir süre ses çıkarmadan onları izledi. Sonra yatağın yanına yaklaşıp önce yavruyu aldı. Küçük hayvanı uyandırmadan, gün içinde onun için hazırladıkları sıcak köşeye götürüp bıraktı. Örtüsünü üzerine biraz daha çektiğinden emin olduktan sonra yeniden karısının yanına döndü. Zerrin hâlâ uyanmamıştı.
Yatağın kenarına oturup karısının yüzüne baktı. Elini saçlarının arasından geçirerek birkaç tutamı yüzünden çekti. Onu böyle sakin görmek, gün boyunca zihnini dolduran bütün meselelerden daha farklı bir his bırakıyordu içinde. Bir kedi yavrusunu bile bu kadar büyük bir şefkatle koruyan karısının bir çocuğu olsa ne mutlu olurdu. Onu da şefkatle sarıp sarmalar sevgisiyle şımartırdı. Turgut bu düşünce üzerinde fazla durmamaya çabalasa da yine de zihninden kolayca çıkmadı. Bir çocuk fikri esasında onu endişelendiriyordu çünkü karısının narin tabiatı, sağlığı bir hamilelikle baş edebilir miydi bilmiyordu bir noktada onu kaybetmek korkusu her şeyin önüne geçiyordu.
Elini Zerrin'in saçlarından çekip bir süre daha yanında oturdu. Sonunda eğilip alnına hafif bir öpücük bıraktı ve yatağın kenarında sessizce kaldı. Turgut, karısının uykusunun derinliğinden aldığı o sessiz ve kesintisiz zaman aralığında, acele etmeyen ama her saniyesi yoğun bir dikkatle örülen bir keşfe koyuldu. Zerrin'in uykusundaki bu masum teslimiyet, odadaki her şeyi dışarıda bırakmış, zamanı adeta dondurmuştu.
Parmakları, saçlarının arasından yavaşça kayarak şakaklarına, oradan da köprücük kemiğinin hemen üzerindeki hafif çukura doğru süzüldü. Zerrin, bu teması rüya ile gerçek arasında bir yerlerde sezmiş olacak ki, dudaklarından cılız, memnuniyetsiz bir mırıltı döküldü; ancak göz kapakları ağır uykunun mühürlü kapıları ardında kalmaya devam etti. Turgut, onun bu tepkisiz ama teniyle varlığını belli eden duruşundan cesaret alarak hareketlerini daha da derinleştirdi.
Üzerindeki örtüyü bütünüyle kenara çekmeden, teni açıkta bırakan o hassas sınırda parmak uçlarıyla küçük gezintilere başladı. Zerrin'in soluk alıp verişleri her dokunuşla biraz daha derinleşiyor, göğsü Turgut'un avucunun altında hafifçe kabarıp alçalıyordu. Turgut, gözlerini karısının yüzünden bir an olsun ayırmadan, parmaklarını omuzlarından kollarına, oradan da bileklerinin iç kısmındaki hassas deriye doğru yürüttü. Zerrin'in teni şöminenin ateşiyle ısınmış, adeta ince bir kumaş gibi pürüzsüz ve sıcaktı.
Bu sessiz keşif, Turgut için yalnızca fiziksel bir yakınlaşma değil, zihnindeki bütün karmaşayı susturan bir ritüele dönüşmüştü. Başını yavaşça öne eğdi; dudakları Zerrin'in boynundaki şah damarının üzerine ulaştığında, sıcak nefesinin temasıyla Zerrin istemsizce titredi. Uykunun o ağır sisi altında bilinci hafifçe aralanır gibi oldu; elleri refleks olarak yastığın kenarını kavradı, parmakları kumaşı sıkıca tuttu ama gözlerini açamadı.
Turgut, karısının bu yarı bilinçli direnişini ve tenindeki her bir irkilmeyi yakından takip ederek, dudaklarını köprücük kemiğinden omuz başına doğru kaydırdı. Kumaşı yavaşça aralarken, odadaki hava adeta ağırlaştı. Ten tene verilen her temas, aralarındaki mesafeyi sıfırlarken, Zerrin'in uykunun uykusuzluğu arasında verdiği bu sessiz ve dirençsiz onay, Turgut'un içindeki tutkuyu daha da körükledi. Gecenin ilerleyen saatleri, dışarıdaki kış soğuğunu tamamen unutturan bir ısıda, ikisinin nefes sesleriyle akmaya devam etti.